<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Röportaj</title>
         <link>https://www.habercuk.com/roportaj/</link>
         <description>Röportajlarıyla ön plana çıkan Trabzon&#39;un haber sitesi habercuk.com&#39;da son dakika ve gündem haberlerini de takip edebilirsiniz.....</description><item>
			<title><![CDATA[Saadet Partisi Trabzon İl Başkanı Şahinbaş'tan kongre öncesi flaş açıklamalar]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Saadet Partisi 9. Olağan Kongresi’ni 11 Aralık Pazar günü Osman Turan Kültür Merkezi’nde 10.30’da Yüksek İstişare Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın katılımı ile gerçekleştirecek. Bir önceki il başkanı Cevat Kurt’un sağlık sorunları nedeni ile ayrıldığı il başkanlığı için Şakir Şahinbaş yönetimiyle tek liste olarak seçime girecek.

Kongre öncesinde İl Teşkilat Başkanı Ahmet Yakuphan ile birlikte habercuk.com’u ziyaret eden İl Başkanı Şakir Şahinbaş, önemli açıklamalarda bulundu. Şahinbaş, AKP’nin sürekli düşman yaratarak ilerlettiği siyasetin artık geçerliliğini kaybettiğini söyledi

Saadet Partisi’nde il yönetimindeki değişim süreci nasıl yaşandı? 

Önceki İl başkanımız görevini en zor zamanda en iyi şekilde yürüttü ancak bazı sağlık sorunları nedeniyle ayrılmak durumunda kaldı. Yaklaşık 2 ay önce bize böyle bir görevlendirme yapıldı. Kadromuzu belirledik, kongrede bu kadromuzu resmileştireceğiz. Biz de kadrolarımızı yeniden güçlendirerek, eksik gördüğümüz alanları tamamlayarak seçim sürecine girmek istiyoruz.

Saadet Partisi’nin önümüzdeki seçimdeki hedefi nedir?

Kenarda bir ilaç duruyor. Çok değerli bir ilaç. Ama şu veya bu gerekçeyle aile halkı bu ilaçtan faydalanamıyor. Bizim hedefimiz milli görüş reçetesini ailelere ulaştırabilmek. Güven konusunda vatandaşın güvenini kazanmış bir partiyiz. Geçmişte bazı sıkıntılarımız oldu. Bize benzeyen, benzediğini iddia eden partiler bizim seçmenimizin oylarıyla iktidara geldi. Biz o oyları emanete gitmiş oy olarak değerlendiriyoruz. Biz o kardeşlerimizi biliyoruz. Doğruların geç anlaşılmak gibi kötü huyu, mutlaka anlaşılmak gibi iyi bir huyu vardır. Bu oylar bu seçimde bize dönecektir. İktidarın bizi engellemek için yaptığı ittifak yasası aslında bize bir imkan sunmuş oldu. Baraj gibi bir sıkıntımız kalmadı.

AKP’den kaçan oyların İYİ Parti’ye yöneldiği görüntüsü var. Kararsızların Saadet Partisi’ne yönelme ihtimali nedir size göre? 

İktidara en yakın muhafazakar kesim olarak İYİ Parti’yi gördükleri için bu yönelmeyi anlayabiliyoruz. Bu doğru ama biz gerçek reçetenin Saadet Partisi olduğunu biliyoruz ve elimizden geldiği kadar bunu taşımaya çalışıyoruz. Biz bu reçeteyi saklamakla meşguldük. Artık reçetenin sunulması dönemindeyiz. Özellikle genel başkanımızın net söylemleri vatandaşta ciddi bir karşılık buluyor. Vatandaşımızın ümitlenmesine neden oluyor. Saadet Partisi uzlaşı kültürü ile hareket ediyor. Vatandaşımız, bunlar iktidara gelirse ‘yemezler, yedirmezler’ diyor. 20 yıldır iktidara gelemeyeceğimizi düşünüyorlardı, şimdi iktidarın bir şekilde ortağı olabileceğimiz ortadadır.

Sahadaki çalışmaları nasıl yürütmeyi düşünüyorsunuz, stratejiniz ne olacak? 

Teşkilatlarımızın uzun süredir baskıdan kaynaklanan bir rehaveti vardı. Artık bu sorunu aştık, iktidara çok yakınız. Allah’ın izniyle Türkiye’nin idaresine yön verecek ekip olarak geleceğiz, vatandaşımızla bir araya geleceğiz ve yeni destanlar yazacağız.

Siyasi arena oldukça hareketli ancak vatandaşın asıl gündemi kaynamayan tencereleri yani ekonomik sorunlar. Size göre ekonomik sorunlar sandığa ne şekilde yansıyacak? 

Trabzon seçmeninin genel tavrı edinimlerini kaybetmekten korkan bir tavırdır. Başka bölgelerde iktidardan kopma oranı çok daha büyükken, Trabzon’da biraz daha yavaş ilerliyor. Artık iktidarın alternatifsiz olmadığını, korku ikliminin gerçekçi olmadığını vatandaşımız gördüğü an daha yüksek refleks geleceğini görüyoruz. Sürekli yeni düşman üreterek süreci yürütmeye çalıştılar ama artık bu da geçerliliğini kaybetti. Vatandaş artık gerçek gündemin ekonomi olduğunun farkında ve sandığa cebine bakarak gidecek.

AKP’nin HDP konusunda ve dış politikadaki U dönüşlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

6’lı masanın altında, arkasında, tüllerin arasında HDP’yi arıyorlardı. Bir baktık ki meğer HDP, AKP ile anayasa pazarlığındaymış. HDP’yi buldukları için teşekkür ediyoruz. Aradığımız HDP’yi bulduk. Bu kadar saldırıp malzeme yaptıkları konuları kendi elleriyle çürütüyorlar. Saadet Partisi savaş öncesinde heyet gönderdi ve Esat’la görüştü. “Bazı konularda tedbirler alınması gerekiyor” denildi. Biz devletin adına gittik. Bizi o zaman ‘Eli kanlı katille görüşüyorlar’ diyerek suçladılar. Bugün Esat’la görüşmek için uğraşıyorlar. Keşke o gün bu görüşmeler yapılabilseydi. Bunca taviz verilmesiydi. Vatandaşımız bunları görüyor.

AKP’li yöneticiler Trabzon’dan 6 milletvekili çıkaracaklarını ifade ediyorlar… Sizce bu mümkün mü? 

Bunun gerçekçi olmadığını hepimiz biliyoruz.

Trabzon Milletvekilimiz Hüseyin Örs’ün yoğun bakıma kaldırılması ile sonuçlanan mecliste yaşanan şiddet olayı hakkında neler söylemek istersiniz? 

Biz uzlaşıyla, diyalogla işlerin yürümesi gerektiğine inanıyoruz. Sükunetin ve aklı selimin hakim olmasını istiyoruz. Mecliste böyle gerginlikler zaman zaman oluyor ama Trabzon Milletvekilimiz Hüseyin Örs’ün yaşadığı şiddet olayını kabullenmemiz mümkün değildir. Bunu Trabzon’a yapılan bir saldırı olarak görüyoruz.  Bunu olayı kınıyoruz. Hiçbir şekilde kimse kimseye şiddet uygulamamalıdır.

Pazar günü kongreye Prof. Dr. Mustafa Kamalak gelecek. Kongrede gündem ne olacak? 

Mustafa bey anayasa profesörü. Türkiye’nin yetiştirdiği önemli bir şahsiyettir. Özellikle 84 madde üzerinde uzlaşma sağlandı. Anayasadaki değişikliklerin ne olduğunu merak edenler açısından önemli konuşmalar olacağı kanaatindeyiz.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2022/12/saadet-partisi-trabzon-il-baskani-sahinbas-tan-kongre-oncesi-flas-aciklamalar-6146.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2022/12/saadet-partisi-trabzon-il-baskani-sahinbas-tan-kongre-oncesi-flas-aciklamalar-6146.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2022/12/saadet-partisi-trabzon-il-baskani-sahinbas-tan-kongre-oncesi-flas-aciklamalar-6146-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2022/12/saadet-partisi-trabzon-il-baskani-sahinbas-tan-kongre-oncesi-flas-aciklamalar-6146.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/saadet-partisi-trabzon-il-baskani-sahinbas-tan-kongre-oncesi-flas-aciklamalar/56827/</link>
			<pubDate>Fri, 09 Dec 2022 14:30:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Onur Öymen'den Ermenistan işgali ile ilgili özel açıklamalar]]></title>
			<description><![CDATA[Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı, emekli diplomat Onur Öymen, Ermenistan’ın Azerbaycan’ı işgaliyle ilgili Elif Çavuş’a özel açıklamalarda bulundu]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı, emekli diplomat Onur Öymen, Ermenistan’ın Azerbaycan’ı işgaliyle ilgili gazeteci Elif Çavuş’a özel açıklamalarda bulundu. Öymen, “Türkiye, Ermenistan’la imzalanan protokolleri geri çekmelidir” dedi.

Ermenistan, Azerbaycan işgalinde nereden güç alıyor?

Sovyetler Birliği yıkılmasından ve yeni bağımsız cumhuriyetler ortaya çıktıktan sonra Ermenistan, Azerbaycan topraklarını ele geçirmek için savaş açtı. Bu savaşın sonucunda yukarı Karabağ’a ilaveten 7 ilçeyi (reyon) eyaleti ele geçirdiler. Azerbaycan nüfusunun yüzde 20’si hala Ermeni işgali altında. 1 milyon insan da bu topraklardan göç etmek zorunda kaldı. Bu uluslararası toplum sözde bu sorunu çözmek için Türkiye ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilat  (AGİT) bünyesinde bir gurup kurdular. Bu gurup içinde Türkiye de var ama esas yöneticileri Amerika, Rusya ve Fransa. Bu devletler maalesef bu işgali sona erdirmek ve Ermenistan’ı çekilmek zorunda bırakmak için hemen hemen hiçbir şey yapmadılar. Adeta bu durumun devamından memnun olan bir tavır içine girdiler. O kadar ki 14 Mart 2008 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir karar alındı; işgal altında olan toprakların Azeri toprağı olduğu, işgal eden güçlerin çekilmesi gerektiği yönünde bir karar alındı. Bu tasarı 39 oyla kabul edildi. Bunu kabul edenlerin içinde Türkiye vardı ama bir tane bile Avrupa ülkesi yoktu. Tasarıyı 7 ülke reddetti, reddedenlerin içinde Minsk gurubunun içinde Amerika, Fransa ve Rusya vardı. Bu kadar göz göre göre haksızlık yapıldı. Şimdi BM acil bir ateşkes çağrısında bulunuyor. Belli ki amaçları bugünkü durumun sürdürülmesi demek. Ermenistan’a çekilme çağrısında bulunmuyorlar. Ateşkes demek ‘sineye çekin’ demek. Rusya, hem Azerbaycan hem Ermenistan dışişleri bakanını Moskova’ya davet etmiş. Muhtemelen onlarda çatışmaları durdurun diye bir karar aldırıp mevcut durumun devam etmesini isteyecekler.

Peki, Azerbaycan ne yapabilir? 

Azerbaycan ateşkes için Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesini isteyecek.

İstiyor zaten ama uluslararası toplumun baskılarına ne kadar dayanabileceğini göreceğiz.

Türkiye ne yapmalı? 

Türkiye de kardeş Azerbaycan’a daha büyük destek vermeli. Gerek BM’de, gerek Nato’da bütün uluslarası kuruluşlarda orada yaşanan felaketi anlatmalı,  yaşanan büyük insanlık dramına son vermek için çağrıda bulunmalıdır.

 

Türk hükümetinin şu anki politikaları yeterli mi size göre? 

Söylediği ilkeler yanlış değil ancak sonuç almak için daha büyük bir mücadele vermek gerekir. Bakın Ermeniler en haksız oldukları 100 sene önceki soykırım iddialarında bütün dünyayı ayağa kaldırmak için nasıl çalışıyorlar. Biz yılda bir kere Azerbaycan işgalinden bahsediyor ve kınıyoruz. Türkiye daha büyük bir mücadele vermeli bence.

Mesela ne yapmalı hükümet?

İlk iş şu; bu işgal devam ederken daha maalesef bazı devletlerin baskısıyla Türkiye, Ermenistan’la iki protokol imzaladı. Biz mecliste buna itiraz ettik. Bu protokoller neredeyse Türkiye’nin görüşlerine hiç yer vermiyor. Çünkü Ermenistan meselesine sıra gelince bizim asıl dayanağımız Kars anlaşmasıdır. Bu sınırların güvence alınmasıdır. Kars anlaşmasından bahis yok, yukarı Karabağ’dan da bahis yok. Ermeniler kendi meclislerinde protokollerini onaylamadılar. Biz de ‘mecliste önce biz protokollerimizi geri çekelim’ demiştik. Hala yok sayacaklar, hala çekecekler. Davutoğlu zamanında İsviçre arabuluculuk yapıyordu. Aman işte Ermenistan birkaç köyden çekilsinler de biz de o zaman onaylayalım bu protokolleri gibi bir havaya girdiler. Bunlar yanlış şeyler.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2020/10/onur-oymen-den-ermenistan-isgali-ile-ilgili-ozel-aciklamalar.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2020/10/onur-oymen-den-ermenistan-isgali-ile-ilgili-ozel-aciklamalar.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2020/10/onur-oymen-den-ermenistan-isgali-ile-ilgili-ozel-aciklamalar_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2020/10/onur-oymen-den-ermenistan-isgali-ile-ilgili-ozel-aciklamalar.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/onur-oymen-den-ermenistan-isgali-ile-ilgili-ozel-aciklamalar/52002/</link>
			<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 14:44:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[ Gençlerde modernlik ve laiklik, dindarlığı geçti]]></title>
			<description><![CDATA[Prof. Sencer Ayata: Genç kesimde modernlik ve laiklik, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçti; muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sencer Ayata, Türkiye’deki gençler arasında “modernlik ve laikliğin, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçtiğini”, muhafazakâr alan içinde de “İslamcılık gerilerken milliyetçiliğin öne çıktığını” söylüyor. Ayata, Türkiye’de gençlerden kaynaklanan siyasi değişimi anlamak için “AKP’ye istemeye istemeye oy veren ya da artık vermeyen, vermeyecek olan muhafazakâr aile çocuklarının üzerinde durmanın” önemine işaret ediyor.

Harvard ve Oxford üniversitelerinde misafir öğretim üyesi olarak bulunan ve Türkiye’nin dünyada da bilinen toplum bilimcilerinden olan ve geçtiğimiz dönemde CHP yönetiminde görev alan Prof. Sencer Ayata, söyleşimizin dünkü bölümünde “Z kuşağı”nı Türkiye ve dünya için analiz etti, bu kuşağın ortak ve farklı özelliklerini anlattı.

Prof. Ayata, söyleşimizin ikinci bölümünde Türkiye’de gençliğin sosyo-ekonomik ve kültürel ölçütler açısından özelliklerini, sorunlarını, eğilimlerini, ideolojik dünyalarını, arayışlarını, güncel politikaya bakışlarını anlattı; bu veriler ışığında partilerin ‘yeni bir siyasi dil’ geliştirmelerinin önemi üzerinde durdu.

"Din gençlerin yaşamında orta ve özellikle yaşlı kuşakta görüldüğü ölçüde ağırlıklı yer tutmuyor" diyen Ayata, inançlı olmakla birlikte hayata "seküler gözle" bakanların yükseldiğine de değiniyor.

Prof. Ayata, merkeze eğitimi koymayan siyasi partilerin gençlerden uzaklaştığını vurgularken, gençlerin çoğunluğunun parti siyasetini olumsuz algıladığını belirtiyor.

Ayata, İfade özgürlünün gençler için çok önemli olduğunu dile getirirken, bu özgürlüğün dini, ırkı, toplumsal cinsiyeti, etnik aidiyeti hedef alan nefret diline dönüşmesini onaylamadığına dikkat çekiyor

Prof. Dr. Sencer Ayata’nın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

Gençlerin en çok konuşulan özelliklerinden birisi politikaya uzak durmaları. Gerçekten öyle mi yoksa politikadan bekledikleri, hatta politika arayışları mı farklı? Yaşanılan dönem bu kuşağın politik veya apolitik olmasında rol oynuyor mu?

