KALEMİYLE DÜNYAYA ÇIĞLIK ATAN BİR KADIN
YASEMİN BAŞ

YASEMİN BAŞ

KALEMİYLE DÜNYAYA ÇIĞLIK ATAN BİR KADIN

26 Mart 2018 - 12:35

Bazı kadınlar vardır hani;

Yazarken dünyayı değiştiren, değişen dünya ile kendine başka bir dünya ekleyen, onu paylaşan, samimi ve mütevazı kadınlar.

İşte onlardan biri sevgili Nazlı Eray… Dünyasının adı ise büyülü gerçekçilik… Kendisi böyle tanımlıyor… Konuştuk, güldük, anlattık ve umut ettik çokça…

Tanışması ayrı keyif, muhabbeti ayrı güzel, röportajı ise başka bir tecrübe… Şimdi tabi ben çok heyecanlandım yani heyecanın sınırı yoktur bende; bilenler bilir… Konu böyle edebi sohbetler, cümlelerini hayranlıkla okuduğum isimler olunca da yayına hazırlanması derya deniz…

Soruların içinde yeniden güzelleşti bağımız ve AŞK YENİDEN İCAT EDİLMELİ…

O mermer büste, Jim Morrison’a, Arthur Rimbaud’a ve Arife’ye de teşekkürlerimle…

Yıllar öncesine dönerek başlamak istiyorum; Mösyö Hristo… İlk öykünüz Varlık dergisinde yayınlandı nasıldı o hissiyat?

-İlk öyküm, Yalnızlık Hikayesi diye bir öyküydü. Mösyö Hristo onun hemen ardından yayınlandı Varlık dergisinde. Yalnızlık Hikayesi çok az bilinen, belki de 16 yaşında yazdığım benim en güzel hikayem. Bu soruyu sorman çok iyi oldu. Bu duygu yüklü hikaye Varlık dergisinde hemen yayınlanmıştı. Okurlar onu şimdi Ah Bayım Ah adlı kitabımda bulabilirler.

Mösyö Hristo, Tepebaşı’ndaki Saadet Apartmanı’ndan bir sabah zamanı kuş olup Kuledibi’ne doğru uçan kapıcı ise ilk yayınlandığında büyük bir ilgi ve sansasyon yaratmıştı. Ben kimdim, bir çocuk. Gerçeküstücülük, büyülü gerçekçilik Türkiye’de fazlaca bilinen şeyler değildi o yıllar. Hatta büyülü gerçekçilik 23 yıl sonra Gabriel Garcia Marquez’in Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması ile dünyada ilk defa duyulacaktı.

Yalnızlık Hikayesi ve Mösyö Hristo, ikisi de büyülü gerçekçi öykülerdi. Daha hayatın farkında bile değildim. Ün nedir bilmiyordum. Hissetmiştim ama. O öyküler beni bir gecede ünlü yaptılar. Galatasaray Lisesi’nden ve Kolej’den genişçe bir hayran kitlem oluşmuştu. 16 yaşında bir genç için o hiçbir şeyin olmadığı yıllar, dünyanın çok küçük ya da çok büyük olduğu yıllar, bu olay müthiş bir şeydi. Bunu hiçbir zaman unutamam. Önemli olduğum bana hissettirilmişti. Belki de bu bir süre yazmaya ara vermeme neden oldu. Arthur Rimbaud Sendromu. (Güler).

Onlarca kitap; muazzam bir şey… Yazmak nasıl bir eylemdir?

-Yazmak benim için hayatımın dünya yüzündeki izdüşümüdür. Çok genç yaştan beri yazmaya başladığım için bana doğal ve daima yapılması gereken bir şey gibi gelir. Diş fırçalamak, seyahat etmek gibi. Yazarken hiçbir zorluk çekmem, dünyamı insanlarla paylaşmak bana mutluluk verir. Olağanüstü bir serüvenin içinde savrulup giderim yazarken. Nereye gittiğini bilmeden delice koşan bir Amok Koşucusu gibiyimdir. Yazmak benim hayatımın bir parçası, büyük bir dilimi. Bir ziyarete gitmek, bir parkta dolaşmak veya bir şarkı söylemek kadar doğal bir şey. 49 kitabım var. Çocuklar için yazdığım kitaplar da beni çok heyecanlandırıyor. 9 tane çocuk kitabım var. O zaman düş gücümü tam özgür bırakıyorum.

Fantastik edebiyatla anılıyorsunuz peki ya siz nasıl düşünüyorsunuz?

-Benim yazdığım büyülü gerçekçilik. Fantastikle anılmamı yanlış buluyorum. Hatta son romanlarım Belgesel Büyülü Gerçekçilik diye yepyeni bir tür. Somut, araştırılmış gerçekler düşle karma ediliyor. Bunu da galiba ilk defa ben yapıyorum. Dünya edebiyatını taradım bulamadım. Belgesel düş yazan yok. Büyülü Gerçekçilik akımının öncüsüyüm ben.

