Türkiye’nin geldiği son noktada müthiş bir kavram kargaşasının yaşandığını düşünüyorum. Ulusalcıların, yenilikçi ve gelenekçi İslamcıların, muhafazakarların, Kemalistlerin iyice kutuplaştığı, kırmızı çizgilerin çekildiği bu dönemde, ağzınızdan çıkan en ufak bir cümle, kaleme aldığınız küçük bir yazı veya daha da ileri gidiyorum giydiğiniz kıyafet, yediğiniz yemek, içecek tercihleriniz, kısacası yaşam biçiminiz sizi anında “taraf”laştırabiliyor…
İşin tehlikeli boyutu ise; artık tarafsanız, karşı tarafın zulmüne maruz kalıyor olmanız… Veya taraf olmayı tercih ederek o çevreden nemalanıyor olmanız…
Açalım biraz…
Tarafsanız iş bağlayamıyor veya iş bağlayabiliyorsunuz…
Bugün taraf olmayı tercih eden birçok işadamının ofisine gidin, masasının üzerinde Zaman Gazetesi’ni, seccadeyi ve tespihi göreceksiniz…
Genelde misafirler geldiğinde kaza namazı kılarlar… Cuma namazı göz önünde olan camilerde kılınır. Telefonlar “Alo” yerine “Selamunaleyküm” diyerek açılır…
Aynı zamanda bugün yine türbanlıları işyerine almayarak, yine dindar insanları küçümseyerek ve “gerici” yaftası yapıştırarak, taraf olduğunu göstermeye çalışan zihniyetleri göreceksiniz…
Yani sizin Atatürkçü, ilerici ama aynı zamanda “Dindar” olma şansınız yokmuşçasına bir siyasi baskı estiriliyor ve bu tavandan tabana yayılıyor…
İslamcılar, Kemalist rejimin “Kutsal Atatürk” anlayışını bir baskı unsuru olarak kullandığını ileri sürerek “Atatürk’ü sevmek zorunda değiliz” diyor…
Kemalistler ise bir zamanlar ezilenlerin şuanda ezen konumuna gelmelerini ve bunu bir hoşgörü dini olan ‘İslam’ın arkasına saklanarak, (istismar ederek) bir intikam yöntemi ile yapmalarını kabullenemiyor ve bugün “Türban, imamlar, yeni cami yapımları veya dini söylemler” tü-kaka ilan ediliyor.
İnsanları bu kadar kutuplaştırmaya ve baskı altında tutmaya hiçbir rejimin hakkı yok…
“Ya taraf olursun ya da bertaraf” anlayışı ile bu millete bu kadar zulmü yapmaya kimsenin hakkı yok…
“Ben Atatürkçü’yüm, dinimde hiç kimsenin tekelinde değil kardeşim, Allah’la benim aramda. Ne Cübbeli Hoca’ya, ne Süleyman Hilmi Tunahan’a, ne Fetullah Gülen’e ihtiyacım var” diyen o kadar büyük bir kesim var ki…
Bırakın insanların ne giydiğini, ne yediğini, ne içtiğini, ne izlediğini, ne düşündüğünü, bırakın…
Bugün Anadolu’da yaşayan insanlar, başta da söylediğimiz gibi Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Laik-Dinci, Fenerli-Galatasaraylı, Başörtülü-Açık, Modern-Gerici gibi birçok konuda bölünmek isteniyor. Bu gerilimlerden, bu zıtlıklardan beslenen medyasından, siyasetçisine kadar birçok kişi var.
Oysa bu toprakların genlerinde bölünmek, kin tutmak, ötekileştirmek yerine sevgi, hoşgörü ve bağışlama vardır.
Sadece Osmanlı veya öncesindeki Selçuklu’dan da değildir bu. Daha öncesinden şehir devletlerinden, Bizans’tan, da kalan bir mirastır bu. Anadolu’nun her karışında hoşgörü ve sevgi yeşermiştir tarih boyunca…
Bundan sonra da hem coğrafyanın ruhuna, hem bu coğrafyada yaşayan insanların kültürel değerlerine aykırı olan, ‘kindar bir nesil’ yaratma sevdaları uzun vadede sadece temennide kalacaktır.