Önce parti üyeliğine bakalım. Toplam üye sayısının yüzde 5’i ile 10’u arasında değişiyor. Çok az. CHP’de gençlik kolları, parti yönetimlerinde gençlik kotası, kadroların gençleştirilmesi gibi uygulamalar var. Ama toplam genç üye sayısı 100 bini zor buluyor. AKP’de sayı yüksek ama üyelik esas itibarıyla üyelik iş bulma, iş görme amaçlı. Zaten üye olanların çok küçük bir bölümü aktif üye. 

Bir başka önemli konu sandığa gitme, oy verme. Gerek kamuoyu yoklamaları gerekse sandık çıkışı anketleri gençlerin seçimlere katılımının düşük olduğunu gösteriyor. Nitekim anayasa referandumunda gençlerin sandığa gitme oranının Türkiye ortalamasının 10 puan altında kaldığı söylendi. Şayet gençler gitseydi hayır oyu çıkacaktı, denildi. 

“Siyasete ilgisizler” demek doğru olmaz. Türkiye’de de genel olarak dünyada da alışılagelmiş siyasi parti politikalarına ilişkin ciddi bir soğukluk, hatta yabancılaşma var. Kendini bir siyasi partiye yakın hissetmeyen gençler çoğalıyor. Gençler çok sayıda toplumsal, kültürel ve siyasi kimlik sahibi oluyor. Parti kimliği bunlar arasında çok da önemli bir yer tutmuyor. Elbet partizan bir gençlik de var ama gençlerin çoğunluğu partizanlığı olumsuz algılıyor. Siyasetçinin genç ya da yaşlı olması bir anlam ifade etmiyor. Mevcut haliyle parti politikalarına, politikacı  profiline güvenleri çok düşük. Arada bir iletişim, ilgi alanı, anlam açıklığı var. Ciddi bir güven eksikliği söz konusu. 

Örneğin gençler siyasi tartışmaların sıradanlığından rahatsız. Siyasi parti dilini ve tarzını uzak buluyorlar. Siyasetin günlük yaşama yansımasını da olumlu görmüyorlar. Baskı, korku, kavga. Düşüncelerini ifade etmekten, korkuyorlar. Buna karşılık bazı yeni siyasi katılım biçimleri gençler arasında daha fazla ilgi görüyor. Tüketici boykotu, çevre yürüyüşü, şiddeti protesto... Sosyal medya mesajları... Bir klip, bir şarkı sözü, bir nükte... Siyasi partilerin bu yeni ifade biçimlerini iyi anlaması gerekiyor. 

Gençler arasında nasıl bir ideolojik yelpaze görünüyor? 

Gerek uluslararası gerekse Türkiye’de yapılan araştırmalar siyasi tutumlar itibarıyla bazı ortak eğilimlere işaret ediyor. İfade özgürlüğü gençler için çok önemli. Ama bu özgürlüğün dini, ırkı, toplumsal cinsiyeti, etnik aidiyeti hedef alan nefret diline dönüşmesini onaylamıyorlar. Toplumsal cinsiyet eşitliğine inananların oranı çok yüksek. Gelişmiş ülkelerde küreselci, gelişmekte olan ülkelerde milliyetçi bakış önde görülüyor. İdeolojik eğilimler, sağ-sol elbet var ama Soğuk Savaş döneminde olduğu kadar güçlü değil. Çevre güvenliği, iklim değişikliği, hayvanları koruma ve eşitlik öne çıkan siyasi konular. 

Türkiye’de son yıllarda yapılan araştırmalar genç kesimde modernlik ve laikliğin, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçtiğini gösteriyor. Bu eğilim eğitim düzeyi ilerledikçe güçleniyor. Muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor. Milliyetçilerin önemli bir bölümü kendilerini “Atatürk milliyetçisi” olarak muhafazakâr ya da Osmanlı milliyetçiliğinden ayırıyor. Siyasete farklı açıdan bakan Kürt gençler ayrı bir küme oluşturuyor. 

İdeolojik alanda meydana gelen değişiklikleri yalnızca sosyal medyaya ya da internete bağlamak doğru olmaz. Tutum ve değerlerdeki değişim eğitim, kentleşme, dünyaya açılma, popüler kültürün yaygınlaşması gibi süreçlerin sonucu. Muhafazakâr gençlerin önemli bir kesimi de bu süreçlerden etkileniyor. Bu gençler arasında da bireyselleşme, sekülerleşme, dünyaya açılma eğilimleri oldukça belirgin. 

‘İnançlı olmakla birlikte yaşama seküler bakanların oranı yükseliyor’

AKP bir süre önce dindar bir nesil yetiştirmek istediğini söylemişti. Yeni kuşağın din ile ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Sizce siyasi iktidarın görmeyi arzuladığı muhafazakâr bir kuşak geliyor mu?

Din gençlerin yaşamında orta ve özellikle yaşlı kuşakta görüldüğü ölçüde ağırlıklı yer tutmuyor. Türkiye’de de dinin hayatlarında çok önemli bir rolü olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 30 dolayında. Kendilerinin koyu dindar, sofu, İslamcı olduğunu söyleyen gençlerin oranı yüzde 10-15. İbadetleri yerine getirenler azalıyor. İnançlı olmakla birlikte yaşama seküler gözle bakanların oranı ise yükseliyor. 

Gençlerin büyük çoğunluğu insanların istediğine inanma konusunda tam özgür olmaları gerektiği görüşünde. Daha önemlisi, yine çoğunluk bir insanın ahlak sahibi olup olmamasına dini inancına, yani namaza, oruca bakarak karar verilmemesi gerektiğini söylüyor. Bu gençler dil, din, ırk değil insanın karakterinin önemli olduğunu vurguluyor. Diğer yandan dini otoriterlerin söylediklerine peşinen doğrudur demeyenlerin, sorgulayarak yaklaşanların sayısı artıyor. Genel olarak bakıldığında genç kuşağın otoriter, ataerkil ve cemaatçi değerlerden önemli ölçüde uzaklaştığı görülüyor.

Dünyada genelde ailelerin çocuklarının siyasi görüşlerini şekillendirdiği görüşü mevcuttur. Yeni jenerasyonla birlikte bunun değişebileceğini, hatta belki de tersine döneceğini söylemek mümkün mü?

Değişimin çok yavaş olduğu sanayi öncesi toplumlarda aile çocuğu çok daha güçlü biçimde şekillendiriyordu. Günümüzde de bu etkiyi yokmuş gibi düşünmek çok yanlış. Ailenin etkisi aile tipine, sosyo-ekonomik statüye de bağlı. Geniş, çok çocuklu ve yoksul bir ailede büyüyen çocuk evde yeterince ilgi odağı olmuyor. Ama orta ve yüksek gelirli, az çocuklu, çekirdek ailelerde çocuk ve çocuğun eğitimi ailenin en büyük uğraşı, hayat projesi, gelecek ütopyası haline geliyor. Çocuğun en iyi eğitimi alabilmesi için her türlü fedakârlık yapılıyor. Beslenme, oyun imkânları, yuva, okul öncesi, okul koşulları çok fark ediyor. İnternetin etkisini konuşuyoruz.... Bilgisayarı olamayan, bir odaya dört kardeşiyle sıkışan çocuk bir yanda. Kendine ait odaya çekilip saatlerce bilgisayarın başında kalan çocuk diğer yanda. Eğitimde başarının okuldan çok aileye bağlı olduğu araştırmalarla kanıtlanıyor. Tabii bu anlamda aile etkisi, her şeyden önce toplumsal eşitsizliklerin başlıca nedenlerinden birisini gözler önüne seriyor. 

Diğer yandan hızlı değişim dönemlerinin kuşakların ayrışmasına, hatta kuşak çatışmalarına yol açtığını biliyoruz. Örneğin II. Dünya Savaşı sonrasının barış ve refah ortamında büyüyen 68 kuşağı yerleşik değerlere ve düzene baş kaldırdı. Bir kuşak çatışması yaşandı. 

Günümüzde arkadaş çevresi, okul, kent, iş yaşamı, yeni teknolojiler ailenin etkisini zayıflatabiliyor. Bir örnek vereyim. Gençlerin çoğu eskisine göre çok daha hareketli. Daha çok gezip daha çok yer, çevre, insan görüyorlar. Mesela okumak için evden ayrılan öğrencilerin aileden gelen düşünce ve davranış kalıplarını önemli ölçüde değiştirdiği gözleniyor. İnternet, popüler kültür, yaşam biçimi dönüştürücü rol oynuyor. 

Türkiye’de genç kuşaklarda görülen önemli bir değişim daha çok muhafazakâr ailelerle ilgili. Özellikle okuyan çocuklar kendi yaşamlarını kendi özgür tercihlerine göre biçimlendirmek istiyor. Ailenin, mahallenin, dini ve siyasi otoritelerin hayatlarına müdahale etmesinden hoşlanmıyorlar. Daha bireysel, özgürlüklerine daha düşkün oluyorlar. Ama kuşak çatışmasına mı gidiliyor, derseniz tam da öyle değil derim. Aileden kopmadan ailenin gelenekçi etkilerinden kurtulmak demek daha yerinde olur. 

‘Demokrasi konusunda Türkiye’deki gençler bardağın dolu tarafında’

Sizce yeni Türkiye’de genç jenerasyonun ajandasında neler var. Yeni jenerasyonun büyüttüğü çocukların da yetişmesiyle daha demokrat, farklılıklara daha ılımlı bir toplum mu görmemizi bekliyorsunuz, yoksa aksini mi?

Önyargıların zayıflaması, hoşgörünün artması kuşkusuz çok nedene bağlı. Bir kere kentleşme çok önemli. Tarım toplumlarının kapalı köy dünyasında köyün içi ve dışı arasında kalın duvarlar vardır. Köyden olmayan herkes bir potansiyel tehdit olarak algılanabilir. 

Kırdan kente göç edenler bir süre ya da bir kuşak sonra da olsa farklı sınıflardan, etnik ve dini gruplardan, değişik alt kültürlerden insanlarla karşılaşıyor. Zamanla, başlangıçta aşırı bulduğu kimseleri ve davranışları görmeye alışıyor. Böyle durumlar karşısında aşırılıklara daha az hayret, öfke, hayranlık, şaşkınlık duyar hale geliyor. Farklılıklara tahammülün en önemli temeli bu. Bu tür eğilimler ikinci, üçüncü kuşakta daha belirgin hale geliyor. 

Kentleşme bir çırpıda hoşgörü ve demokrasi getirir, demiyorum. Tam tersine bir yandan hoşgörü artarken diğer yanda kent içinde, ülke içinde bazı gruplara karşı duyulan nefret ve düşmanlık hissi de artabiliyor. Bu toplumsal ama özellikle siyasi ortama bağlı. Yerleşik demokrasilerde uzun çatışmalar ve hatta savaşlardan sonra bu sorunlar nihayet aşıldı, deniyordu. Ama bu sefer de uluslararası göçlerle birlikte yabancı düşmanlığı yeniden tırmanışa geçti. 

Türkiye’de de bir yandan farklılıkları hoşgörü ile karşılama anlayışının geliştiğini görüyoruz. Diğer yandan ataerkil değerlerin, hiyerarşik ilişkilerin, otoriter yapıların, güçlü önyargıların, nefretin söylemlerinin ortadan kalkmadığını... Y ya da Z kuşağının da bu eğilimlerin tamamen dışında kaldığını söylemek mümkün değil. Örneğin gençlerin bir bölümü ülkenin sorunlarının çözümünü, yumruğunu vuran güçlü liderde ya da dini otoriterlerde görüyor. Sorunların ancak sertlikle çözülebileceğine inanıyor. Kendileri gibi düşünmeyenlerin vatan haini olduğunu, ülkeyi terk etmeleri gerektiğini dile getiren hatırı sayılı bir kütle var. Nitekim Türkiye’de gençlerin göçmenlere karşı hoşgörüsü Amerikalı ve Avrupalı gençlere göre çok daha düşük. Bu gençler de Z kuşağı...

Bir yanda hoşgörü diğer yanda önyargı. Sonuçta Türkiye’de gençler nereye doğru gidiyor? 

Demokrasi ve hoşgörü konusunda, Türkiye’de gençlerin ağırlıkla bardağın dolu tarafında olduğunu düşünüyorum. Günümüzde okul, medya, internet dünyası vesaire hoşgörü ve demokrasi değerlerini yaygınlaştırmakta önemli rol oynuyor. Bunlar bütüncül ve tutarlı olmayabilir. Ama farklılıklara saygı, yaşam tarzına saygı, insan hakları, kadın-erkek eşitliği gibi değerler sürekli vurgulanıyor. Ve özellikle gençler internet ortamında, sosyal medyada hem farklılıkların daha çok görüldüğü hem de farklılıklara daha fazla değer verildiği bir dünyada yaşıyorlar. Buralarda dünyada yaşayan tüm insanları, tüm canlıları içine alan bir çoğulculuk anlayışı geliştirilmeye çalışılıyor. Çevre, iklim değişikliği, barış derken küresel düzeyde düşünmeye başlayan gençlerin sayısı artıyor. Nitekim Türkiye’de yapılan araştırmalar gençlerin demokrasi değerlerini üst kuşaklardan daha fazla benimsediğini gösteriyor. Yükselen otoriter popülizme rağmen bu ortamlarda hoşgörü, özgürlük ve demokrasi fikirleri ve değerleri öne çıkıyor. 

‘AKP eğitimden istediği siyasi sonuçları alamıyor’

Genç kuşakta yaşanan değişimi anlamak için eğitim üzerinde öncelikle durmak gerektiğini söylediniz. Şöyle bir süreç gözlüyoruz. Siyasi iktidar bir yandan okullaşmayı ve eğitimde dini boyutun ağırlığını artırırken diğer yandan öğrencilerin desteğini kaybediyor. Neden böyle oluyor? 

Eğitim siyasi iktidarı iki farklı yönden sarsıyor. Birincisi, eğitim gençlerin zihniyetini, değerlerini, bakış açılarını değiştiriyor. Artan okullaşma nedeniyle gençlerin eğitim düzeyi sürekli yükseliyor. Türkiye genelinde lise ve yüksekokul mezunu oranı yüzde 42 iken, genç kuşakta (18-25) bu oran yüzde 60 seviyesine çıktı. Gençler arasında eğitimin statüsü çok yüksek. Başlıca saygınlık ölçümleri sıralamasında eğitim paradan, politikadan, dinden de önde gidiyor. Kadınlar eğitime daha da fazla önem veriyor. 

İkincisi, eğitimli nüfus arasında bağımsız düşünme, geleneksel değerleri ve otoriteleri sorgulama, yeni fikirlere açık olma eğilimi diğerlerine göre daha fazla. Araştırmalar örneğin kadın-erkek eşitliğini benimseme oranının dördüncü sınıfta, birinci sınıftakinin iki katına çıktığını gösteriyor. Kadın ve erkeğin evde sorumluluğu paylaşması gerektiğini düşünenlerin oranı artıyor. İşte bu değişen düşünceler ve değerler siyasi iktidarın değerleriyle, görüşleriyle, politikaları ile pek de uyuşmuyor.

Üçüncüsü, eğitim ve istihdam sorunlarının ağırlığı da gençlerle siyasi iktidarın arasını açıyor. Bunlar hep dile getirilen sorunlar. Alt yapı ve maddi destek yetersizliği. Eğitimde yeni yüzyılın gerektirdiği vasıfların yeterince verilmiyor olması. Okuyan gençlerin önemli bir bölümünün iş bulamaması. Düşük ücretle vasıfsız işlerde çalışmak zorunda kalmaları... Siyasi iktidar işe alınmanın bu ölçüde torpile bağlı hale gelmesinden sorumlu tutuluyor. Kısacası, kadrolaşma, müfredat değişikliği, eğitim sistemine yapılan tüm müdahalelere rağmen, AKP eğitimden istediği siyasi sonuçları alamıyor. Açıkça görüldüğü gibi öğrenciler ev kızlarına, çalışan gençlere kıyasla AKP’ye çok daha düşük oranda oy veriyor. Bazı araştırmalara göre AKP’nin öğrenci oyları yüzde 30’un altında. Parti ortalamasının 8-10 puan altında.

Toplumdaki güçlü ön yargılar, daha önemlisi siyasette yaşanan kutuplaşma gençlerin birbirleriyle ilişkilerini hangi yönde etkiliyor?  

