Aşk Şiddetli Bir Muhabbettir
YASEMİN BAŞ

YASEMİN BAŞ

Aşk Şiddetli Bir Muhabbettir

17 Şubat 2016 - 11:31 - Güncelleme: 17 Şubat 2016 - 13:07

Zaman her şeyi yıpratıyor. Hayallerimizi, ümitlerimizi ve ne yazık ki beklentilerimizi… Bu yüz yıl çok şeyi yüzeysel yaşamaktan dem vuruyor. Belki o yüzden hep derim  “ben bu yüz yıla ait değilim’’ diye. Şimdi röportajı okuyunca siz de belki bu cümleleri kurabilirsiniz. Çünkü bana göre yazarımız Ahmet Kılıç, bu yüz yıla ait olmayan kadınları anlatıyor.“Özlenen Anne Beklenen Kadın’’kitabında. İnancımız, inandıklarımız ve hayatımıza ekleyerek yaşadığımız yahut yok saydığımız. Kaybedilenler, kaybedilecekken kazanılanlar ve aslında hiç bizim olmayanlar... Bir kenarda sessizce bekleyen aşk!Keyifle…

-Bakıldığında yalnız kadınlara hitap ediyor gibi ancak erkeklerinde kesinlikle okuması gereken bir kitap. Peki, siz yazmaya nasıl karar verdiniz.Anlatmak istediğiniz neydi?

Kitap 1 bir buçuk yıllık bir araştırmanın ürünü. Etrafımda ihanetleri, boşanma davalarını, ayrılıkları daha fazla duydukça “Özlenen Anne Beklenen Kadın”ı yazmaya karar verdim. Toplumda huzurun, manen iyi eğitilmiş bir anne ile olacağına inandığım için, “Örnek bir anne nasıl olur?”,“Peygamber hanımları, âlimlerin, evliyaların, yazarların, dava adamlarının eşleri çocuklarını hâl ve kal dili ile nasıl eğitmişler ?”, “Topluma fikir ve davranışlarıyla mal olmuş erkek edip, mutasavvıf, fikir adamlarının gelecek nesillerden beklediği manevi kadın tipi nasıldır?” soruları beni bu eseri yazmaya iten sebepler oldu.

Eserin ilk sayfaları ninnilerin öneminden bahseder. Sonra annenin dünya hayatındaki ehemmiyeti, yokluğunun hayatımıza etkileri anlatılmaktadır. Eseri diğer kitaplardan ayıran en önemli özellik ise şudur: 1.Bölüm olan: “Özlenen Anne” de; peygamberlerin, alimlerin, evliyaların, yazarların, bilim adamlarının, gönül adamlarının, günümüzdeki örnek şahsiyetlerin sadece çocuklarıyla aralarında geçen, ilginç konuşma ve yazışmalar yer almıştır. 2.Bölüm olan: “Beklenen Kadın” kısmında ise; sadece erkek edip, mutasavvıf ve fikir adamlarının sosyal hayatta kadına bakış açılarını konu alan yazılara yer verilmiştir. Yaklaşık yetmiş erkek düşünür var. Hadis ilmine saygımdan dolayı ve hadis ilmi çalışma alanım olmadığı için, Hz.Peygamber’in (s.a.v) konuyla ilgili olan sözlerinden ikisine bölümün ilk ve son sayfasında yer verdim. 3.Bölüm’de ise, erkek düşünürlerin biyografileri yer almaktadır. (Kitabımı bizzat Prof.Ümit Meriç’e sunduğum zaman, biyografi fikrini hocamız vermişti.)

-İlişkiler artık eski saygınlığını yitiriyor ve evlilikler de... Sizce bu durumun sebebi nedir?

