Ne kokusunu rüzgara veren çiçek özünden bir şey kaybeder ne de o kokuyu başkalarına götüren rüzgar...
Filozof Davudof
Cinsel arzu, aslında karşıdaki insanın zihni ve bedeni üzerinde mutlak hakimiyet kurmak için duyulan arzudan ibarettir. Daha derinlere bakarsanız, bu arzunun da tüm diğer insanlardan daha üstün olma arzusu olduğunu görürsünüz. Aşık, seven kişi değildir; aslında o, sevdiği kişinin mutlak sahibi olmayı amaçlayan kişidir...
Filozof Nietzsche
Yakın arkadaşlarım çok iyi bilirler, yakın hissetmeyenler de şimdi öğrenecekler. Hiç sevmem filozofları. Yalnız bir buçuk istisnası vardır elbet bu gaddarlığımın. Dünyaya dokunan tek filozof Marx ve hepsine, her şey, hatta tanrılara bile itiraz eden Nietzsche hariç yani...
İnsanların duygularına göre düşünce üretmeleri çok tehlikeli bir davranış biçimidir. Yaşam türkünüzü öyle insanlardan uzaklarda, çok uzaklarda söyleyin...
Birini sevdiğini zannederken şair kesilip her gün ona aşk şiirleri yazan birisi, terkedilince “ben aşka inanmıyorum” der ya güya düşünce belirtir gibi. İşte öyle insanlardan uzak durmanız türkünüze daha güzel enstrumanlar çalınmasının yolunu açacaktır...
Yani, rezilce ve salakça yaşadıkları ilişkilerin adını aşk koyan ya da Shakespeare’in “beğendiğiniz bedenlere hayallerinizdeki ruhları koyup aşk sanıyorsunuz” tanımlamasındaki gibi saçmalayan ve saçma sapan aforizmalar üreten insanlardan uzak durun diyorum. Yakın durmak zorunda kalırsanız da onlara anlatın..:
Mesela diyin onlara ki : Bilin ki siz yokken de aşk vardı, siz varken de var, siz yok olunca da var olmağa devam edecek. Emin olun ki aşk, sizin ona inanıp inanmamanızı hiç ciddiye almıyor. Bir de sakın aşka tanım yapmağa, onun anlamını açıklamağa kalkışmayın lütfen. Zira insanın kendisine anlam katan bir şeyi açıklamağa kalkışması çok komik durumlara düşmesine neden oluyor...
Tarih bilgim yoktur ama şimdi tarihe bakıyorum da görüyorum ki aşk Nietzsche’den önce başka türlü yaşanmış bizim topraklarımızda. Çünkü Nietzsche’den çok önce bu topraklarda Karacaoğlan’ın yaşadığını biliyoruz biz. Nietzsche’den sonra da başka türlü yaşanmağa devam ettiğini görüyoruz yine aşkın. Bizim topraklarımızda ölmesine izin vermemiş olsak da, Anadolu’da bir köy mezarlığındaki bir çınarın gölgesinde uyumasına izin vermemiş olsak da Nazım Hikmet yaşadı bu memleketin topraklarında. En çok da hapishanelerinde...
Sonra düşünüyorum da şu bir buçuk istisnayı ikiye tamamlayıp Nietzsche’yi de tam sevsem mi acaba diye soruyorum kendime. Belki de adam haklıymış lan..! Bazı salaklar aşkı hep vermek zannetti de ne kaldı ellerinde sanki..?
Bazen sonucu okuyucuya bırakmak güzeldir...