Lise ve özellikle üniversite ortamları öğrencilerin çok farklı kimselerle ilişki kurmalarını sağlıyor. Kantin, kahve, kafe, AVM gibi mekânlar gençleri birbirine yaklaştırıyor. Buralarda çoğul arkadaş çevreleri var. Çoğulculuk değerleri buralarda oluşuyor. Müzik, spor ve genel olarak popüler kültür gençler arasında ortak konuları ve ilgi alanlarını geliştiriyor. Bu tür ilişkiler önyargıların bir ölçüde kırılmasına yol açıyor. Başkalarına karşı daha hoşgörülü davranmaya başlıyorlar. 

Türkiye’de hüküm süren kutuplaşma, baskı ve ötekileştirme atmosferi gençlerin günlük yaşamını doğrudan etkiliyor. Gençler çeşitliliği zenginlik olduğu kadar çatışma nedeni olarak da algılıyor. Ama kutuplaşmanın esas olarak siyaset kaynaklı olduğu ve siyasetin kutuplaşmayı kızıştırdığı kanısı yaygın. Siyaset toplumu bölen ve ayrıştıran bir faaliyet olarak görülüyor. Siyaset arkadaşlık ilişkilerini bile bozabiliyor. Siyaset toplumu bölüyor. İnsan ilişkilerine zarar veriyor. Oysa muhafazakâr ya da seküler, sağcı ya da solcu, gençlerin büyük bölümü aşırı siyasallaşmış değil. Siyasi konuları herkesle, özellikle partizan gençlerle konuşmaktan kaçınıyorlar. Ancak aynı görüşü paylaşan yakınlarla görüşüyorlar. Aksi halde bir cepheye yerleştirilmekten, damgalanmaktan korkuyorlar. Gayrimilli, vatan haini, ırkçı, faşist ilan edilmekten…

Daha çarpıcı bir örnek ise torpil konusu. Gençler en temel sorun olan işsizliğin yalnızca bir istihdam sorunu değil aynı zamanda bir torpil sorunu olduğunu düşünüyor. Yani kendi adamını yerleştirme ve ilerletme anlayışının devlete, yerel yönetimlere hakim olması. Akrabanın, hemşerinin aracılığının yetmediği “parti referansının” şart olduğu bir kayırma düzeni. Bugünkü düzen yeni ayrıcalıklar yaratan ayrımcı bir düzen. Gençlerin gözünde mevcut siyasi iktidar ve kurduğu düzen partizanlık ve kayırmacılıkla özdeşleşiyor. Partizanlık toplumsal eşitsizliğin önemli bir nedeni olarak görülüyor. 

AKP’ye ya da genel olarak sağ partilere oy veren muhafazakâr ailelerin çocuklarından söz ediyorsunuz? Bu gençler ne ölçüde AKP’den kopuyor? Bu nedenle aileleri ile de çatışıyorlar mı? 

Türkiye’de kırdan kente büyük çaplı kitlesel göçler özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda yaşandı. Bu dönemde Refah Partisi (RP), partiye bağlı belediyeler ve dini kuruluşlar dini duyarlılıkları ve belediye imkânlarını kullanarak kent yoksulları ile çok yönlü ve yakın ilişkiler kurmayı başardı. AKP bu sayede genç bir kitlenin desteğini arkasına almayı başardı. AKP’ye oy vermeyi sürdüren bu kitle artık orta, hatta yaşlı bir seçmen kitlesine dönüştü. 

Günümüzde gençler, siyasi parti tercihlerini anne ve babaları gibi AKP öncesi dönemle kıyaslayarak yapmıyor. Kent ortamında büyüyenler köy hayatı ve geçmiş hakkında somut deneyimlere sahip değiller. Eğitim düzeyleri de anne ve babalarına göre daha yüksek. Özellikle internet sayesinde dünyayı daha yakından izliyorlar. Kendi durumlarını varlıklı gençlerin, hatta gelişmiş ülkelerdeki gençlerin durumları ile karşılaştırıyorlar. Yaptıkları karşılaştırmalarda durumlarının daha iyi olması gerektiği, layık olduklarını elde edemedikleri sonucuna varıyorlar. Mevcut duruma anne ve babaları kadar olumlu bir gözle bakmıyorlar. Gençlerle ilgili önemli bir dönüşüm bu.

AKP’ye artık oy vermeyecek olan muhafazakâr aile çocukları’nın durumu

Bir sonraki genel seçimlerin 2023’te yapılması planlanıyor. Seçimler planlandığı tarihte yapıldığı takdirde yaklaşık 7 milyon yeni seçmen oy kullanacak. Sizce bu değişim ne yönde olacak?

Cumhuriyetçi, sol, laik diye tanımladığımız görüşlere sahip ailelerin çocukları anne babalarının çizgisini büyük oranda devam ettiriyor. CHP’ye oy veriyor olmaları şart değil ama dini muhafazakâr siyasetten uzak duruyorlar. Diğer yandan muhafazakâr ailelerden gelen ve AKP’ye kuvvetle bağlı olan bir genç kütlesi de var. AKP’den kopuş konusunu bu ikisinin dışında üçüncü bir kesime bakarak anlamaya çalışmak lazım. Benim üzerinde durmaya çalıştığım gençler AKP’ye istemeye istemeye oy veren, ya da artık vermeyen, vermeyecek olan muhafazakâr aile çocukları. Türkiye’de gençlerden kaynaklanan siyasi değişimi anlamak için bu kesim üzerinde durmalıyız. 

Bu gençler aile ve yakın çevrelerinden gelen gelenekçi ve geniş çevrelerinden gelen modern değerler, ilişkiler, zihniyet arasında sıkışıyorlar. Muhafazakâr aile çocukları için bir yanda ailenin ve yakın çevrenin kazandırdığı aidiyet ve güvence var. Diğer yandan ailelerini fazla geleneksel buluyorlar. Kendilerinin, ailelerine ve özellikle onların yakın çevrelerine göre daha modern olduklarını düşünüyorlar. Bazı araştırmacılar diyor ki, bu kuşak çok kimlikli. Aynı anda milliyetçi, muhafazakâr, dindar, liberal, laik vesaire. Bu çok önemli. Kanımca bu durum özellikle farklı kültürler arasında sıkışan bu muhafazakâr aile çocukları için geçerli. Bu konu daha çok araştırılmalı. 

Türkiye’deki çalışan, erken evlendirilen milyonlarca genç var. Ama üç gençten en az biri için eğitim süresi 18 yaş sonrasına uzamaya başladı. Evlenme yaşı gecikiyor. Bu nedenle “gençlik” artık farklı hayat olarak görülüyor. Bir bakıma gençlerin çoğu için gençliği yaşama bir özlem haline gelmiş durumda... Özgür, canlı, hareketli, eğlencesi bol bir hayat. Buna karşılık AKP iktidarı gençleri geleneksel değerler, otoriteler ve kurumlar vasıtasıyla denetim altında tutma eğiliminde. İtaat, dava adamlığı, dünyayı fethetme falan bekleniyor. Bir bakıma aşırı ciddi, sıkıcı, yaşlı. Üstelik siyasi iktidarın yasakçı ve baskıcı tutumu gençleri rahatsız ediyor. Gençlerin gençliği yaşama isteği ile siyasi iktidarın kısıtlayıcı yaklaşımı arasında ciddi bir gerilimden söz ediyorum. 

Nitekim muhafazakâr ailelerin çocukları siyasi baskı kadar mahalle baskısından şikâyetçi. Mahalle baskısı deyince komşu, akraba, hemşeri kadar siyasi iktidarın yerel temsilcilerini anlıyorlar. Politikacıların, din adamlarının, mahalle çevrelerinin, hatta ailelerinin görüşlerini peşinen kabullenmek istemiyorlar. Bu baskıcı ortamların dışında özgür ve hoşgörü ortamının hakim olduğu bir çevrede yaşamak isityorlar. Farklı bir Türkiye’de yaşamak istiyorlar. Gençlerin bu istekleri ve beklentileri, onları gelenekçi değerleri, zihniyeti ve siyasi/toplumsal dokuları korumaya öncelik veren AKP iktidarı ile karşı karşıya getiriyor. Siyasi iktidarın başta eğitime müdahale ederek, genç kuşakları kendine bağlama çabaları da sonuç vermiyor. Hatta ters sonuçlar doğuruyor.

‘Merkeze eğitimi koymayan parti gençlerden uzaklaşıyor’

 KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, T24’te Murat Sabuncu ile yaptığı ‘Sayıların Dili’ programında, “Bu kuşağın yüzde 70'i var olan partilerin Türkiye'nin sorunlarını çözeceğine inanmıyor” dedi. Sizce siyasi partilerin, mevcut siyasi iklimde bu gençleri ikna edebilmesi için nasıl bir rota izlemesi gerekiyor?

İlk akla gelen haliyle sadece gençler değil Türkiye’de yaşayan herkesin sorunları. Eğitim, istihdam, huzur, uluslararası saygınlık vesaire. Ama gençler ve özellikle öğrenciler için özgürlük, adalet, çevre ve kadın sorunları bunlar kadar önemli. Kadın sorunu yalnız kadınlar için değil genç erkekler için de büyük önem kazanmış durumda. Kadın cinayetleri, tecavüzler, tacizler, büyük endişe yaratıyor. Yani gençlerin sorunlarını ve beklentilerini çok yönlü olarak ve yeni eğilimleri göz önünde bulundurarak ele almakta yarar var. 

Tabii gençlere özgü sorunlar da var. Özellikle dezavantajlı gençler için burs, yurt, harç, okul masrafları gibi sorunlar. Siyasi partiler eğitim sorunu ile ne ölçüde ilgileniyor? Eğitimde eşitlik, eğitimin kalitesi. Eğitim sisteminin bu yüzyılın temel vasıflarını kazandırıp kazandıramadığı. Tüm konuşmaların merkezine eğitimi koymayan bir parti haliyle gençlerden uzaklaşıyor. Aynı derecede önemli olan istihdam, iyi bir iş, makul bir ücret, iyi çalışma koşulları. Gençlerin maruz kaldığı baskılardan kurtulmak istiyorlar. Gençler arasında dışarı gitme ve başka ülkelerde okuma, çalışma isteği oldukça güçlü. Siyaset dünyası için önemli olan bu ülkede daha iyi yaşamalarını, ilerlemelerini sağlama, kendilerini rahat ifade edebilecekleri yeni ve inandırıcı bir toplum vizyonu sunabilme. Bugün 18 yaşındaki genç bile belirli bir yaşam standardını tutturamayacağı için evlenemeyeceğinden, çocuklarını iyi yetiştiremeyeceğinden endişe ediyor. Bu endişe edilmesi gereken bir durum.

Başta kadınlar, dışlanan gruplar, tüm dezavantajlı gençler üzerinde ayrı ayrı durmak gerekir. Ev kızları, genç evli kadınlar, çalışan çocuklar, engelliler... Her birinin gençliği yaşama deneyimleri farklı. Gençleri bu farklılıkları dikkate alarak anlamaya çalışmalıyız. 

Gençlerin çoğunluğu parti siyasetini olumsuz algılıyor. Politika ve politikacıya güven, politikaya ilgi ve politikaya katılım düşük. Çoğu kutuplaştırma ve çatışmaya dayalı siyasetten şikâyetçi. Gençler alışılagelmiş siyasi faaliyetlere pek ilgi göstermiyor. Partilere üyelik ve özellikle aktif katılım talebi zayıf. Buna karşılık yeni katılım biçimleri (hareket, dilekçe, internet, boykot) daha fazla ilgi çekiyor. Gençler sanıldığı anlamda apolitik değil. Sorunlarını ve eleştirilerini alışılagelmiş siyasi dilin ve tarzın dışına çıkarak ifade etmeye çalıştıkları için öyle görülüyorlar.

Alışılagelmiş siyasi polemik, kavga, atışma, söz düelloları yabancılaşma yaratıyor. Bir grup gencin içini soğutacak şekilde karşı tarafı bozmak gençleri yakınlaştırmıyor, uzaklaştırıyor. Mevcut siyaset gençlerin günlük yaşamını olumsuz etkiliyor. İnsan ilişkilerine, arkadaşlıklara, birlikte iş yapmaya engel oluşturuyor. Bölüyor, ayrıştırıyor, çatıştırıyor. Militan ya da partizan gençlerle gençlerin karşısına çıkmak bu sorunu çözmek bir yana daha da çıkmaza sokuyor. 

En önemli sorun sanıyorum burada. Siyasetle gençlerin günlük dünyası, talepleri ve beklentileri arasındaki mesafe açılıyor. Bu mesafe nasıl kapanır? Parti kadrolarını gençleştirmek, gençlerin birkaç maddi sıkıntısına değinmek, vaatleri sıralayarak bu mesafeyi kapatma mümkün görünmüyor. Gençlerin kendilerini nerede ve nasıl ifade ettikleri iyi izlenilmeli. Popüler kültür, müzik, fotoğraf, video klip, spor, mizah... Gençlere seslenecek yeni siyasi dili buralarda aramak yararlı olabilir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2020/09/genclerde-modernlik-ve-laiklik-dindarligi-gecti.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2020/09/genclerde-modernlik-ve-laiklik-dindarligi-gecti.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2020/09/genclerde-modernlik-ve-laiklik-dindarligi-gecti_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2020/09/genclerde-modernlik-ve-laiklik-dindarligi-gecti.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/genclerde-modernlik-ve-laiklik-dindarligi-gecti/51856/</link>
			<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 11:20:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[CHP’de Atatürk düşmanı yok, olamaz da ]]></title>
			<description><![CDATA[Kılıçdaroğlu’ndan, “İnce’yi disipline vermeyi düşünüyor musunuz?” sorusuna yanıt...

Kılıçdaroğlu, "Abdullah Gül’den neden bu kadar korkuyorlar?" diye sordu...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP'nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinda aday olarak Abdullah Gül'ü göstereceği iddialarına ilişkin, "Bu konuda bize gelen hiçbir şey yok. Olmayan bir konuda bir düşünce beyan etmemizin mantığı yok. Soru şu: Abdullah Gül’den neden bu kadar korkuyorlar?" ifadelerini kullandı. Geçtiğimiz hafta 'Bin Günde Memleket Hareketi'ni açıklayan Muharrem İnce'ye ilişkin konuşan Kılıçdaroğlu, bu aşamada disiplin kuruluna sevkin gündemde olmadığını söyledi.

CHP lideri Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ve ailesinin yurt dışında serveti olduğunu ileri sürerek, "Türkiye'ye getirsin" dedi.  "Trump, 'Senin servetini, mal varlığını inceleyeceğiz, aklını başına al' dediğinde Erdoğan hiç sesini çıkarmadı. Erdoğan ailesinin Türkiye’ye vergi açısından da ihanet ettiğini çok iyi biliyoruz. Man Adası’ndaki olay buydu" ifadelerini kullanan Kılıçdaroğlu,  "Vergi cennetlerinden gelecek paranın vergilendirilmesini sağlayacak kararname 2006 yılından bu yana çıkarılmıyor (Kurumlar Vergisi Kanunu madde 30/7). Çünkü Erdoğan Ailesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vergi ödemek istemiyor" açıklamasını yaptı.

Kılıçdaroğlu'nun İpek Özbey'e verdiği röportaj şu şekilde:

-Önce kurultay, Millet İttifakı polemikleri ve tabii ki Muharrem İnce faktörü... Bir açıklama yaptınız ve iddiaları parti yönetimi olarak yanıtladınız. Muharrem İnce’yi disipline vermeyi düşünüyor musunuz?

Bu aşamada hayır.

- Peki hangi aşamada?

Partiye zarar veren hiç kimseyi partide tutmak istemeyiz.

- Muharrem İnce CHP’ye zarar veriyor mu, kime yarıyor bu kargaşa?

Bunun takdirini kamuoyuna bırakıyorum.

- İnce, sizi muhalefetin tek adamı olmakla itham etti. Kurultay döneminde de bu yönde eleştiriler aldınız. Doğru mu, tek adam mısınız?

Öncelikle şunu söylemek isterim, kurultay, gerçekten de çok güzel bir atmosferde gerçekleşti. Pandemi döneminin tüm koşullarına uyuldu. Hiçbir yerden, medya mensupları dahil şikâyet gelmedi. Kurallara uyarak gereği yapıldı. Söylem olarak da son derece başarılı bir kurultaydı. “Kurultayı neden şimdi yapıyorsunuz?” diye eleştiriler geldi. “Partiler kongrelerini yapabilir” diye açıklama gelince, yaptık. Çünkü sonbaharda tablonun ağırlaşabileceğini görüyorduk, ki zaman bizi haklı gösterdi. Önümüzdeki dönemde, Covid-19’la ilgili olarak çok daha kötü bir tabloyla karşı karşıya kalabilir Türkiye.