Rüyalar, hayaller, duygular, ironi ve düş gücü hatta evliliğinizi dahi yazdınız cesurca..!

-Evet, bütün bunlar benim yazınımda var olan şeyler. Hepsini bir araya koy, ne çıkıyor ortaya, hayat. Ben aslında hayatı yazıyorum. Düşleriyle, uyanıklıklarıyla, mevsimleriyle, şehirleriyle, insanları ve rüyalarıyla… Evlilik cesurca yazılabilmeli, iki sanat insanı arasındaki evlilikte yazılan her anı doğru ve bir yerde belgesel olabilmeli, bunu düşündüm. Gerçekleri yazdım. On yıl sonra o kitap bir belge olarak okunabilmeli. İçinde artık hiçbir yerde olmayan fotoğraflar da ihtiva ediyor. Kaybolmuş bir dünyayı anlatıyor. Artık yok olmuş objeler, kitaplar, külliyatlar, duygular, her şey o kitabın içinde.

Bütün bir hayatı bir rüya gibi hatırlamak nasıl bir şey?

-Bilmiyorum. Çok güzel bir şey… Belki benim yaşamım öyle. Geçmişe bağlıyım, geleceğe adımımı atmışım, ne bileyim ben bir rüya gibi hatırladığım o kadar çok şey var ki. O kitabıma da onun için o ismi koydum. Belki hayat bir rüya, belki rüyalar gerçek hayat. Bu çok konuşuldu. Beynimizin ne kadarını nasıl kullandığımızı bilmiyoruz henüz. Acaba bir robot da Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni diyebilecek mi? Ama ben 6-7 yaşımdan beri bütün hayatımı, iyi ve kötü yanlarıyla, içine girmiş çıkmış tüm insanlarıyla, yaşadığım her şeyle bir rüya gibi hatırlıyorum. 

Peki ya büyülü gerçekçi roman okura neler kazandırır?

-Büyülü gerçekçi bir roman, okurun algıları açıksa, hayatın farkındaysa, sıradanlığın dışına çıkmaya cesareti varsa, hala heyecan duyabiliyorsa, içinde bir çocuk yaşatıyorsa, rüyaları renkliyse ve umutları varsa çok şey yaşatabilir.

Her şeyin bilimle açıklandığı bir yüzyıldayız ve bir kısım bu edebiyata karşı soğuk ne diyorsunuz?

-Hiçbir şey demiyorum. Ne diyeyim? Ben de bilime ve teknolojiye hayranım ama edebiyat bambaşka bir şey. Hayal gücü bilime ve teknolojiye katkıda bulunabilir. Koyun Dolly klonlanmadan yıllar önce Aşk Artık Burada Oturmuyor da kaçan sevgiliyi klonlamıştım. Aşkı Giyinen Adam da yapay zeka ortaya dökülmeden önce koyun kellesine yapay zekayı yerleştirmiştim ve onu bir tabağın içinde frijidere koymuştum. Arzu Sapağında İnecek Var da rüya okuyan makineler vardı. Bunlar eski kitaplar. Şimdilerde Amerika’da zihin okuyan makine bulmuşlar. Yaratıcılık böyle bir şey bence… İkisi birbirini tamamlayabilir. Sıkıcı mektup edebiyatı veya seyahatname dışında birçok kitaptan bilim adamları ilham alabilirler, eğer okumaya vakitleri varsa. Bu vııırrrrrrr teknoloji çağını çok seviyorum. Ama arada yavaşlayıp yazdığım romanın içine de giriyorum ve orada kendime has hızımla koşuyorum. Hayat mozaiklerden oluşuyor. Hangisini seçersen. Bütün gün cep telefonu yapımı üstüne düşünüyor da olabilirsin. O zaman da dahisin.

Yazarken geleneksel edebiyattan beslendiniz mi hiç? Şu isimler diyebilir misiniz?

-Birçok isim var. Japon edebiyatı beni çok etkiler. Yasunari Kawabata’nın kitapları başucu kitaplarım. Fernando Pessoa beni büyüler. Luis Bunuel filmleriyle ve anılarıyla beni kendine aşık etmiştir. Latin Amerikan edebiyatı, Rus edebiyatı daha doğrusu bütün dünya edebiyatı, eski ve modern önümde açık olmalıdır. Bir kumarbazın rengarenk fişlerle oynayışı gibi oynarım onlarla. Takip ederim, kendimi bulurum, kendimi kaybederim, böyle bir şey… Mesela Tanpınar’ı çok yakın hissederim kendime. Ama romanlarıyla değil, günlükleriyle. O kitap beni sarstı.

Öyküleriniz İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca,  Japonca, Çekçe, Urduca ve Hintçeye çevrildi… Onlardan gelen ilgi nasıldı?