Zaman ilerledikçe insanların birbirlerine muhtaçlık duygusu da azalıyor. Günümüzde çocuk aileye muhtaç değil, anne-baba evlada muhtaç değil, kadın kocasına, kocası kadına muhtaç değil gibi izlenim var maalesef. Bu muhtaçlık maddi açıdan olduğu gibi manevi açıdan da öyle. Evlenmek, gelinlik, düğün töreni… Hepsi kısa süreli bir heyecan, heves gibi. Sıradan sorunlar, evlilik denilen mukaddes birlikteliği sarsabiliyor. Boşanınca ne olur peki? Herkese göre farklı bir hayat yine var… Ya çocukların hayatı ya hatıralar ya sevgiler ya güven? ‘Herkes zaten aynı, nasipte ne varsa’deyip yeni maceralara yelken açabiliyoruz rahatlıkla. İşte bu rahatlık, kaygısız geçmiş, gelecek ve ahiret düşüncesi milletimizde ayrılıkları olağanlaştırıyor.

‘’MADEM HUZURUN İSLAM’DA OLDUĞUNA İMAN ETMİŞİZ. O ZAMAN BİLMEMİZ GEREKİR Kİ, NE ZAMAN KURAN-I KERİM’İN HAKİKATLERİNDEN; YEGÂNE İNSAN HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.V) ÖRNEK DAVRANIŞLARINDAN UZAKLAŞIRSAK FELAKETLER DE BİZİM PEŞİMİZİ BIRAKMAYACAKTIR.’’

-İnançlarımızdan uzaklaşınca ilişkilerimizde yozlaşıyor mu yani?

Madem huzurun İslam’da olduğuna iman etmişiz. O zaman bilmemiz gerekir ki, ne zaman Kur’an-ı Kerim’in hakikatlerinden, yegâne insan Hz.Peygamber’in (s.a.v) örnek davranışlarından uzaklaşırsak felaketler de bizim peşimizi bırakmayacaktır. Bunu vurgulamak için, eserimin arka kapak yazısında düşüncelerimi şu şekilde ifade ettim:

Zaman yaşlandı. Artık yürekten “Bir yastıkta kocayın!” diyen de kalmadı yeni evli çiftlere. Çünkü genç kızlarımız el emeği, göz nuru çeyizlerini hazırlarken evlilik yastıklarını da ikiye böldüler. Yastığa sevenlerin baş harfleri işlenirdi eskiden. Örnek alınan çift Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fatma (r.a.) olurdu. Keşke kızlarımız onların isminin baş harfini işleselerdi çeyizlerine, kalplerine! “A-F” harflerine hürmeten affolunurdu belki de dört beş harf izini yastığına nakşedenler! Ve Hz. Peygamber’den miras kalan “kör düğüm” aşkı örnek almalıydık, araba camlarına yapıştırılan baş harflerinden ibaret olmamalıydı evliliklerimiz. Temennimiz şu ki; mahrem odalarımızda eşlerimizle birlikte olduğumuz anlarda bile tanıdık yirmi dokuz harften birkaçının izine rastlamamamız! Hatta özü sözü bize tamamıyla yabancı olan insanların harf izlerini görmek de ihtimaller dâhilinde, ne de olsa önemli olan “din uyumu” değil “ten uyumu”!

 

‘’DÜNYEVİ MEVZULAR SIKIYOR BENİ! BU YÜZDEN KALABALIKLARDA KİTAP KONUŞACAĞIM İNSANLARIN OLMAYIŞI BELKİ DE BENİ YAZMAYA İTEN SEBEPTİR.’’

-Birazda olsa melankolik bir tarafınız var yanılıyor muyum? Bu yazan insanların mecburi durumu sanki değil mi?