- CHP’yi sağa kaydırdığınızı düşünenler var, ne diyorsunuz?

Hayatımda duyduğum en saçma şeylerden birisidir bu. Az önce ifade ettiğim parti içi demokrasiyi işletecek, taşeron işçileri gündeminin en baş konusu yapacak, apartman görevlileri için kadınlar için gençler için işçiler için gecenizi gündüzünüze katacaksınız.. Adalet için Ankara’dan İstanbul’a yürüyeceksiniz.. Herkes için ve her alanda adalet için mücadele edeceksiniz, sonra da yok CHP sağa kaymış. Bu eleştirileri yapanların pek çoğunun solculuğu “sözde” solculuktur, gardrop Atatürkçülüğü gibi, gardrop solculuğu, kantin solculuğudur. Biz “Taşeron işçilerine kadro” diyene kadar, kimsenin aklına gelmiyordu o kardeşlerimiz. Kimse “Bu ülkede 100 binlerce taşeron işçi var, onların hakları ne olacak” diye sormuyordu bile. Acaba emekliye iki maaş ikramiye, bu sözü söyleyenlerin aklına geliyor muydu? Toplumun en yoksul kesimi olan orman köylülerini gündeme getirmek, bu sözü söyleyenlerin akıllarına geliyor muydu? Bu sözü söyleyenler acaba kendi oturdukları binalarda apartman görevlilerinin sorunlarını biliyorlar mıydı? Toplumun en duyarlı, bugüne kadar sahip çıkılmamış her kesimine sahip çıktık. Bana söyler misiniz, bunun neresi sağcılık? Rakı masalarında Cumhuriyet Halk Partisi’ni eleştirmeyi asla kabul etmem ve doğru bulmam. Oturup, CHP’yi samimi olarak eleştirenleri dikkatle okurum. Çünkü onlardan öğreneceğim şeyler vardır. Ama oturup kendisine post tahsis edilmedi diye veryansın edeni samimi bulmam. Bunlardan dost da olmaz, partiye, ülkeye yarar da gelmez.

- Örneğin Ayasofya açılışında çok tepki göstermemekle eleştirildiniz. Orada hedef alınan Atatürk’e sahip çıkmadığınız dahi söylendi. Sahiden de çok yüksek sesli bir tepki vermediniz..

İpek Hanım, neden tepki göstermediğimi anlatayım, ama önce şunu da ben sorayım: Ayasofya için tepki vermediğimiz için bizi eleştirenler kim, kim Allah aşkına? Ciddiye alınamayacak kadar ülke gerçekliğinden kopmuş, küçük bir grup. Atatürk’e sahip çıkmamakla ilgili bir durum değildir bu. Her bir CHP’li Atatürk’e azim ve kararlılıkla sahip çıkar. Her bir CHP’linin yolunu aydınlatan da Atatürk’ün düşünceleridir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Ayasofya konusu ise bir oyundu, Ayasofya gibi kutsal bir mekânın siyasete alet edilmesiydi. Aslında Erdoğan, Ayasofya’yı ikbali için yani siyasetteki düşüşünü durdurmak için açıyordu. Biz bu oyuna gelmedik.

- CHP’de Atatürk düşmanları var mı?

Hayır efendim, yok. Olamaz

- Peki, aklınızdan cumhurbaşkanı adayı olarak hiç Abdullah Gül geçti mi?

Şöyle ifade edeyim: Bize gelen böyle bir şey yok. Nereden çıktı ben de bilmiyorum. Abdullah Gül, isterse cumhurbaşkanı adayı olabilir tabii. Kalkıp, “Olamazsın” diyemeyiz ki...

- Tabii olabilir de sizin partinizden olur mu?

Bu konuda bize gelen hiçbir şey yok. Olmayan bir konuda bir düşünce beyan etmemizin mantığı yok. Soru şu: Abdullah Gül’den neden bu kadar korkuyorlar?

- Gül korkusundan çok mesele şu mu: Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığında doğru karar vermediğinizi düşünenler var ve tartışma bunun tekrarlanması üzerinden yürütülüyor...

Bugün Ekmeleddin Bey cumhurbaşkanı olsaydı Ortadoğu’da bu felaket olmazdı İpek Hanım. Ekmeleddin Bey, Türkiye’nin yetiştirdiği ender bilim insanlarından biridir. Başka ülkelerin, adına uluslararası yarışma düzenlediği, ödül verdiği bilim insanımızdır ama yeteri kadar anlatamadık. Önyargılarımız vardı, vesaire. Dünya görüşüne katılırsınız, katılmazsınız ama Ekmeleddin Bey’in saygınlığı konusunda bugün de bir endişem yoktur.

- Sizin gönlünüzde cumhurbaşkanı olmak yok mu?

Bizim bir ittifakımız var, adına “Millet İttifakı” diyoruz. Bir ittifak yaptıysanız kararları ittifakın liderleriyle beraber alırsınız. “Ben yaptım, oldu” derseniz onun adı ittifak olmaz. Bu akılcı, önyargısız bir yanıttır. Bu yanıtın temelinde kişisel hiçbir beklenti ve çıkar ilişkisi yatmaz. Bu yanıtın temelinde Türkiye’nin aydınlığa kavuşması ideali yatar. Altını çizerek şunu söylemek istiyorum: Yeri geldiğinde herkes özveride bulunmak zorundadır! Çünkü Türkiye’den daha değerli hiçbir şey yoktur.

- Siz de dostlarınız da yeri geldiğinde özveride bulunmak zorundasınız, öyle mi?

Elbette. Siz Türkiye’yi bugün içinde bulunduğu tablodan çıkarmak ve Türkiye’yi kısa sürede bölgenin en güçlü, dünyanın saygın ülkelerinden biri haline getirmek istiyorsunuz. Bunu kiminle, dostlarınızla yapacaksınız. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu tablo bir partiyi aşan tablodur. Bu tablo içinde tüm değerlendirmelerimizi yapmamız gerekiyor. Bu kadar hapiste gazeteci varsa, mahkeme kararları açıkça uygulanmıyorsa, bu da saraydan kaynaklanıyorsa Türkiye’de hepimizin oturup düşünmesi lazım.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/07/kilicdaroglu-ndan-baskanlara-7-ilke.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/07/kilicdaroglu-ndan-baskanlara-7-ilke.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/07/kilicdaroglu-ndan-baskanlara-7-ilke_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/07/kilicdaroglu-ndan-baskanlara-7-ilke.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/chp-de-ataturk-dusmani-yok-olamaz-da/51770/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Aug 2020 16:12:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Önümüzdeki günlerde yoksulluk bizi zorlayacak ]]></title>
			<description><![CDATA[İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Haber Global'de 'Jülide Ateş'le 40' programında açıklamalarda bulundu. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul'un yaşadığı problemlerle ilgili yaptığı açıklamada İnsanlar işini kaybetmiş ve günlük hayatından, yaşantısından para kazanan insanların nasıl bir ekonomik dünya ile karşılaşacağını bilmiyoruz. Ama gerçekten önümüzdeki günlerde şehirdeki yoksulluk bizi zorlayacak" ifadelerini kullandı.

 

 

Özel hayatı ve gündeme ilişkin çeşitli konularda açıklamalarda bulunan İmamoğlu, İstanbul'un yoksulluk riskiyle karşı karşıya olduğunu açıkladı. 

 

İmamoğlu'nun yaptığı açıklamalar şu şekilde:

 

Siz bir üst akılın projesi misiniz?

 

Toplum üst aklı olabilir. Sizin 'beklemiyorlardı' yorumunuza şöyle bir cevap vereyim; aslında şunu çok duydum, tanımlanan bir profile çok uygun bir kişilik olarak yorumlandığımı biliyorum. Dolayısıyla demek ki toplumun üst aklının aslında projesiyim. Yani toplumun üst aklı nasıl bir belediye başkanı istiyor? Nasıl bir yönetici istiyor? Tanımlamalarından bu işi irdeleyen, inceleyen arkadaşlarımın ya da partideki bizim yöneticilerimiz uyuşturduğunda "evet doğru profil" diye beni davet ettiler. Bir üst akıl varsa evet toplumun üst aklı öncü olmuş ve parti buna göre karar vermiş.

 

Moralinizi bozan haberlerlerden kaçar mısınız?

 

Moralimi bozan demeyelim. Moralimi bozabilir, beni eleştirebilir. Yani insanların eleştirilerine de asla ve asla kızmamız mümkün değil ama benim esas moralimi bozan, yalan ve iftira. Yani şöyle düşünün ki her gün bir insan sizi terörle suçluyor, terör örgütü üyesi olmakla suçluyor. Bu bazen yayınlarda, bazen gazeteler üzerinden... Ya benim dedemin mezarına çekim yapmaya gittiler. Düşünebiliyor musunuz? Bunun daha ötesi yok. Benim büyük dedemin mezarına çekim yapmaya gittiler, Acaba bunun büyük dedesi "İstiklal Savaşı gazisi mi, değil mi?" diye. Dolayısıyla gerçekten usandım. Bana medya takipten elbette notlar geliyor her sabah. Bakmıyorum. Çünkü kötü bir medya mecrası var Türkiye'de kabul edelim bunu. Özellikle yazılı medya. Elbette ki iyilerini tenzih ediyorum. İsimlerini söylemek istemiyorum, bazı isimler var toplumu infiale, şiddete yönlendiren isimler var. Ve bu isimler rağbet görüyor. Bir bakıyorsunuz bakanın yanında fotoğrafları var. Ülkem adına üzülüyorum ve beni aşağı çekmesin diye kendime daha steril bir alan oluşturuyorum.

 

İstanbul'un baş edemediğiniz bir problemi var mı?

 

İstanbul'un çok fazla sorunu var. 16 milyon insan... Herkesin talebi farklı farklı. Ama güncel bir sorun yaşıyoruz aslında, yoksulluk sorunu var İstanbul'un. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. İnsanlar işini kaybetmiş ve günlük hayatından, yaşantısından para kazanan insanların nasıl bir ekonomik dünya ile karşılaşacağını bilmiyoruz. Dolayısıyla yoksulluk bizi zorlayacak. Baş edememek demeyelim. Ama gerçekten önümüzdeki günlerde şehirdeki yoksulluk bizi zorlayacak.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı olarak rüştünüzü ispatlayabildiniz mi?

 

Bunu bugün söylersem hem kişiliğime aykırı bir laf etmiş olurum hem de böyle bir durumda rüştünü ispata dönük kararı verecek olan yine halktır. Önümüzde yıllar var. Rüştünü ispat hakkını ben 16 milyon insana bırakıyorum. Onlar karar verecekler.

 

Kendi kimliğinizi nasıl tarif ediyorsunuz?

 

Kişisel duygularımı, toplumsal duygularla çok fazla karıştırmam. Yani inanç ve bunun gibi bir takım değerlerimi asla toplumsal duygular üzerinden üst üste örtüştürüp insanları kategorize etmem. Dolayısıyla demokratım, demokrat kimliğime inanırım. Cumhuriyet'in değerlerine sahip çıkmayı, özgürlüklere sahip çıkmayı çok önemserim. Adalet duygusunu çok önemserim. İnancımla yaşamayı çok önemserim ve bunu yaşarım. Ama asla hiç kimsenin inancıyla ilgili bir yorumda ve yarışta bulunmam. Dolayısıyla kendi kimliğine münhasır bir yapım vardır.

 

Tuttuğunuz her şeyi koparır mısınız?

 

Çok ısrarlıyım. Çok mücadeleciyim. Çok imkansız gibi görünen bir çok ortamda insanları ikna ettiğimi bilirim. Ama burada ilkeli davranmayı mutlak yanına eklemek isterim. Yani kazanmak için her yolun mübah olduğuna asla inanmayan birisiyim. Tam aksine ilkeleriyle hareket eden, doğrularıyla hareket eden ve asla aldatmayan... Yani ben bir yalanla insanları ikna etmem.

 

'Deprem konseyi önerisinde bulunduk'

 

Büyük depremde İstanbulluları nasıl koruyacaksınız?

 

Deprem olduğu anda İstanbulluları korumak başka bir kavram ya da depremden sonra yapacaklarınız başka bir olgu. Ama esas olan bugün ne yapabileceğimiz. Çok vakit kaybettik ve biz depremi aslında çok önemli bir konu olarak hiçbir zaman masanın ön tarafına koymadık. Hep sağda solda tartışıldı. Hatta bazen sallandığımızda tartıştık. Bizim hiçbir zaman hafızamızdan çıkmıyor. Hatta bu konuda sürekli ilgililere yetkililere hatırlatmada bulunuyorum. Deprem tek başına ne bir belediyenin ne bir belediye başkanının, ne hükümetin ne de bir Cumhurbaşkanı'nın tek başına çözeceği bir konu değil. Deprem bütüncül bir mesele. Hele hele İstanbul depremi. Yani siz bu kentte 16 milyon insanı koruyacaksınız, 10 binlerce bozuk yapı stoğunu düzelteceksiniz... Bütüncül bir sistem bu. Onun için deprem konseyi önerisinde bulunduk ve bu öneriyi sayın bakanımıza ilettik. Kendileri bunu kabul etti. Ama hızlıca kurulmalı. Bağımsız bir konsey olmalı. İçinde finans sektörü olmalı, içinde yapı sektörü olmalı, içinde bankacılar olmalı, içinde toplumun farklı katmanları olmalı. Yani siyasi hiçbir tarafı kalmamalı. Özgün ve bağımsız olmalı diye önerimizi ilettik. Bu konunun koordinasyonunu Şehircilik Bakanlığı yapabilir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve İstanbul Valiliği bu konunun ana koordinatörleri olabilir. Şehrin dönüşümünü hızlıca hazırlayabiliriz. Depremi bütüncül milli bir mesele olarak kabul ediyorum.

 

Deprem taziyesi sonrası kayağın sırası mıydı?

 

Ben çok masumane bir şekilde Elazığ'a gittim. Hatta bir gün öncesinde gidecektim çocuklarımın yanına ama o gün, o gece depremi duyar duymaz çalışmalara başladık. Sabah gideceğimi söyleyince eşim, "Sana eşlik etmek istiyorum" dedi ve çocuklarım oraya yalnız gittiler. Biz Elazığ'a gittik, durumu gördük. Gerçekten beklentimizin çok çok altında bir sorun yaşamıştı Elazığ, bundan çok mutlu olduk. Yani şehrin hemen göbeğinde olması nedeniyle gerçekten "yüzlerce insanı kaybettik" diye öyle üzüntüyle ve kaygıyla gitmiştik. Ve gerçekten düşük oranlı kayıpla ve yıkım oranıyla karşılaştık. 1 gece orada kaldık. Daha sonra Tunceli'ye geçtim. Söz verdiğim bir annenin kızını kaybettiği anı yaşadık. Munzur Çayı'nın kenarında kızını ararken Diyarbakırlı bir annemizin yanında olduk. Gezimizi yaptık ve 2 gün orada geçirdikten sonra da 3. ve 4. gün çocuklarımın yanına gittim. Yani bir aile babasının çocuklarının yanına gitmesi ve bir tatilde onlarla vakit geçirmesi bir eğlence değil, bir düğün değil.  Buradaki amaç sadece bunun üzerinden bir manipülasyonla insanlara bir algı yaratmak. Bu olabilir, mümkün ama bazı doğrulardan vazgeçemem.

 

Biz zaten hem izole hem de kendi başımıza çocuklarımızla bir vakit geçirme planı içerisindeydik. Ama orada olduğumuzu gören insanlar bizi paylaştığında yaşanan trajedi ve benim aile yakınlarıma onlarca, yüzlerce, binlerce hakaretle sosyal medyada bir takım şeyler dönünce nerede olduğumu ve ne yaptığımı açıklamak zorunda kaldım. Fotoğraf paylaşmamın amacı oydu.

 

Rüzgarınızın çabuk söneceğini düşünüyor musunuz?

