Sinop Macerası ve Düşündürdükleri
ELİF ÇAVUŞ

ELİF ÇAVUŞ

Sinop Macerası ve Düşündürdükleri

18 Ağustos 2016 - 13:44 - Güncelleme: 18 Ağustos 2016 - 14:07

Severim böyle hal anlatan yazıları...

Ne yaşarsak onu da paylaşmayı sevdiğimiz sosyal medyanın etkinliğinden belli.

Bir kaç günlüğüne tatil için (ilk kez) Sinop'a gittim.

Planlı değil, anlık bir karardı.

Her şeyi kendimize dert edinme halimizin yorgunluğunu bir nebze de olsun dindirelim istedik.

İlk kez geldiğim bu şehir, beni adeta büyüledi.

Abim, yengem ve yeğenlerimle Karadeniz'de böyle şahane bir şehri daha önce neden keşfetmedik diye kendi kendimize defalarca hayıflandık.

Deniziyle, yeşiliyle, tarihiyle Karadeniz'e kıyısı olan bir şehrin çocuğu olarak üzülerek söylüyorum ki hayran kaldık bu şehre.

Hani insan gözlerini kapattığında kendine bir cennet kurar ya...

Meğer hayalimdeki cennet hemen yanı başımızdaymış.

Yeni aşk gibi bir duygu yaşatıyor insana...

Ağustos'un ortasında hiç mi terlemez insan,

Hiç mi bunalmaz,

Yok...

Şehrin havasında gecesiyle-gündüzüyle bunalmak yok.

Yemekleri de oldukça leziz, mantısı mesela...

"Çok yemeyelim, bir kez daha yemek isteyelim" cinsinden.

Şair-Yazar Sebahattin Ali'nin dediği gibi "Dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar"

Deniz çocuklarının aşık olacağı bu şehirde bir taraf azgın dalgalarıyla adrenalini tavan yaptırıyor, diğer taraf ise tatilcilerin gözdesi...

Boğumun doğusunda deniz sakin, tertemiz, sapsarı kumuyla, lüks otel ve pansiyonlarıyla tatilcilere hizmet ediyor...

Batıda ise muhteşem manzaralar var ancak denizi sadece ve sadece izlemek keyifli...

Kuzey rüzgarının denizle dans ettiği o noktalarda dev dalgalar dehşet görüntüler oluşturuyor.

Hasan Hüseyin Korkmazgil de o meşhur şiirini Sinop için yazmış olmalı,

"Öyle bir yerdeyim ki"

"Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe"  

 

İşte tam da buna acı bir şekilde şahitlik ettik.

O dev dalgaların içinde boğuşan bir anne-kızın yaprak dökümüne...

Uçlarda olmanın o dayanılmaz cazibesine kapılarak Türkiye'nin kuzeyinin en uç noktasına gittik.

İnceburun'a...

Ya filmlerde gördüğümüz ya da kitaplardan okuduğumuz o noktayı yaşamak bambaşka bir deneyimdi.

Her bir açısı müthiş fotoğraflar...

Işığın denize yansıması, lacivertten beyaza kadar mavinin her tonu, o dev dalgalar, yüzümüzü okşayan o sıcak rüzgar...

İnanılmaz bir his yaşattı.

İşte bu keyfi yaşamak için İnceburun'a Ankara'dan gelen Mumcu ailesine bu cennet, cehennem oldu.

Fotoğraf çekilmek için hiç bir kıyısı olmayan koyun en altına indiler.

Kayaları yalayan dalgalar, bastıkları kayaları parçalayınca anne dev dalgaların da hışmıyla denize sürüklendi. Annesini kurtarmak için denize atlayan 21 yaşındaki Ece'nin annesini kurtarmak için gösterdiği direniş ve mücadele hayatımızda hiç bir zaman unutamayacağımız bir hikaye bıraktı bize...

Anne yaşlı ve güçsüz,

Belki de yüzmeyi bilmiyor,

Ece annesini hiç bırakmadı,

Dalgaların arasında bir o tarafa bir bu tarafa savrulurken,

Kıyıda çaresizce eşinin ve kızının bir an önce kurtulmasını bekleyen babanın gözlerini unutmak mümkün mü?

Kıyıda toplanan vatandaşlar sağlık ekiplerine haber verdi, sahil güvenlik arandı, jandarma arandı...

Hiç kimse cesaret edemedi o hırçın dalgalar arasından anne-kızı kurtarmaya...

Ne bir hücum botu, ne bir helikopter geldi.

Bir saat boyunca Ece, annesinin bedenine sarılı şekilde denizin ortasında kıvrandı ve kurtarılmayı bekledi.

Annesini hiç bırakmadı hiç.

Anne-kızı dalgaların sürüklediği yere giden ekipler güç bela denize inmeyi başardılar ancak dalgalar onları da kayalara çarptı ve yaralandılar.