Öyle… Ufak bir şeyden mutlu olabiliyorum. Dünyevi mevzular sıkıyor beni. Bu yüzden kalabalıklarda kitap konuşacağım insanların olmayışı belki de beni yazmaya iten sebeptir. Kindar biri değilimdir. Ön plana çıkmayı hiç sevmem. Herkes yazdığımı okusun tüm Türkiye beni tanısın istemem. Gizli hayranlarım olması beni daha mutlu eder. Hiç tanımadığım birisinin elinde kitabımı görünce, kendimi tanıtmadan o kişiyle muhabbet etmek beni daha da mutlu ediyor.Yazarlar, dünyaya farklı pencereden bakan farklı bir çift gözdür, çiçeklere bakınca solacak diye korkan hisli kalplerdir, birisiyle münakaşa edince arkada kırık kalp bırakılır korkusuyla az konuşan dillerdir…

-Eğitimci mi yazar mı, hangisi daha ağır basıyor?

“Eğitim” kelimesi, “eğmek” eyleminden gelir. Bir nesneyi eğer, büker şekil verirsiniz. “Maarif” kelimesi ise, “arif” kelimesinden gelir. Yani hem ilim hem ibadet ehli olandır… Eğitim dışa yönelik, maarif ise içe yöneliktir. Eğitimli insanı davranışından, arif insanı ise hem davranışı hem de imanı ile tanırsınız. İmanın kimde olduğunu bilirsiniz yani. Çünkü imanlı insan diploma sahibi vasfıyla değil de arif olmasıyla bilinir. Arife tarif gerek duymayanlar bunun manasını da anlamak istemezler hiçbir zaman! Edebiyat kelimesi ise, edb seslerinden türemiştir. Edeptir, nizamdır, sünnettir… Mutasavvıf; “eline, diline, beline hakim ol!” derken, “edb” seslerinin de açılımını yapmıştır aslında. Eli kalem tutan herkes yazar ve talebesi, çırağı, çocuğu olan herkes eğitir… Ama ne derece? Kalem, gönüllerde raşelenen güzel duyguları, edebince kâğıda yazar ise; kalemi tutan el “yazar” olur… Hatta birçok yazarın talebesi, birçok şeyhin talebesinden daha çok olmuştur. Bu yüzden her eğitimci yazar değildir ama her yazar eğitimcidir. Çünkü yazılarını okuyan bir okurun ruhuna, kalbine, aklına tesir ederek eğitir… “Kişi okuduğu kitabın ahlakıyla ahlaklanırmış” derler ya…

‘’AŞK OLMASAYDI KAİNAT YARATILMAZDI’’

-Aşka inanır mısınız? Nasıl tanımlarsınız?

Aşk olmasaydı kâinat yaratılmazdı. Madem Allah (c.c) bu hissi vermiş, insanoğlu da elbette yaşayacak. Ama bu yaşantı İslam’ın çerçeve değerleri ile yaşanmalı. Aşkın birçok kez yaşanılacağına inanmıyorum ve sevginin de aşktan daha bâki olduğuna inanırım. Aşk’ın tanımını Bediüzzaman (r.a) öyle güzel özetlemiş ki o cümlenin üstüne tanım yapamıyorum şahsen. “Aşk, şiddetli bir muhabbettir.”


‘’YAZARLAR HÜLYA İNSANIDIR’’
 

-Hayal kurar mısınız?

Tabiî ki. Yazarlar hülya insanıdır… Hayallerimi bir nevi gerçeğe dönüştürmek için kâğıda aktarırım. Sonra okur okur o alemde gezinir dururum. Âlem içinde âlemim vardır benim...

-Hayattan neler bekliyorsunuz?

Şuan doktora eğitimimi alıyorum. En büyük hayalim üniversitede akademisyen olup, öğrencilerimle kitaplarla ilgili konuşmak, güzel bir şeyler vermek. Bu hayalimin meslek haline dönüşmesi hayattan en büyük beklentim. Ömür sermayemi kitaplara feda etmek… Akabinde yeni neslin kitapsever, din sever, vatansever insanlar olarak yetişmesine vesile olmak. Dünyadan maddi bir arzum ve bu hayallerimin ötesinde de bir beklentim yok açıkçası!

-Bir gününüz nasıl geçer? Severek yaptığınız şeyler nelerdir?