 

Maçın 90 dakika olduğunu bilirim. Maça nasıl başlanır, nasıl bitirilir her birisinin farkındayım. Bu kısa süreli bir koşu değil maraton koşacağım. Enerjimin yüksek olduğunun farkındayım. Tüm motivasyonumla yaptığım görevin kutsallığının farkındayım. Böyle bir katılımcı ruhun asla zamanının geçmeyeceğine inanıyorum. Bunu zaman gösterecek zaten. Kaldı ki enerjimi sürekli yukarıya çıkartan inanılmaz bir motivasyon ve geri dönüş alıyorum halkımızdan. Bu da beni çok mutlu ediyor.

 

Ekmeğin fiyatından haberdar mısınız?

 

250 gram ekmek, yanılmıyorsam 1,50 lira. Ama gramaj üzerinden ve farklı çeşit ekmek üzerinden bu rakamın daha da üzerine çıkabiliyor. Şu da bir gerçek, bugünün rakamlarıyla bizim yaptığımız ekmek fiyatı bir sübvansiyon yani maliyetinin de altında bir ekmek satışı yapıyoruz. Tamamen halkçı bir tavırla. Halk ekmeği ucuza sunma konusunda azami gayret gösteriyoruz. Sebebi bugünün koşulları. Fırıncıları çok da eleştiremiyorum çünkü gerçekten maliyetlerini de biliyorum. Benim yaklaşık 6-7 yıllık bir fırıncılık hayatım da var. Dolayısıyla maliyetleri birazcık da bilirim.

 

İnsan sağlığını siyasi kavgaya kurban mı ettiniz?

 

Ekrem İmamoğlu, Başakşehir Şehir Hastanesi'nin yolunun yapılması sırasında gerçekleşen siyasi tartışmalar üzerine sorulan "İnsan sağlığını siyasi kavgaya kurban mı ettiniz?" sorusuna şöyle cevap verdi:

 

Asla. Burada bir şehir hastanesi var. 2020 içinde planlanan bir hastane ve bu hastanenin 2 tane önemli ulaşım hattı var. Bir tanesi kara yoluyla daha da önemlisi metroyla. Bizim göreve geldiğimiz dönem itibariyle, en önemli ulaşımı sağlayacak olan metro hattı daha yüzde 7-8 seviyesindeydi. Yani bitirilmesi düşünülen zamanın çok gerisinde kalmış bir metro hattını devraldık. Metro hattı karayolundan daha da mühim. Bu bakımdan biz bu konuyu tam aksine hemen masaya yatırdık ve çözüm aramaya başladık. Baktık ki metro ihalesi yanlış bir ihale, Yapımcısı ve protokolüyle ilgili birçok sıkıntılar var. Bu konuda bu projeye yurt dışından finansman imkanı bulmak mümkün değil ve bunu da maliyeti itibariyle iç finansmanla yapmak mümkün değil. Dolayısıyla bunun hızlıca yetiştirilmesi lazım ve biz hızlıca girişimlere başladık. İller bankası olsun, valilik olsun görüşmeleri başlatan biziz. Bu soruna çözüm arayan biziz. "Bakın hastane yapılıyor ama yolu yok. Metrosu yok. Bu iş ihmal edilmiş." Şeklinde bu süreci başlatan biziz. Kamu bankalarından ve İller Bankasından geri dönüş alamadık. Biz metro hattıyla ilgili sadece ve sadece 100 milyon euro'luk bir finansman sağladığımızda hastaneyle ilgili süreci yapabileceğimizi 1 yıl içinde hazır edeceğimizi anlattık. Bizim valilikle oturup sohbetimizde iş şuna oturdu tam o esnada valilik bunu bakanlığın devralıp yapma düşüncesi olduğunu aktardı bize. Biz de dedik ki "Tamam. Bize bir finansman sağlarsanız mutlu oluruz" Ama finansman sağlanmıyor bize. Kamu bankaları bunu bize vermiyor. Kara yolları ile ilgili de benzer bir süreci devraldık. Tabii ki İstanbul'un birçok konusu var yani Sancaktepe'de hastaneye giden metro hattını başlatan biziz. Sonuç olarak yolu da yapabilirdik metroyu da yapabilirdik ama süreç çok sıkıştığından bakanlık biz bunu yapalım diye bir tavır ortaya koyduğundan o yazıyı onun için yazdık. Bu süreci ekim, kasımda biz konuştuk. Daha yeni Cumhurbaşkanlığı bir genelge yayınladı. Dedi ki, "Ben devralıyorum. Ulaştırma Bakanlığımla ben yapacağım" dedi. Nisan ayında biz yazı yazdık. Dedik ki, "Bize kaynak verin biz yapalım" "Hayır biz yapacağız" dediler. Ama nasıl yapacağız? Yapacağız, parasını da bittikten sonra keseceğiz. Yani burada aslında iktidarın çözüm metodu önemli. Yani bize krediyi verse biz yapacaktık. Bu bir siyasi karardır. Ama kim yaparsa yapsın. Cumhurbaşkanlığı da belediye başkanlığı da bizim makamımız.

 

Yoksullukla nasıl mücadele etmeyi düşünüyorsunuz?

 

Bu bütüncül bir ekonomik çözüm gerektiriyor. İstanbul'un kaynaklarını, İstanbul'un potansiyelini iyi kullanmak lazım. Sektörlerle iyi diyalog içinde olmak ve insanlara iş imkanı sağlamak lazım. Bütüncül bir mesele ama var olan yarayı dindirmek adına elbette ki yardımlaşmayı en üst seviyeye taşımak zorundasınız. Biz bu konuda bütçesini maksimum seviyede kullanan bir belediyeyiz. Yani şu an pandemi sürecinde neredeyse milyonun üzerinde insana yardım ulaştıran, sadece askıda fatura düzeniyle 115 bine yakın insana katkı sunmuş, 500 binin üzerinde insana gıda paketi gönderen 30 bin öğrenciye burs veren bir yapıya dönüştük. Şu pandemi sürecinde baktığınızda 1 milyon aileye dokunan bir büyükşehir belediyesi olduk. Bunu yapıyoruz. Esas olan insanların ekmek sahibi olmasını sağlamak.

 

Cumhurbaşkanı'nın oyunu alacağınıza inanıyor musunuz?

 

Ben kişiden oy konusunda ümidimi kesmem. Israrlı bir insanım. Sayın Cumhurbaşkanı da bu ülkenin bir vatandaşı ve İstanbul'un bir hemşehrisi. Dolayısıyla süreç bittiğinde, tekrar İBB adayı olduğumda mutlaka oyunu isteyeceğim bireylerden birisi de sayın Cumhurbaşkanı'dır. Bazen insanlar zihninde size karşı pozittif duygu besler ama oy kullanmaya geldiğinde eli gitmez. Bu elin gitmemesinde bir takım siyasi takıntılar vardır, görüşler vardır ya da tarafgirlik vardır. Bu olmadığı takdirde ben sayın Cumhurbaşkanı dahil herkesin oyuna talibim.

 

Siyasi nezaket konusunda ikiyüzlü mü davranıyorsunuz?

 

Asla. Ben zaten hayatım boyunca kötü cümle kullanmamayı ailemden öğrendim. Bizim evimizin çevresinde küfürle ilgili anormal bir duvar örülüydü. Hayata hep böyle tutundum. Bugün de onu temsil ediyorum. Ama insanın hatası olabilir, sıkıntı yaratacak bir anlık bir öfkesi olabilir. Benim Ordu'da yaşadığı olay, öncesi, oradaki ailenin düştüğü durum, gerginlikler... Fakat iddia edilen cümleyi söylemediğimi ifade ettim. Söylediğim kelime belli. O da sert bulunabilir ama insanın da bir dayanma noktası olabiliyor. Buna rağmen yapmaman gereken noktalar vardır. Bunun için de özür dilemesini bilirim.

 

Megaloman mısınız?

 

Hayır. Tam tersine megaloman olmadığım gibi insanları seven, dinleyen, eleştiri yapan bir yapım var. Megaloman bir yöneticiden hem şehirleri hem de ülkeleri Allah korusun.

 

Hakkınızdaki yolsuzluk iddialarına nasıl cevap vereceksiniz?

 

Bu kadar mercek altında olan bir insanın 5 yıllık belediye başkanlığı, büyükşehir adaylığı, 1 yıla yakındır büyükşehir başkanlığı sürecinde hala hakkında bir tane bile mahkeme kararı yoksa süreç kendini açıklıyor demektir. Ama özellikle bir takip altında bulunma durumu var. Yeniden bazı dosyaların pişirilmesi yeniden tekrar dosyaların açılarak gündeme getirilmesi... Benim Beylikdüzü ile alakalı 2 defa soruşturma görüp hiçbir suçlama oluşmamış dosyam tekrar İçişleri tarafından soruşturmaya tabi tutuluyor. Ben kendimden ve geçmişimden eminim.Bizim Beylikdüzü'nde hesabını veremeyeciğimiz tek bir kuruşluk konu yoktur. Hele hele imar bizim kırmızı çizgimizdir. 5 yılda Beylikdüzünde imar artışına dair aldığımız tek bir karar yoktur. Tam aksine metruk halde duran alanları yeşil alana dönüştürüp İstanbul'un neredeyse en büyük yeşil alanlı parkını yapıp kente hediye eden bir belediye başkanlığı dönemi yaşattım Beylikdüzü'ne.

 

Kendinizi ve yakın çevrenizi ihalelerde kayırdınız mı?

 

Benim tek bir aile ferdim belediyenin içine giremez, orada iş alamaz, iş takibi yapamaz. Belki akrabalarımın birçoğu bana bu anlamda küsmüş de olabilir. 

 

Cengiz Özkarabekir ise profesyonel bir televizyoncudur. Bugün TV'de çalışmış olması ile yaratılmak istenen algının tamamen dışında bir hayat felsefesi olan bir insandır. Şimdi de hala benimle çalışıyor. Profesyonelliğine inandığım için benimle çalışıyor. Benimle de ne akraba ilişkisi vardır ne de yakınlık ilişkisi vardır. Sadece hak ettiğinden dolayı benimle çalışmaktadır.

 

Bayrampaşa Belediye Başkan Adayı Remzi Albayrak'ı İtfaiye Daire Başkanı olarak atamanız tartışmalar yarattı buna istinaden liyakat sözleriniz lafta mı kaldı?

 

Remzi Bey arkadaşımızın askeri bir geçmişi var. Disiplin içersinde bir birlik yönetmiş bir geçmişi var. Savaş dönemlerinde balkanlarda Türk ordusu adına görev yapmış da bir kimliği var Bosna Hersek döneminde. Bütün bu yapısıyla bu zor koşullara yöneticilik yapabilecek kapasiteye sahip olduğunu düşündüğümüz için bu görevi kendisine verdik.

 

(İki itfaiye erinin hayatını kaybetmesi) Teknik olarak bir aracın teknik bir sıkıntısı var. Ne yazık ki iki görev şehidimiz bizi derinden üzmüştür. 2017 yılında alınmış olan bir vinç süreci var. Benim talimatımla da bir soruşturma başlatıldı. Zaten savcılık üzerinden de bir soruşturma devam ediyor. Asla bu tür durumlarda kafamızı kuma sokmayız. Sorumlusu oluştuktan sonra gerekeni yaparız.

 

PKK ve FETÖ ile bağlantınız var mı?

 

Mümkün mü? Türkiye'de birçok siyasi özellikle FETÖ ile bağları olmasına rağmen bir tarihi milat çekip "öncesinin bir önemi yok bundan sonrası önemli" diye bir milat koyuyorlar. Diyorlar ki "Öncesinde FETÖ ile irtibatın olsa da önemli değil." Benim hiç böyle bir ilişkim olmadı. Ne ticari ne insani... Bu tür organizasyonların ülkenin bütünlüğüne, devletin güçlü yapısına sıkıntı vereceğini dile getiren de bir yapım vardır. PKK'yı tariflemeye de gerek yok. Türkiye'ye çok ciddi zararlar veren terör örgütüdür. Benimle ilgili yapılan yakıştırmaların tümüyle siyasi karalama olduğunun altını çizerim.

 

HDP'li seçmene bakış açınız nedir?

 

HDP'li seçmen benim vatandaşım, benim hemşehrim. Benim HDP'ye oy veren, İstanbul'da ya da Türkiye'nin herhangi bir yerinde olsun Türkiye'nin bütün yurttaşlarına hizmet etmeye çalışan bir kimliğim var. Dediğim gibi Türkiye'de dönem dönem siyasi kutuplaşmayı teşvik edici metodlarla kendisine yer bulmaya çalışan siyasi anlayışlar olabiliyor. Ben çok net söylüyorum. Bu ülkenin 83 milyon yurtsever vatandaşı var biz de onlara hizmet etmek durumunda olan yöneticileriz. İstanbul'da da HDP'ye oy veren insanlar var. HDP de şu anda Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunlarına göre bu ülkede siyaset yapmaya hakkı olan bir parti. Bu partiye oy veren insanlara da benim tek bakışım var; benim hemşehrim, benim vatandaşım.

 

Kadın cinayetlerinin sonlanması için sözde değil özde çözümünüz nedir?

 

Bu çok kolay bir iş değil. Bu bir talimatla olacak bir konu değil. Bu bir eğitim meselesidir. Bizim güncel olarak almamız gereken tedbirler; bilinçli bir toplum var etme, özellikle korunaklı fiziki alanlar oluşturmaktır. Toplumun bilinçli bir şekilde birbirini denetlemesini sağlamak. Bizim yapabileceğimiz bunlar.

 

Tabii ki şiddete uğramış kadınlara dönük de ortamları sağlamak zorundayız. Kadınların sığınma evi gibi. İlk defa büyükşehir bünyesinde böyle bir merkez açtık.

 

Muharrem İnce ile aynı kaderi paylaşmaktan korkuyor musunuz?

 

Benim öyle bir korkum ve endişem yok. Sayın Genel Başkanımız 2019 yerel seçimlerinde, özellikle yerel yönetim tecrübesi, deneyimi olan insanları büyükşehir adaylığına taşıyarak çok değerli bir başarı elde etmiştir. Benim tek kriterimin başarılı bir belediye başkanlığı dönemim olduğunu düşünüyorum. 

 

Kemal Kılıçdaroğlu'nun yerine genel başkan olmayı düşünür müsünüz?

 

Benim şu anda İBB Başkanlığım dışında hiçbir hayalim ya da idealim yok. Bu tür hayaller ya da idealler insanın aslında el freni olur. Benim niyetim İstanbul'un en başarılı, en demokrat belediye başkanı olmak .

 

Ülkeyi yönetmeye aday mısınız?

 

Şu anda Türkiye'nin bir kademesinde yöneticiyim. İstanbul'u yönetiyorum, 16 milyon. Dolayısıyla bu kadar büyük bir sistemi başarılı yönetmek hedefi sizi yönetici olarak gündemde tutar. Yarın öbür gün "şu olur musun, bu olur musun?" gibi sorular elbette merak edilir. Ama buna "İstanbul'un en başarılı belediye başkanı olmak istiyorum. Şu andaki tek idealim bu" demek de benim doğal hakkım.

 

Cumhuriyet kadını kimdir?

 

Cumhuriyet kadını deyip kadınlar üzerinden bir kategori oluşturmak kadar yanlış bir şey yok. Bu ülkenin köyünde rençberlik yapan ve bu ülkeye hizmet eden bir kadın da Cumhuriyet kadınıdır. Bir çiftçi kadın da Cumhuriyet kadınıdır. Sizin gibi Türkiye'ye güzel haberler vermeye çalışan bir insan da Cumhuriyet kadınıdır. Ben olaya böyle bakıyorum. Bir giyim kuşam üzerinden Cumhuriyet Kadını tanımlamasına da katılmıyorum.

 

Eşinizin model gibi poz vermesini kıskandınız mı?

 

Tabii ki biz tartışırız, konuşuruz. Hele hele toplumsal bir süreci temsil edeceksek elbette birbirimizle paylaşırız. Bunun adı birbirinden izin almak değil. Paylaşmak duygusuyla süreci yönetiriz. Eşimin böyle bir röportajı olduğunu biliyordum ama böyle bir fotoğraf çekimi olduğunu bilmiyordum. Çok da güzel fotoğraflardı. Beğendiğimi söyledim. Esprimi de yaptım. "Böyle fotoğraflar çekileceğini bilseydim izin vermezdim" diye espri yaptım. Her şakanın ufacık bir gerçek tarafı da vardır diyelim.

 

Belediye çalışanlarınızda yüzde 50 kadın kotası neden yok ?

 

Böyle bir kota koyma yetkimiz yok. Kanunun önüne geçemezsiniz. Cumhuriyet Halk Partisi'nde cinsiyet kotası vardır ve bu kota yüzde 30'dur. Benim böyle bir kota koyma yetkim yok. İSPARK'ı sıfır kadın çalışanla teslim aldım. 2 bin 500'ün üzerinde çalışanı olan bir yerde sıfır kadın çalışan! Dolayısıyla ben şu an büyükşehir belediyesinde sadece kadın çalışan alma konusunda ilanlar veriyorum. Gerçekten önemsiyorum. Bir yerde pozitif ayrımcılık yapmaya da çalışıyorum. Çünkü sizde hala kadın çalışan oranı yüzde 35'lerdeyse gelişmiş bir ülke olma şansınız yok. Bunun da motivasyonu bizim gibi kentlerin belediyeleri olmalı.

 

Politika sizi değiştirdi mi?

 

Bunu insanın kendisinin analiz etmesi güç. Kendi özünden satmama konusunda hassas davranıyorum. Bunu analiz etmenin en önemli yolu çocukluk arkadaşlarıdır, anne-babadır. Bu yönüyle gerçekten sıklıkla arkadaşlarımla bir araya gelirim. Davet ederim. Buluşuruz. Şunu merak ederim, "kötü anlamda bir değişiklik varsa bunu duymak isterim" diye soruyorum kendilerine. Şu ana kadar bu anlamda bir eleştiri almadım. Umarım almam.

 

Cumhurbaşkanıyla görüşseydiniz neyi dile getirirdiniz?

 

Farklı konularda sayın Cumhurbaşkanımıza taleplerimi ilettim. En son pandemi süreci ile ilgili talebimiz oldu. Daha sonrasında bir mektupla talebim oldu. Mesela mektubu kendisine ilettiğimde ki talebim; özellikle İstanbul'da yaşanan bürokratik sorunlar. Kanal İstanbul ile ilgili fikrimi bir brifing'de anlatmak istediğimi dile getirdim. Ben İstanbul'u yöneten bir insanım. Bu kadar halkın teveccühünü alan bir insanın doğal hakkıdır, sayın Cumuhurbaşkanı'yla bir görüşme talep etmiş olması... Kendileri bilir. Takdiri de vatandaş verir.

 

Fahrettin Altun gibi eviniz gözetlense tepkiniz ne olurdu?

 

Kesinlikle bir evin gözetlenmesi doğru bir şey değil. Bu konuda bir gözetleme olmadığını, oraya gidip bir fotoğraf çekme girişiminde de bulunmadığını, sadece bir kaçak inşaat olup olmadığı konusunda bir gözlem yapmaya gittiğini bana ilçe başkanı iletti. Tabi, diğer konuları ya da oradaki bir takım kavramları bilemem. Biz İBB olarak oraya bir ekibimizi yolladık çünkü bir ihbar aldık. Ekibimizi yolladığımızda ihbarın doğru olduğunu gördük. Orada sadece bir uyarı tutanağı tutuldu ve karşı taraf yani Sayın Altun'un artık kendisi olabilir ya da oradaki ilgili kişiler olabilir bunu yanlış yaptıklarını kabul ettiler bunu kendilerinin yıkacağını ifade ettiler. Buna rağmen nasıl bir vatandaşa davranıyorsak, kim olduğuna bakmaksızın kendilerine de aynı davrandık ve burayı yıkmaları konusunda onlara fırsat tanıdık ve burayı kendileri yıktılar.

 

Bunu haber yapan gazetecileri tutuklama istemiyle yargılamaya kadar iş gitti. Bütün bunları doğru bulmuyorum. Nasıl ki bir insanın evinin, eğer gözetlenmek için fotoğraflanıyorsa, onu doğru bulmadığım gibi bu süreci haber yapan gazeteciye dava açılmasını doğru bulmuyorum. Çünkü nice insanlara öldüresiye hakaretler, tehditler yapılıyor ama beraat ediyor insanlar. Dolayısıyla bu süreçte İBB gayet adil, gayet nezaketli bir süreç yönetmiştir. Bunun dikkate alınması gerekir diye altını çizeyim.

 

Eşcinsel evlilikleri onaylıyor musunuz?

 

Ben özgürlüklere saygı duyan ve özgürlüklere dair toplum içindeki insanların kendi yaşamlarıyla ilgili süreçlerine destek olmaya çalışan bir yapım var. Görevim de bunu gerektiriyor.Tabii ki eşcinsel vatandaşlarımızın da yaşam kalitelerini ya da yaşamla ilgili özgürlüklerini korumakla ilgili sorumluluğumuz var. Şunu söylemekte fayda görüyorum ki eşcinsel evliliğe izin verilmesi hususuna henüz toplumumuzun hazır olmadığının da altını çizmek isterim.

 

Yapmaktan en çok korktuğunuz hata nedir?

 

Çok az hatayla bir süreç yönetmeye çalışıyoruz. Görevimiz bunu gerektiriyor. Minnacık bir kelimenizden ya da iki günlük aile tatiliniz üzerinden size bir takım karalamalar yapılmaya çalışılıyor. Ve gerçekten kirli bir siyasi zemin içerisindeyiz. Pandemi ve sağlık konuları konuşulmuyor ama başka konular her gün gündemde ve manşette. O bakımdan böyle zor bir ortamda pür dikkat en haz hatayla süreç yönetmek zorunda olan kişileriz.

 

Ben en çok yalan söylemekten korkarım. Bir konuda yalancı çıkmaktan korkarım. Yalan söylemek, toplumu aldatmak bir yöneticiye asla yakışmaz. Öyle bir ortamın oluşmaması için de dua ederim.

 

Eşinizle nasıl tanıştınız?

 

Çok yakın arkadaşımın iş yerine gittiğimde orada çalışan bir kadın olarak gördüm kendisini. Orada çalışan olduğunu düşünüyordum. Böyle bir tanışmamız olmuştu. Sonra arkadaşımın kız kardeşi olduğunu öğrendim. Tabii bu zor bir durumdu benim açımdan. Bu süreci en saygın şekliyle yönetmek biraz zaman aldı. Ama günün sonunda mutlu bir yuvamız oldu.

 

Ben güzel bir yuva kurma konusunda hayalleri olan bir gençtim. Ben ev hayallerini, ev ortamlarını anlatırken çaktırmadan da evlilik teklifini yapmış oldum. Biz çok genç evlendik. Ben 24 yaşındaydım eşim 20 yaşındaydı. Bir nevi yaşamı da beraber öğrenerek büyüdük.

 

Sizdeki bu özgüven nasıl gelişti?

 

Babamın işi gereği 4-5 yaşında üretmeyi öğrendik. Bir yanıyla şehirde yaşamın içinde olmak, benim çok yönlü yetişmeme fırsat tanıdı. Bütün bu süreçler beni çok daha hızlı geliştirdi. Özgüven tarafımın oluşmasında köy yaşamımın etkin bir tarafı var. Müthiş bir boşluk içindesiniz ve doğayla baş başasınız. Burada şehir içinde bazen bir sokaktan öbür sokağa çocuğunuzu yollamaktan imtina edersiniz ama ben öyle özgür bir alanda büyüdüm ki bazen 2-3 arkadaş kilometrelerce yürürdük. Çocuk halimizle keşfe giderdik. Böyle bir ortamda büyümek, keşfetmek, ek bir rota belirlemek insanı özgüvenli hale getiriyor.

 

Etkilenmeseydiniz muhafazakar biri olur muydunuz?

 

Duygusal bir insanım. Böyle olmak çoğu zaman bağlılığı, bağlanmayı, süreci daha geleneksel tavırlarla yorumlamayı taşır diye düşünüyorum. Ben kendi alanımda muhafazakarlık duygusuyla ya da inançla yoğrulmanın keyfini de yaşayan birisiyim. Sadece kendi muhafazakar dünyamla başkasını baskı altında tutmam. Evet ben dini eğitim aldım. Dini eğitim alırken o yaşta da gerçekten bazı yanlışları çocuk yaşınızda hissedebiliyordunuz. İnancımızı tefsiriyle okuyup anlamanın çok önemli olduğunu idrak etmiş birisiyim ve belediye başkanlığı dönemimde binlerce Kur'an tefsiri dağıttım Beylikdüzü'nde.

 

Karnenizde hiç kırık not yok muydu?

 

İtiraf edeyim bir kez zayıfım oldu. Lise son sınıfta İnkılap Tarihi dersim zayıf geldi. Bir spor maçından dolayı sınava girememiştim ondan dolayı 6 takım arkadaşımız o dersten bütünlemeye kaldık. Normalde 10 aldığım dersti İnkılap Tarihi.

 

Çocukluk hayaliniz neydi?

 

Ben bir dönem ciddi anlamda futbolcu olmayı hayal ettim. Çocukluğumuzda hayallerimiz sürekli değişiyordu. Belediye başkanı olmayı hayal etmemiştim çocuklukta. Ama şimdi bir belediye başkanıyım. Çocuklar mutlaka hayal kurmalı.

 

Babanızdan hiç tokat yediniz mi?

 

İnsan annesiyle babasıyla kavga etmez. Hayatımda onlarca kavga ortamım oldu ama orada bir sulh bulma çabamı ön planda tutardım. Gerçekten bir kavganın parçası olmamak, karşı tarafı da buna sürüklememek için çok çaba sarf ederdim. Ama elbette annenin, babanın bir şamarı olmuştur. Annemin ufak tefek hatırlıyorum ama babamın hatırlamıyorum. Farklı ceza metodları vardı babamın. Çok yaramazlık yaptığımda odaya kilitleyip kitap okuma cezası verirdi. Böyle birkaç metodu vardı babamın.

 

'Benim antidepresanım 3 derin nefes'

 

Antidepresan kullanıyor musunuz?

 

Öyle bir yol haritam olmadı. Ama şehir hayatında antidepresan kullanımının nerelere çıktığını biliyoruz. İş yaşamıma çok hararetli başlamıştım, çok heyecanlıydım, çok telaşlıydım. Bir de çok erken yaşta yönetici olmaya başladım. İster istemez insanın aşırı tepki gösterdiği anlar oluyordu. Bir iş insanı ağabeyim yine tepkili bir ortamda beni izledikten sonra beni çağırdı, "Ya Ekrem, sen böyle gidersen 40'ı bulmazsın 40'a kadar kalpten gidersin sen" diye bir uyarısı oldu. Bana hiç unutmuyorum şunu tavsiye etmişti; "Çok tepki göstereceğini hissettiğin anlarda ne olur 3 derin nefes al"

 

Benim antidepresanım; 3 derin nefes. 3 derin nefes alırım ondan sonra yoluma devam ederim.

 

Aileniz isterse siyaseti bırakır mısınız?

 

Ben siyaseti siyasetçi olarak yapmıyorum. Benim öyle bir mesleğim yok. Benim mesleğim şu ana kadar biriktirdiğim iş yaşamım, deneyimlerim, tecrübelerim. Şu an yaptığım gerçekten bir görev. Her kararımı alırken geniş ailemle hem kendi eşimle çocuklarımla konuşarak süreçlere karar verdim. Bundan sonra da öyle olacak.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/07/ekrem-imamoglu-ndan-taksim-aciklamasi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/07/ekrem-imamoglu-ndan-taksim-aciklamasi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/07/ekrem-imamoglu-ndan-taksim-aciklamasi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/07/ekrem-imamoglu-ndan-taksim-aciklamasi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/onumuzdeki-gunlerde-yoksulluk-bizi-zorlayacak/51245/</link>
			<pubDate>Fri, 22 May 2020 11:43:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Komedi filmi yaparken şaka yapmamaya çalışıyoruz ]]></title>
			<description><![CDATA[Ali Atay ve Aziz Kedi ile birlikte "Ölümlü Dünya" ve "Cinayet Süsü" filmlerinin senaristliğini yapan Feyyaz Yiğit Çakmak, oyunculuk, resim, sinema ve müzikle olan ilişkisini anlattı]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İlk kez Disko Kralı programında oynağı skeçlerle tanınan, "Olduğu Kadar", "Aptal" ve "8-9 Senedir Kendimi İyi Hissetmiyorum" kitaplarının yazarı, Ali Atay ve Aziz Kedi ile birlikte "Ölümlü Dünya" ve "Cinayet Süsü" filmlerinin senaristliğini yapan Feyyaz Yiğit Çakmak, "Bir iş yapıp da 'Seyirci anlamadı.' diye bir şey yok. Sen anlatamamışsındır. Ben de bir seyirciyim, sinemaya gidiyorum. Biz bir şeye gülerken seyirci de bizimle gülecek düşüncesini taşıyoruz." dedi.

Senaristlik ve oyunculuğun yanında yazar, çizer ve müzisyenliğiyle de dikkati çeken Çakmak, oyunculuk, resim, sinema ve müzikle olan ilişkisini, Ali Atay'la birlikte yer aldığı işleri ve sinema hakkındaki düşüncelerini AA muhabirine değerlendirdi.

"Yazarlığa ilginiz hep var mıydı, nasıl başladı bu macera?"

Feyyaz Yiğit: "Sanatla meşgul olmaya, çocuk yaşta resim yaparak başladım. Sonra resim okudum. Ankara'da Güzel Sanatlar Lisesine gittim sonra Hacettepe Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Grafik Tasarım okudum. Üniversite okurken de aynı zamanda reklam ajansında yazarlık yapmaya başladım.

﻿

Sonra İstanbul'a geldim, Aziz ile tanıştım. Bizim senaryomuzdaki (Cinayet Süsü) üçten biri. Onunla birlikte, ondan çok fazla şey öğrendim. Aramızda bir 10 yaş var. Bayağı usta çırak gibi oldu. Beni yazarlık kısmına sokan, orada bana destek olan kişi o oldu. Programda yazdım, Disko Kralı'nda editör kadrosunda çalıştım, orkestrada gitar çaldım, skeçlerde oynadım aynı zamanda ajansta çalışıyordum. Ajansta yazarlık yapıyordum, resim okuduğum için ajansta storyboard çizdim. Çok düşük paralara ne diyorlarsa yaptım."

"Meslek olarak bu işlere nasıl girdiniz?"

Feyyaz Yiğit: "Bu işlere bodoslama girmiş oldum. Ortaokulda, Türkçe hocam aileme diyor ki 'Bu çocuğun resim yapması lazım. Çünkü çok güzel resim yapıyor. Onu bir sanat okuluna bence yönlendirelim.' Akademik olarak sanat eğitimi benim hayatıma öyle giriyor aslında."

"Peki resim nerede şu an hayatınızda, ne seviyede devam ediyor?"

Feyyaz Yiğit: "Hala devam ediyorum."

"Sergileriniz oldu mu?"

Feyyaz Yiğit: "Hiç 'bir sergi açayım' diye düşünmedim ama evim dolu. Evin her tarafında resim var. Kendimi bildim bileli benim bir eskiz defterim var. Kaç tane defter bitirdim onu bile bilmiyorum."

"Paylaşıyor musunuz bunları?"

Feyyaz Yiğit: "Instagramdan bazen eskizlerimi falan paylaşıyorum. Resim devam ediyor, hiç bitmedi. Hatta en sık devam eden şey o. Her gün mutlaka bir şeyler çiziyorum."

"Peki, Ali Atay ile yollarınız nasıl kesişti?"

Feyyaz Yiğit: "Ali'ye bir şov programı teklif edilmişti. 5 sene önce falan herhalde. Aziz ile bana da o programın editörü olmamız teklif edilmişti. Biz o işin toplantısında tanıştık fakat ne Ali'yi ne bizi şov programı heyecanlandırmıyordu. Ali dedi ki 'Film yapalım.' Biz de 'Neden olmasın.' dedik sonra hemen buluştuk. 'Ölümlü Dünya'yı yazdık. 2 sene durdu o senaryo. Biz yazıp peşine de düşmedik. Hadi senaryo yazdık, götürelim film olsun diye çaba da harcamadık. Normal hayatımıza devam ettik. Çay içtik, kahve içtik, oturduk, kalktık. Sonuç olarak iki film birden çekilmiş oldu. Biz tanıştığımız günden beri birlikte bir şeyler yazıyoruz, çekiyoruz, oynuyoruz."

"Birbirimize karşı dürüst davranıyoruz"

"Nasıl oldu öyle bir anda mı birbirinizin uyumlu olduğunu fark ettiniz?"