Çevredeki vatandaşlar sahil güvenlik ekiplerine yardım için yamaca koştu, ipe bağlanan can simitleri ile dalgıçlar anne-kıza ulaştı ancak dalgalar kıyıya daha sert düştüğü için tekrar denize sürüklendiler.

Ece o arada annesini kaybetti, dalgıçların "Gel seni çıkartalım, anneni biz alırız" demesine karşın annesini bırakmadı.

Tekrar yüzdü ve annesini buldu.

Güç-bela çıkarıldılar denizden.

Ece, kıyıya çıkartıldığında da "Ben iyiyim, annemle ilgilenin" dedi.

Ama...

Anne dayanamadı, kızının kollarında can vermişti.

Kurtarılamadı.

Bir can işte böyle gitti.

Bizim için Sinop cennet ise Ece ve geride kalan yakınları  için Sinop artık cehennem olmuştu...

Bir canın ucuzluğuna tanıklık etmenin derin üzüntüsünü yaşadık bir kez daha...

Bir yanımız hep mi yaprak dökmeli, bahar bahçenin içindeyken...

İşte orada dedim ki, "Trabzon'da bu olay olsa idi, bizim insanımız dalga-malga dinlemez o anneyi yaşatır, o kızı annesiz bırakmazdı"...

Olay anlarını izlemek için tıklayınız

"Ah benim memleketimin güzel insanı" dedim bir de,

"O vicdan, o cesaret, o insanlığınla insana sahip çıktığın kadar bir de şehrine sahip çıksan..."

Şu güzelim şehre nükleer santral yapacaklar,

Her tarafta afiş: "Sinop nükleer, santral istemiyor"

Turizmcisi turiste "sadece para" gözüyle bakmıyor,

Hoşgörü, saygı, neşe, mutlu insanlar var...  

Ah benim memleketim,

HES'lerle derelerini, yollarla denizini kaybettin...

Binlerce yıllık tarihin üzerinde oturuyorsun sadece elinde Trabzonspor'un kaldı.

Tek tip insan modeline, tek bir zihniyete hizmet edip tek kale maç yaptırıyorsun.

Turizmini, kültürünü, zenginliklerini koruyamıyorsun,

Şehrinin kaderinin değişeceği en kritik noktalarda üç beş kuruşa geleceğini, çocuklarının geleceğini satıyorsun...

Trabzon da en az Sinop kadar güzeldir, doğasıyla, yeşiliyle, mavisiyle, tarihiyle, en önemlisi insanıyla...

Ama hepsi Allah vergisi...

Şehre ruhunu kaybettirecek hamlelerin önünde bir set gibi dizilirsen,

birileri çok daha fazla kazanacağı için güçlünün tehdidine boyun eğmezsen,  

bana dokunmayan yılan başkasına da dokunmasın dersen,

batı kültürünün yüz yıllardır dayattığı "ben" merkezci anlayıştan sıyrılıp, her şeyin acısını bir kişiden çıkartıp, her şeyin ödülünü bir kişiye vermekten vazgeçersen,

özgürlüğe her ideolojinin ihtiyacı olduğunu düşünürsen,

tek renk görmenin insanın körlüğü olduğunu kabul edip, gökkuşağından yana olursan,

sadece kendi çıkarlarına değil, toplumun çıkarlarına, şehrinin çıkarlarına da duyarlı olursan,

başkalarının mutsuzluklarından mutlu olmak yerine kendi mutsuzlukların üzerine hayatını kurarsan,

başkalarının hayatlarının olumsuzlukları üzerine hayatını olumlu hale getireceğine inanmaktan vazgeçersen,

arsaların iş makinelerine değil çocuklara, şehirler binalara değil insanlara kalırsa ve  komşularının tehdit unsuru değil dostların olursa,

keşke sana sövenlerin de senin gibi olması gerektiğini düşünmezsen,

daha güzel bir şehirde nefes alırız...

 

 

İNSAN YARATILANIN EN VAHŞİSİ

Sivas cezaevi zindanı"Gardiyan"

Çocukluğumun geçtiği lojman Şebinkarahisar'da cezaevinin yanında idi.

Bu kelimeyi taa oradan bilirim.

Her duyduğumda ürkerim.

Tarihi Sinop Cezaevi'nde de kitaplar hep o hayalimdeki gardiyanları anlatır.

Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu zindandan şöyle bahsetmiş;

"Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.

Zindanda boyundan ve ayaktan 30 kilo ağırlığında zincirlerle duvara bağlanmış insanlar.

Nem ise öldürücü...

Öyle ürkütücü bir yer ki burası; zindanları ve tek hücrelerini gördüğünüzde ölümün daha güzel olduğuna inanmaktan başka çare kalmıyor.

 İnsan yaratılanın en vahşisi.

 İnsanın insana yaptığını hiç bir canlı birbirine yapmamış.

O yüzden buralar var.

 

Son Yazılar