Genelde kitaplarla geçer. Takip ettiğim bir dizi olduğunu hatırlamıyorum mesela. Denk gelirsem birkaç dizi, haberler o kadar… Yazarken müzik dinlemeyi çok severim. Doktoram gereği araştırma yaparken mola esnasında o arayı enstrümanlarımla geçiririm. Evden çıkınca da muhtemelen kitapçılara uğrarım. Arabayla gezmeyi çok severim. Öğretmen olduğum için günümün büyük bir bölümü okulda geçer, eve gelince de ilk önce kitaplarımla muhatap olurum.

- Sizi en çok ne sinirlendirir?

Kitaplarımın yerlerinin değişmesi, yerinde bulamam beni asabileştirebiliyor. Ama bu durum kavgaya yahut sert münakaşaya dönüşmez asla!  Bir de kıyafetlerimi elbise dolabımda istediğim zaman bulamamam. Giyimde uyuma çok dikkat ederim. Herhangi bir uyumsuzluk hissetsem rahatça gezemiyorum. Dışarı çıkmak zorunda kalsam da huzursuz oluyorum.

 

‘’YAZILARIMIN HEM AKLA HEM KALBE HİTAP ETMESİ DE DİKKATLERİNİ ÇEKİYOR. KİTABIM 130’A YAKIN BİR KAYNAKÇA İLE BİLİMSEL AÇIDAN OKURA GÜVEN VERMEKTEDİR.’’

 

-Farklı bir bakış doğrusu. Okuyucuların dönüşleri nasıl?

İlk insanların; mağaraların, taşların, ağaç kabukların üstüne yazmalarının sebepleri neydi? Onlar da biliyorlardı ki yazı, işaret olmasaydı mekânlarını değiştirdiklerinde onların varlığı bilinmeyecekti. Onlar şu gayeyle yazmış olmalılar; kendilerinden sonra gelenler bilsin ki burada birileri var… Aradan binlerce yıl geçse de günümüz yazarları da aslında bu hisle yazarlar. Hatırlanmak… Ölüm kesin ama unutulmamak, dünyada kalıcı eser bırakıp ahirette de mükâfatını almak benim birinci gayem.Okurlarımla elimden geldikçe iletişim kurmaya çalışırım. Okuyucuları, konuları farklı bir üslupla farklı bir bakış açısıyla ele almam onları etkileyen hususların başında geliyor. Yazılarımın hem akla hem kalbe hitap etmesi de dikkatlerini çekiyor. “Özlenen Anne Beklenen Kadın” eserim 130’a yakın bir kaynakça ile bilimsel açıdan okura güven vermektedir.

 

‘’HER BAĞLAMA ÇALAN, İYİ ŞARKI SÖYLEYEMEZ. HEM ÇALIP HEM SÖYLÜYORSA NE ALA! HER KİTAP OKUYAN DA YAZAMAZ.’’

 

-Yazma hevesi olan okuyucularımıza neler önerirsiniz?

Her bağlama çalan, iyi şarkı söyleyemez. Hem çalıp hem söylüyorsa ne alâ! Her kitap okuyan da yazamaz. Öncelikle kitapları aşk ile okumalı insan. Okumaktan öte bu! Kitapların kapağını açınca bir dost yüzünü görür gibi mutlu olmalı. Yazılanların içinde yaşamalı. İnsan “kimseye derdimi anlatamıyorum”, “içimden geçenleri kimseyle paylaşasım gelmiyor”, “yazmazsam her şey bana küsüyor gibi…” hislere sahip ise, bu gönüle sahip kişide yazma potansiyeli var derim ben. Muhakkak kalbinden geçenleri yazıya dökmeli. Eğer yazmadığı zaman mutsuz oluyor ise bu kişi iyi bir yazardır da aynı zamanda. Çünkü yazarlar için yazmak; su içmek, hava solumak gibi temel ihtiyaçtır.

Son Yazılar