Feyyaz Yiğit: "Evet yani o çıktı ortaya. Birkaç insanın aynı işte, bir ahenk yakalayıp çalışması zor bir şey. Şu çok iyi, mesela biz 3 kişi bir şey yazıyoruz. Yazdığımız her şeyin 3 kişinin onayından geçmesi gerekiyor. Bazen birkaç kere yazılıyor. Bazen yazıyor, beğeniyoruz sonra beğenmiyoruz bir daha yazılması gerekiyor. Bir şey kötüyse direkt söyleniyor. Bir şey komik değilse komik değil deniyor. O güven veren bir şey. Ben hata yapabilirim, o hata yapabilir, Aziz hata yapabilir ama birlikte hata yapmak daha zor. O yüzden ne kadar kalabalık, ne kadar beyin o kadar daha güvenli, daha zevkli. Zaten tek başına çok güzel şeyler yapmak sıkıcı. Onun çok güzel olduğunu sadece sen düşünüyorsun ve bunu paylaşacak kimsen yok. O zaman sadece bir şeyler yapıyor olursun. Çok güzel, efekti bile başkalarına ait, sen tadını çıkaramazsın. O yüzden üç arkadaşın bayağı eğlenerek birlikte bir şey yapması, bence sonuca artı değer sağlayan bir şey. Hata yapmayı zorlaştırıyor."

"Başarınızın sırrı birbirinize karşı dürüst olmanız mı?"

Feyyaz Yiğit: "Ali ve Aziz benim çok yakın arkadaşım, aynı zamanda abi gibiler. Onlara herhangi bir konuda yalan söylersem zaten kötülük yapmış olurum. İnsan sevdiği insana böyle bir şeyi niye yapsın. Ali'nin yaptığı bir şeyi beğenmezsem, 'Abi ne kadar kötü.' derim. O da aynısını bana diyor ki birbirimizi çekip çevirelim. Ortada bazı büyük tuzaklar var ve her insan düşüyor o tuzaklara. Onlardan insanı arkadaşları korur zaten. Bence şanslı olduğumuz kısım o. Yarın öbür gün çok kötü bir şey yaparsak en azından bunun farkında olacağız. Diyeceğiz ki 'Çok kötü bir şey yapmışız. Biz bunu nasıl atladık.' diyeceğiz."

"Komedi filmi yaparken şaka yapmamaya çalışıyoruz"

"Hikayeleriniz sıradan ama sıra dışı bir üslupla işliyorsunuz onları. Filmlerinizin beğenilmesi hikayelerinizin bu özelliğinden mi kaynaklanıyor?"

Feyyaz Yiğit: "Biz bunu 'Ölümlü Dünya'da oturduk, konuştuk ve onay vererek bu şekilde çalışmaya başladık. Komik bir durum, komik bir öykü ya da insanı gıdıklayan bir şey ortaya koyduğumuz zaman, bunun altını çizmemeliyiz çünkü zaten komik olması gereken bir şeyi bir de komik yapmaya çalışırsan ortaya çirkin bir şey çıkıyor, kaosa dönüşüyor. Herkesin deliyi oynadığı bir film komik olmaz ama bir tane deli on tane akıllının içerisinde çok komiktir. Çok fazla abartmak, bazı şeylerin görünür olmasını engelliyor. O yüzden seyircinin bizim anlattığımız hikayeye öncelikle inanmasını istiyoruz. Bu böyle olursa, seyirci filmi izlerken inanır çünkü bir şeye inandığında o hikayeye dahil oluyor. Bir kere dahil olduktan sonra zaten bir espriye gülüyor gibi olmuyorsun. Sinirini bozuyor, senin dalağından yakalayıp sürekli güldüren bir şeye dönüşüyor çünkü gerçek hayatta bunlar başımıza gelse sinirlerimiz bozulur. Biz de izleyince gerçekten sinirlerimiz bozulsun istiyoruz aslında. Kısacası biz komedi filmi yazarken şaka yapmamaya çalışıyoruz."

"Durumun kendisi, gülmek için yeterli mi?"

Feyyaz Yiğit: "Çünkü anlattığımız şeyin kendisi bir şaka olmalı. Biz onun içerisine bir de şaka yazmamalıyız. Şakanın kendisi bizzat film olmalı."

"Bu da sizin zaten mizah türünüzü ve tarzınızı belirliyor sanırım..."

Feyyaz Yiğit: "Yani bu, bizim de eğlendiğimiz, zevk aldığımız, yapmak istediğimiz şey. Bizim bulduğumuz bir şey değil."

"Durum komedisi mi diyorsunuz?"

Feyyaz Yiğit: "Evet, bu 'situation comedy' denilen şey. Sitcom denilince parlak ışık ve dekor geliyor sadece aklımıza ama 'Seinfeld'in 9 sene yaptığı şey aslında bu. Ne kadar saçma karakterler olsa da seyirci ikna oluyor insanların böyle olduğuna. Belki Türkiye'de yapılmıyordu bu. Belki insanlar bu şekilde güldürmeyi tercih etmiyordu ama bizim kendi güldüğümüz, eğlendiğimiz ve yaptıkça da öğrendiğimiz şey bu."

"Özellikle 'Cinayet Süsü' filminin senaryosu nasıl oraya çıktı?"

Feyyaz Yiğit: "Bizi harekete geçiren fikir aslında şu, senelerce Hollywood'da yapılmış seri katil filmleri izledik, seri cinayetler, psikopatlar, şunlar bunlar. Bizde seri katil diye bir şey yok, bizde sapık, manyak, içkici, deli falan diyorlar. Adıyla sanıyla seri katil kavramı ülkemizde yok. Bizim düşündüğümüz şey, ülkemizde böyle bir şey olsa gerçekten ne tepki veririz? Tamamen yabancıyız buna. O yüzden bu, tamamen yabancı olma durumunun ikna edici olması lazım. Çünkü sadece filmlerden bildiğimiz bir şey bu bizim. Polis bir katili yakalamak için ne yapar, biz filmlerden biliyoruz sadece. Gerçekten olması gereken şey ne ise onu düşünmeye çalıştık hep aslında."

"Hikayelerinizin sonunu sürprizli, vurucu, etkileyici bitirme gibi bir tarzınız mı var acaba?"

Feyyaz Yiğit: "Sinema estetiği açısından 'nasıl' sorusunu Ali (Atay) ile konuşmanız lazım ama senaryo için ben şunları söyleyebilirim: 'Ölümlü Dünya'da pek yoktu ama 'Cinayet Süsü', gerçekten insanı yakalayıp sürükleyen, sürprizi olan bir hikaye. Çünkü istediğimiz şey aslında günün sonunda başlı başına bir film izlemek. Hikayesi başlayan, yükselen, finale götüren, seyirciyi kendine bağlayan, şaşırtan vs. bu gibi hisler uyandıran bir film.... Seyirciye salonda geçirebileceği çok güzel 2 saat ve başından sonuna kadar çok güzel bir film vermek isterim ben yazar olarak.

Özellikle sürpriz yapalım diye düşünmedik tabii ama farklı farklı finaller düşündük. Yazdığımızın iki katı kadar attığımız vardır bizim. Diğerinde de vardı bir sürü. Onlar bir havuza geri dönüyorlar. Bir daha çalışacağımız zaman oradan bakıyoruz, eviriyoruz, çeviriyoruz. 'Cinayet Süsü'nün finalinde bayağı bocaladık. On gün kadar öyle mi olsa böyle mi olsa dedik. Çünkü düşündüğümüz bir şey vardı, hikayede ilerlerken yavaş yavaş tatmin etmemeye başladı ve insan kendi işine acımasız olmalı. Biz 'Çok fazla bir şeyi yok abi' diyerek atıp, başa dönüp ilerlediğimiz için bunun finali gerçekten içimize sinen bir final oldu."

"Türk sinema sektörü yeni şeyleri denemek için daha cesur olmalı"

"Türk sinemasında 'Şu durum değişmeli' dediğiniz bir şey var mı?"

Feyyaz Yiğit: "Sektörel olarak bir sorun teşhis edebilecek konumda değilim ben. Birincil olarak kendimi tanımladığım şey yazarlık olduğu için ben hikaye, öykü, durum peşindeyim. Türk sinemasının bir sorunu var mı yok mu? Bunu sektörün büyükleri daha iyi teşhis eder? Bana sorarsanız Türk sineması ve bu sektörün büyükleri daha cesur olabilir. Mesela 'Ölümlü Dünya' filminde beni oynatmak cesaret isteyen bir şeydi. Anlatabiliyor muyum? Ama güzel bir sonuç verdi ve ben dahil kimse oynamamı istemezdi ama sonuçta, adı sanı hiç olmayan, oyuncu olup olmadığı belli olmayan birisine filmin lokomotif rollerinden bir tanesini teslim etmek cesaret isteyen bir şey. Bence Türk sinemasının bunu daha fazla yaşaması, daha fazla şeyi denemesi gerekiyor."

"Seyirci anlamamıştır diye bir şey yok, sen anlatamamışsındır"

"Senaryoyu yazarken gişe kaygısıyla gönülsüz değişiklikler yaptığınız oluyor mu?"

Feyyaz Yiğit: "Yok. Biz yazarken, gerçekten söylüyorum, 'Biz buna çok güleriz ama gerçekten komik mi bu ya?' hissi oluyor. Ama seyirciyi kendimden ayrı görmüyorum. Ali de Aziz de öyle. Seyirci başka, biz başka bir şey değiliz bizim için. Ya da bir iş yapıp da 'Seyirci anlamadı.' diye bir şey yok. Sen anlatamamışsındır. Ben de bir seyirciyim, sinemaya gidiyorum. Biz bir şeye gülerken seyirci de bizimle gülecek düşüncesini taşıyoruz. Ama bazen öyle şeyler oluyor ki acaba biz çok içine daldık da bambaşka bir sebepten mi gülüyoruz alarmı çalıyor. Çünkü yaptığımız şey bir film ve bunu insanlara açacağız. 'Hep beraber izleyelim, gülelim.' diyeceğiz. Orada çok fazla kişisel olmamak gerekiyor. Koca bir film yapıyorsun, sadece bana referansı olan bir şaka olduğunu düşün, 80 milyon arasından sadece Feyyaz gülsün diye yapılmış bir şey, bu olmamalı. Ben bunu evde yapar, gülerim kendim. Bunun için meşgul etmeye gerek yok çok fazla insanı."
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/10/komedi-filmi-yaparken-saka-yapmamaya-calisiyoruz.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/10/komedi-filmi-yaparken-saka-yapmamaya-calisiyoruz.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/10/komedi-filmi-yaparken-saka-yapmamaya-calisiyoruz_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/10/komedi-filmi-yaparken-saka-yapmamaya-calisiyoruz.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/komedi-filmi-yaparken-saka-yapmamaya-calisiyoruz/50080/</link>
			<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 14:26:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Konuşmanız sizi üzmesin (Özel Röportaj)]]></title>
			<description><![CDATA[Ünlü dil ve konuşma bozuklukları terapisti Yasemin Tekin, habercuk yazarı Yasemin Baş'ın sorularını yanıtladı. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[                                                                                                Röportaj: Yasemin Baş

Yine güzel bir kadın yine başarılı bir kadın…

Tanışmaktan inanılmaz keyif aldığım ve sizinle tanıştırmaktan mutlu olacağım isimlerden sevgili Yasemin Tekin.

Şu anda Pendik’te bulunan Özel Dil ve Konuşma Kliniği’nde hastalarını kabul eden Dil ve konuşma Bozuklukları Uzmanı olan Yasemin Tekin; Afazili bireylerde dil ve konuşma terapisi, gecikmiş konuşma terapisi, hızlı bozuk konuşma terapisi, işitme engeline bağlı konuşma bozuklukları terapisi, artikülasyon bozukluğu terapisi, fonolojik bozukluk terapisi, aprakside konuşma terapisi, gelişimsel dil geriliği terapisi, kekemelik terapisi alanlarında hastalarına hizmet vermektedir...

Anadolu Yakası Otizm Derneği’nin de başkanlığını yapan Yasemin Tekin; 

Star haber ekibine yeni katılan isimlerden aynı zamanda…

Birbirine bağlı branşlarda yakın olmak ilgimi en çok çeken konuydu elbette ancak ülkemizde en çok rastlanan konuşma sorunlarının çözülebilen sorunlar olduğunu da bilmenizi istedim; sevgiler…  



– Dil ve Konuşma Terapisti kimdir?

 Dil ve Konuşma Terapisti, çeşitli seviyelerde konuşma bozukluklarını akıcı konuşma bozukluğu kekemelik gibi gecikmiş konuşma, Dil ve İletişim sorunları olan ya da yutma, yeme zorluğu bulunan, ses bozuklukları gibi bir dizi rahatsızlıkları tedavi eder.

-Ebeveynler çocukların konuşma aşamasında nelere dikkat etmeliler?

Normal dil gelişimini takip etmeyen ya da bozukluk, gecikme gösteren durumlarda terapiste gidilmeli. Yani 4 yaşına gelmiş çocuk konuşmuyorsa ‘’babası da geç konuşmuştu ’’ diye beklememeliler bir terapiste mutlaka gitmeliler.

-Kekemelik artık çözülebilen bir konuşma bozukluğu öyle değil mi?

Kekemelik akıcı konuşma bozukluğuna giriyor, terapilerle sağaltımı sağlanıyor en azından minimize ediliyor.

-Hangi sorunlarla karşılaşınca size gelmeliyiz?

Çeşitli seviyelerde konuşma bozuklukları, akıcı konuşma bozukluğu kekemelik ve gecikmiş konuşma. Dil ve İletişim sorunları, yutma, yeme zorluğu bulunan, ses bozuklukları gibi bir dizi rahatsızlıklar da Dil ve Konuşma Terapistine gidilmeli.

-Bizlere; yetişkinlere neler önerebilirsiniz?

Konuşma iletişim sosyal hayatın en önemli parçası. Bu yüzden bozukluklarla hayatımıza devam etmek yaşam kalitemizi düşürmektedir. Dil ve konuşma terapileriyle mevcut konuşma problemi tedavi edilerek yaşam kalitemizi yükselte biliriz.

-Bu terapiler ne kadar sürüyor ortalama bir zaman verilebilir mi?

Tanıya ve bireye göre değişecektir ancak ortalama 3 ya da 4 ay diyebiliriz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/05/konusmaniz-sizi-uzmesin-ozel-roportaj.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/05/konusmaniz-sizi-uzmesin-ozel-roportaj.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/05/konusmaniz-sizi-uzmesin-ozel-roportaj_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/05/konusmaniz-sizi-uzmesin-ozel-roportaj.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/konusmaniz-sizi-uzmesin-ozel-roportaj/49237/</link>
			<pubDate>Thu, 16 May 2019 13:32:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[EYT’liler: Bizi görmeyenlere kırmızı kart göstereceğiz ]]></title>
			<description><![CDATA[Seçimden seçime hatırlanmak istemiyoruz biz vatandaşlar olarak. Oy veren bireyler olarak bizi oyalayanlara bizi seçimden seçime hatırlayanlara sandıkta kırmızı kartı göstereceğiz]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Emeklilikte Yaşa Takılan (EYT) yurttaşlar mağduriyetlerinin giderilmesi için yıllardır mücadele ediyor. Milyonlarca kişiyi mağdur eden uygulamaya dair hükümet iktidara geldiği günden itibaren bir adım dahi atmamakta ısrar ediyor. 

 

Özellikle son zamanlarda kitlesel buluşmalarda adlarını duyduğumuz EYT mağdurları mücadelelerinde ısrarcı. AKP’li yöneticilerin bütçeye yük olarak gördüğü EYT’liler seçimlere kısa süre kala ‘Biz de artık bize kulaklarını tıkayanlara sandıkta gereken yanıtı vereceğiz’ diyor. Bu hafta Pazartesi Söyleşisi’nin konuğu Emeklilikte Yaşa Takılanlar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Gönül Boran Özüpak oldu. Özüpak ‘Milyonları ilgilendiren bu mağduriyet giderilene kadar mücadelemiz sürecek’ diyor.

• Emeklilikte Yaşa Takılanlar kamuoyunun bildiği adıyla EYT mağdurları. Kimsiniz siz?