-Kitaplarım ve öykülerim herhalde bütün bu dünyalarda ilgi buldu ki çevrildiler. Ben yankıları Amerika’dan alıyorum. Orpheeadlı romanım, İmparator Çay Bahçesi ve Halfeti’nin Siyah Gülü (Robert Finn çevirileri) Amerika’da çok büyük övgüler aldılar. Floransa’da iki öykümden oluşan bir oyun 13 senedir kapalı gişe oynuyor. Büyülü Gerçekçilik yurtdışında anlaşılan ve çok beğenilen bir tür... Herkesin yapamadığı bir şey... Yurtdışında davetli olduğum toplantılarda, seminerlerde, üniversitelerde çok büyük ilgi odağı oluyor kitaplarım. Marilyn, Venüs’ün Son Gecesi adlı kitabım hakkında benimle konuşmak için Amerika’nın en iyi üniversitelerinden seçilmiş kırk, elli öğrenci Türkiye’ye gelmişti. Bunlar benim için çok güzel şeyler.

Ben kitaplarımın yeni gençlik tarafından şu sırada daha çok anlaşıldığını gördükçe çok mutlu oluyorum. Geniş bir üniversite gençliği okurum var. Bundan başka çocuk okurlarım var. Yaşıtlarım var, bir kuşak öncesi var okurlarım arasında.

Son kitabınız “AŞK YENİDEN İCAT EDİLMELİ” sırlı ve aşk dolu peki ya neden Jim Morrison, şair Arthur Rimbaud? Kaderi birbirine benzeyen iki sanatçı…

-O kitap da öyle çıktı işte. Az önce bahsettiğim belgesel büyülü gerçekçilik bu işte. Jim Morrison’ın hayatı biyografik bir belge, uzun araştırmalar sonucu yazılmış. Kitap benim için başlı başına bir serüven. En sevdiğim kişiler Arife ile mermer büst. Bu kitabımın bütün okurlarıma ulaşmasını diliyorum. Şu an en sevdiğim kitabım.

İnsanların gerçek hayatı sorgulaması ile mermer bir büstün sorgusu birbirine benziyor mu?

-Bu güzel bir soru. Beni düşündürdü. Yazarken hiç düşünmemiştim. (Güler). Mermer büst de hayatı bir insan gibi, beyni varmış gibi, gözü ferli dili işlekmiş gibi algılıyorsa kitabımda benim için o bir canlıdır. Hayatın farkındadır ve pek tabii onun düşünceleri de gerçek insanınkinin aynısıdır. Bak bu nasıl biliyor musun, Danimarka Prensi Hamlet ile elindeki kurukafa gibi. Hamlet kurukafa ile konuşur, biz konuşmayan kurukafayı hatırlarız.

Paris, Bodrum ve Ankara’da dolaşıyoruz romanda kahramanların benzerleri karşımıza çıkıyor sonra ayrıca ciddi bilgiler içeriyor kitap. Ne kadar sürdü bu araştırma?

-Araştırma bir yıla yakın sürdü, kitabın yazılışı iki ay. Tabii ciddi bilgiler barındırıyor, okur Jim Morrison’ın hayatını ve ölümünü öğreniyor; Ankara’ya geliyor Vakkas’ı tanıyor, Koyunbaba’ya gidiyor, Jim’in benzeri mermer büst ile birlikte yaşıyor onları tanıyor, büst hayatı ve ölümü anlamış, anlatıyor da anlatıyor, Jim Morrison Los Angeles’ta konserde, yanında sevgilisi morfinman Pamela. Türk zenne Vakkas’ın bahçesinden kaçıp Los Angeles’ta en ünlü gece kulübünde tüller içinde dans etmeye başlıyor. Hep soruyorsun, gerçek dünya hangisi gerçek dünya hangisi, yoksa Jim’in gömülü olduğu Paris’teki mezarlık mı? Arife Bodrum’da tarot falı bakıyor, güzel Ecrin’in saçları bukle bukle, hissediyorsun onları. Al sana bambaşka bir dünya.

Ve Arife karakteri bir kâhin… Öyle ya romanı bazen onun kartları yönlendiriyor?

-Evet, Arife bir kâhin. Öyle diyebiliriz. Kendisi gerçek bir kişi ve Bodrum’da yaşıyor. Bu romanı yönettiğinin de farkında değil.

İnanılmaz bir enerjiniz var sesiniz soluğunuz muhteşem… Sırlarınızı bizimle de paylaşır mısınız?

-Tabii paylaşırım:

Hayatı sevmek, elinden geldiğince her şeyi takip etmek, iyimser olmak umudu elden bırakmamak, gerekirse acı çekmek üzülmek ama sonra kendi dünyana girip rahatlamayı bilmek, sesin ve soluğun enerjik olması için herhalde iyi bir telefon kullanmak. (Güler.) Seyahat etmek, kendine arada dışarıdan bakabilmek… F a r k ı n d a l ı k. Bence en önemlisi bu. Yaşadığının farkında olmak…

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar