Ölesiye çalışarak kazanma hırsı, başarı güdüsü ve sahip olma tutkusu, ekonomik etkinlikleri insan yaşamının ana hedefi ve amacı haline getirerek insanın doğal yaşamdan ve ahlaki değerlerden uzaklaşmasına neden olur. Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan, o kadar çok şeyin var demektir ve görkemsiz yaşamın o denli büyüktür. Ekonomi, senin yaşamından ve insanlığından aldığı şeylerin yerine sana para ve zenginlik verir...
Karl Marx
Neresinden nasıl başlasak bilmem ki..! Şimdi herkesin bildiği gibi; yarın sabah bütün Türkiye kalkacak, sandığa gidecek ve oy verecek. Akşam da gün boyu verilen oylar sayılacak. Kimileri savaş kazanacak, kimileri zafer kazanacak, kimileri yenilecek, kimileri yıkılacak hatta… Oysa Türkiye’de hiçbir şey değişmeyecek, yine herkesin yıllardır bildiği gibi yani...
Ben çok anlamam bu seçim meçim işlerinden. Bizim köyden biraz anlarım ama. O yüzden, gelin bizim köyden başlayalım. Trabzon Belediye Başkanı, Araklı Belediye Başkanı ve bunların meclis üyeleri hiç kimsenin umurunda değil bizim köyde. İki tane muhtar adayı var sadece. Sanki savaşa gidiliyor. Savaşa giden de muhtar adayları değil, onları destekleyenler. Her gece kapı kapı gezmeler, her sabah değişen oylar, her sabah değişen azalar, her sabah yeniden başlamalar…
Bütün dünya Türkiye’yi çekemez kıskanır ya. Bunu bütün Türkiye bilir. Bütün Türkiye de Trabzon’u çekemez kıskanır. Bunu da bütün Trabzon bilir. Böyle zincirleme bizim sülaleye kadar gidersiniz…
Bir hayat harcadım insanı anlamak için. Otuz yıldır da insan psikolojisi okuyorum, elli yıldır hiç görmediğim şeyleri gördüm. Yani sülalemi üç günde tanıdım anladım. Nesini tanıdım anladım sülalemin..? Onları asla anlayamayacağımı. Ve haliyle insanı da…
Beş tanesi gerçek hayatta hiç var olmamış(bu uzun bir hikaye, vaktiyle Avrupa’ya işçi olarak gidenler gavurlardan daha fazla çocuk parası alsın diye fazladan çocuk beyan ederlermiş, hem de resmi yoldan) üçyüz elli altı seçmenli bir köyden söz ediyoruz. Ve o köyde on sekiz yaşından küçük insan yok. Çünkü on sekiz yaşından küçüklerin oyları yok. Yani sadece seçmenlerin yaşadığı bir köy. Aslında seçmenler de yaşamıyor o köyde. Sadece oy vermeye gittikleri bir yer. Mesela Hollanda’da yaşayan bir hala oğlu eşini hasta yatağında bırakıp sırf dayısının oğluna oy vermek için yarın sabah Trabzon Havaalanına gelecek, araç kiralayıp 90 km uzaktaki sandığa gidip zarf atacak ve aynı havaalanına dönüp tekrar Hollanda’ya gidecek. Kıbrıs’tan gelecekler, İstanbul’dan gelecekler…Gelecekler de gelecekler…
Ne yapacaklar gelip de..? Trabzon’u ve Araklı’yı yönetecek hiç taımadıkları bilmedikleri Belediye Başkanlarını ve onların Meclis üyelerini seçecekler, bir de hiç kimsenin yaşamadığı bir köyün muhtarını. Asıl geliş amaçları da muhtar zaten…
On gündür ben de Trabzon’dayım bu yüzden. Çünkü o köyün muhtar adaylarından biri benim kardeşim. Seçimden önceki son Cuma sabahı yani dün sabah arıyor, “günaydın abi” demesine izin vermeden ben soruyorum..:
- Bu sabah o yana bu yana gidip gelen var mı..?
- Yok abi. Köye Cuma’ya gidiyorum sen de gelir misin..?
- İyi olur bekle hazırlanıp çıkayım…
- Ama abi cenaze namazı gibi dışarıda kılınmaz Cuma namazı. Caminin kenarlarında durmayacaksın içine gireceksin, girmezsen seçimi kaybederiz…
- Doğru haklısın, sen git kıl gel o zaman gözüm…
Ve çok ilginçtir ki bu yazıyı okuyanların hiçbiri benim kardeşime oy vermeyecek. Bunu adım gibi biliyorum. Öyle olursa da ailem tarafından aforoz edileceğim kesin. Belki de afaroz yetmeyecek, idam..! Ama hiç korkmadan o kadar rahat yazabiliyorum ki. Çünkü okumayacaklar. Bunu da adım gibi biliyorum. İşte başlıktaki Türkiye budur. Ve o Türkiye’nin asıl sorunu da yöneten hırsızları değil o hırsızları seçip alkışlayanlarıdır…
Bazen sonucu okuyucuya bırakıyordum ya, bu yazıda da Marx’ın konuyla alakasını sizlere bırakıyorum…
Sevgiyle ve dostlukla kalın…