Kazanılmış haklarımızı isteyen bir topluluğuz. 8 Eylül 1999 öncesi işe girişlerde bizlere tanınan hakta yani sosyal güvenlikle yaptığımız iş akdinde kadınlarda; 20 yıl 5000 prim günü, erkeklerde de 25 yıl 5000 prim günüyle emekli olacağımız maddesi vardı. Bu koşullarda başladık işe. Ama ilerleyen süreçlerde ‘bir dakika dediler sizin bu 2 şartınıza üçüncü bir şart ekleyeceğiz’ dediler. Bu da yaş haddiydi. Dönemin 3’lü koalisyonundan geldi. Orada da 2002 yılında dönemin muhalefet partisi Fazilet Partisi ‘Hayır bu mezarda emeklilik yasasıdır’ diye iptal başvurusunda bulundu. Anayasa Mahkemesi’ne itiraz etti. Anayasa Mahkemesi 4447 sayılı söz konulu yasayı onayladı ve kademeli emeklilik yani mezarda emeklilik sistemi başladı. Çalışma hayatı devam ederken bu yasa çıkmasına rağmen üçüncü bir şartla yaş haddine takılanların verdiği bir mücadele, kamuoyunun EYT diye bildiği mücadele.

 

• Devlete ciddi bir maliyet olacağı söyleniyor…

8 Eylül 1999 yılında çıkan 2002’de Anayasa Mahkemesi’nce onaylanan yasa geriye doğru işletiliyor. Bu bir kez hukuk dışıdır. Kısaca maç oynanırken kural değiştirildi. Bunun hukuksuzluğunu defalarca dile getirdik burası kesin. Akabinde rakamlardan bahsediliyor ancak bunun da çok karşılığı yok. İşte rakamlara ilişkin bizim kapsamlı verilerimiz var. Bunu kamuoyuyla da paylaştık. Ciddi farklar var bizim hesabımızla iddia edilenler arasında. Cumhurbaşkanımızın söz konusu meseleye dair bir açıklaması oldu. Biz de kendi çalışmamızı sunmak istedik.



• Sonuç ne oldu?

Kendisine ulaşamadık. Biz yanlış bilgilendirildiğini düşündük ama ulaşmak mümkün olmadı. Her gün ulaşmaya çalışıyoruz ama bir türlü ulaşamıyoruz. Cevap alamıyoruz. Bu anlamda umudumuzu yitirmiyoruz çünkü sonuna kadar haklı olduğumuzu düşünüyoruz.

• Toplantılarınız, buluşmalarınız çok ses getiriyor.

Evet, çünkü ciddi bir mağduriyet var ortada ve her kesimden insanın yaşadığı bir mağduriyet. Haklılığımız ortada. 25’e yakın buluşma-toplantı gerçekleştirdik çeşitli yerlerde bunlar da ciddi ilgiyle karşılandı.

• Etkilenen yurttaş sayısı ne kadar?

Orada ciddi bilgi kirliliği var. 1 milyonla 7 milyon arasında gidip gelen rakamlar var. Ama bizim verilerimize göre 1 milyon insanın etkilenme durumu söz konusu.

• Bir kişinin ortalama kaç yıl kaybı olarak?

Kendimden örnek vereyim 1992 yılında sisteme girdim. O zamanki haklarıma göre 20 yılın ardından emekli olmam gerekiyordu. Yani 2012 yılında emekli olacaktım. Bu yasanın çıkışıyla birlikte 10 yıl yaş haddi vurdu bana. Ve ben şu an 48 yaşında emekli olacağım 7 yıl bitti 3 yıl kaldı. 10 yıl emekliliği beklemiş olacağım. Kazanılmış hakkım olmasına rağmen yasa geriye yorumlandığı için bu haksızlığa maruz kaldım. Buna benzer milyonla ifade edeceğimiz mağduriyetler var. Sistemde görüyorsunuz maaşınızı hesaplıyorsunuz ama emekli olamıyorsunuz.

• Muhalefetin durumu nedir?

İktidar blokundaki partiler dışında tüm partiler koşulsuz şartsız destekliyor taleplerimizi. Bunu söylemek isterim.

• Sadece birinci dereceden etkilenenler dışında bir de aileler var etkilenenler arasında orada da çarpıcı hikâyeler var değil mi?

Olmaz mı, 1 milyon kişinin ailesinden bahsediyoruz. İşini gücünü buna göre ayarlayanından tutun da ekonomik olarak buraya göre plan yapanına kadar. Şimdi yaşı ilerlemesine rağmen çalışmak zorunda kalıyor resmi olarak da emekli olmuyor bu ne demek oluyor; ekonomik olarak ortada kalması demek oluyor. Ucuz işgücü olarak kullanılıyor bu insanlar. Üç kuruş parayla çalışmak zorunda kalıyorlar. Verimli olmadıkları iddiasıyla yapılıyor bu. Ben bunu eşimden tecrübe ettim. 2 yıl işsiz kaldı ve bu bizim gibi aile yapılarında çok ciddi sorunlar ve mağduriyetler demek. Sorunlara kulakların kapatılması demek bu insanların bu sorunlarla boğuşması demek. Torun sahibi olacak yaşa gelmemize rağmen verilmeyen haklarımız yüzünden iş arama derdine düşüyoruz. 

• Kamu kaynaklarının israfına dair her gün bir haber okuyoruz. Size de kaynak yetersizliği nedeniyle olumsuz yanıtlar veriliyor. Bu nasıl bir duygu?

Elbette kaynakların etkin ve yerinde kullanımı konusunu biz de destekliyoruz. Bu karşı çıkılacak bir şey değil tabii ki. Ama ortada hak ihlali var, bizim bahsettiğimiz şey bu. Yani bir milyona yakın insanın yaşadığı hak mağduriyetini kaynak yetersiz diye karşılamama gibi bir durum söz konusu olamaz, olmamalı. Bunun açıklanabilir bir yanı yok. Biz hakkımızı istiyoruz. Bize karşı yapılan haksızlığın ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Emanet ettiğimiz primlerin karşılığını istiyoruz kaynak varlığı yokluğu tartışması yapmıyoruz.

• Yandaş medyanın size yönelik çarpıtmaları oldu? Sizin derneğinizde o gazeteleri okuyan seven insanlar ne tepki verdi?

Büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar tabii. Tuttuğu desteklediği partinin bu şekilde taleplerine sırt çevirmesi onları ciddi biçimde üzüyor. Biz en son mitingimizde de şunu söyledik: Seçimler kapıda biz artık bizi duyanlarla bizi anlayanlarla yol alacağız. Her seçim arefesinde seçim vaadi olarak yer aldık ama artık vaat değil icraat istiyoruz. Seçimden seçime hatırlanmak istemiyoruz vatandaşlar olarak oy veren bireyler olarak bizi oyalayanlara bizi seçimden seçime hatırlayanlara kırmızı kartı göstereceğiz. Seçim sonrasına ertelenen vaatleri değil seçim öncesindeki düzenlemeleri duymak istiyoruz.

***



55 İLDE TEMSİLCİLİĞİMİZ VAR

• Bundan sonra ne yapacaksınız?

Geçmiş zamanda bu alandaki mücadelemizi daha çok sosyal medya gibi mecralar üzerinden yürüttük ama bu alanda Meclis görüşmeleri ve resmi görüşmelerde çok sonuç alamadığımızı gördük. Buradfan itibaren bir dernekleşmenin gereğini anladık. Sivil toplum kuruluşu olduğunuzda resmi olarak dernek kurduğunuzda dikkate alınırlığınız artıyor. Bu anlamda dernekleşme faaliyetini artıracağız. Derneğimizin iller bazında yöneticilerini belirledik.

• Örgütlenme oranınız nedir? 

55 ilde temsilciliğimiz var. 81 ile çıkarmayı düşünüyoruz bunu. Edirne’den Kars’a çıksın artık bu yasa sloganıyla hareket ediyoruz. Bunu başarana kadar da mücadelemiz sürecek. Dernekleşmenin önemini hak arama yöntemi olarak anladık. Biz sadece bu yasa için değil ilerisi için de bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma derneği olmak istiyoruz. İleriye dönük adımlarımız olacak. Çok büyük bir aile olduk. Geçen hafta Maltepe miting alanında bunu gördük. 1 milyondan fazla insan yan yana geldik, birbirini tanımayan insanlar o birliktelikte kırk yıllık dost gibi kucaklaştı. Partiler üstü geçim derdi olan insanların birleştiği bir yapı olduk.

***

 

NE İSTEDİKLERİNİ KİMSE BİLMİYOR 

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) için, “Onların ne istediğini, taleplerinin ne anlama geldiğini çoğu kimse bilmiyor” ifadelerini kullandı. Eskişehir mitingi dönüşünde Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Vahap Munyar’a konuşan Erdoğan sohbet sırasında emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) ile ilgili, “Onların ne istediğini, taleplerinin ne anlama geldiğini çoğu kimse bilmiyor. Onlar 38 yaşında emeklilik istiyorlar” sözlerini sarf e
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/03/eyt-liler-bizi-gormeyenlere-kirmizi-kart-gosterecegiz.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/03/eyt-liler-bizi-gormeyenlere-kirmizi-kart-gosterecegiz.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/03/eyt-liler-bizi-gormeyenlere-kirmizi-kart-gosterecegiz_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/03/eyt-liler-bizi-gormeyenlere-kirmizi-kart-gosterecegiz.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/eyt-liler-bizi-gormeyenlere-kirmizi-kart-gosterecegiz/48897/</link>
			<pubDate>Mon, 25 Mar 2019 11:32:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[CHP'li Akyüz: O bina Onkoloji Hastanesi olacak]]></title>
			<description><![CDATA[CHP Trabzon Ortahisar Belediye başkan adayı TAKA’ya verdiği röportajda projelerini anlattı]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[TAKA Gazetesi’nin Yayın Kurulu Üyeleri olarak bizler de seçim için sahaya indik ve belediye başkan adayları ile sohbete başladık. İlk konuğumuz da CHP’nin Ortahisar Belediye Başkan adayı Mimar Salih Akyüz oldu. 
 
Akyüz, startı verdiği günden bugüne ciddi mesafeler aldı. Trabzonlularla arasında güzel bir eşgüdüm oluştuğunu söyleyen Salih Akyüz, ‘Trabzon’da Belediye Başkanlığını kazanırsam kentin meydanları ve ara sokakları parlayacak’ dedi.
İşte Mimar Akyüz ile söyleşimiz:
 
Gazipaşa Caddesi
 
Gazipaşa Caddesi eski haliyle trafiğe açılacak ve otopark uygulaması kaldırılacak.
 
Tarihi Sokaklar
 
Zeytinlik sokağı ve buna benzer sokaklarımız kaldırımlarından, kaplama taşlarına, aydınlatmalarına kadar yeniden dizayn edilerek Trabzon turizmine ve ticaretine kazandırılacak. Yaşam alanlarımız mahallelerimizde sokaklarımız elden geçirilecek, aydınlatılmamış hiç bir karanlık nokta kalmayacak.
 Şehrimizi, mahallelerimizi, caddelerimizi, sokaklarımızı önce kendimizin seveceği hale getireceğiz.  Biz seversek gelecek misafirlerimiz de sever, gelen turist de sever, sevilen bir şehirde ticaret de artar, turizm de gelişir.  
 
Organik Tarım
 
Ortahisar'ımızın 38 mahallesi doğal yapısı itibariyle köy niteliğindedir. Bu alanlarda ata tohumu ve yeniden doğal Karadeniz mısırı, domatesi, salatalığı ve fasulyesi gibi tarım ürünlerinin yetiştirilmesine ve pazarlanmasına destek vereceğiz.
itfaiye ve karakol
 
Halk Süt
 
Kırsal mahallelerimizde, süt üreticilerine desteğimiz tam olacaktır. Süt üreticisinin parası, karıyla birlikte peşin olarak ödenecektir. Belediyemiz tarafından toplanılacak sütleri, sağlık kontrollerinden geçireceğiz, doğal şekli ile günlük taze süt olarak mahallelerde kuracağımız Ortahisar Halk Süt birimlerinde ailelere ve çocuklarımıza ulaştıracağız.
 
Sanat Merkezleri
 
Tarihi kente yakışır opera ve tiyatro binası, büyük kent müzesi, sanat galerileri, festivaller şehrimizde sosyal hayatı, kültür ve sanatı geliştireceği gibi turizme ve ticarete de olumlu katkılar verecektir.
 
Ortahisar Akademi
 
Yerel sanatları tasarımı eğitimi, hizmet sektörü eğitimleri, eleman yetiştirme, aile ve çocuk eğitimi verilecek Ortahisar Akademi'yi kuracağız.
 
Yapay Şelale
 
Yapay şelale projemiz; Değirmendere Vadisi'nden derivasyon tüneli ile Boztepe'ye getirilecek suyun yaklaşık 90 metre yüksekten şelale şeklinde akıtılmasını, akıtıldığı yerde botanik park oluşturmasını bölgeyi terk edecek suyun Çömlekçi kentsel dönüşüm alanına ulaştırılmasını, burada gondol kanallarının yapılmasını, sonrasında değerlendirilecek alanlara katkı verdirilerek tekrar Değirmendere ile buluşmasının sağlanması başlıklarını içermektedir.
 
Mahallelerimizdeki Eksikler
 
Boztepe, Erdoğdu, Pelitli gibi büyük mahallelerimizin neredeyse hiç birinde eğitim, sağlık ve sosyal tesisi bulunmamaktadır. Bu mahallelerin lise, ortaokul, ilkokul, kreş,  spor sahası, küçük  ölçekli kapalı spor salonu, itfaiye aracına, karakola, geniş kapsamlı sağlık ocağı yapılarına, parklara, yeşil alanlara ve nitelikli çocuk oyun alanlarına ihtiyaçları var. Bu hizmetler mahallelerinde verildiğinde mahallenin sosyal yapısı ve kültürü korunduğu gibi trafik sorunları da kendiliğinden yüzde yirmi azalır.  
 
Mahalle Meydanları
 
Kırsaldaki vatandaşlarımızın günlük hayatta sosyalleşmeleri için bir araya gelebilecekleri, çocuklar için eğlenceli oyun ve mini spor alanlarının olduğu, kısmi yeme içme imkanının sağlayacağı köy meydanı projelerini hayata geçireceğiz.

 
 Nitelikli Pazar Yerleri
 
Belli mahallelerimizde ulaşımda merkezi nitelik taşıyan bir noktada vatandaşı yağmur ve güneşten koruyacak şekilde örtülü, günlük alışverişini yapacağı, üstü kapalı pazar yerleri yapacağız. Yapılacak pazar yeri örtüleri normal günlerde altında kahvemizi çayımızı içmek isteyeceğimiz güzellikte olacak.
 
Akyazı'nın Kazandırılması
 
Akyazı spor kompleksi ve tesislerinin gereksiz şekilde atıl kalan sahil şeridinin yeni yaşam alanları olarak 365 gün Trabzon insanının gece gündüz kullanacağı hale getirilmesi (Yeme içme alanları, kafeteryalar, çay bahçeleri, açık konser alanı, gençler için eğlence parkı ve ışıl ışıl bir yüksek dönme dolap).
 
Elimizi Taşın Altına Koyalım Dedik
 
TAKA  Öncelikle adaylığınız hayırlı olsun. Adaylık süreci nasıl başladı? Siz mi düşündünüz? Yoksa CHP ve çevrenizden mi talep geldi?
 
SALİH AKYÜZ: 1990’lı yıllardan Sayın Bülent Ecevit’in Demokrat Sol Parti’den Trabzon’un doğu bölgesi adaylığımız söz konusu olmuştu. Siyasette tecrübemiz olmuştu. Son dönemde artık siyaseti düşünmesek de artık nereye bakarsanız bakın sokak, ev siyaset konuşuyor.  Birçok arkadaşımız ile aramızdan kimlerin aday olacağı konusu aramızda geçiyordu. Sonra adayımız olur musun dediler. Ben dedim işim gücüm var. Biraz da yaşımızı aldık daha genç bir adayımız olsun. Sonuçta şuna karar verdik; Şehrimizin beklediği ölçüde ileri gitmediğini gördük. Bizde dedik elimizi taşın altına koyalım.
 
Şehirde Sorunlar Çözülemedi
 
TAKA Neler görüyorsunuz insanlar ile neler konuşuyorsunuz?  
 
SALİH AKYÜZ: Birçok olay birbirine eklentili. AK Parti iktidarı sürecini de biliyorsunuz. Ali Babacan diye bir ekonomi uzmanı, sonrasında Mehmet Şimşek dönemi ve başka isimler ekonomimizde yer aldı. Bu kadar eğitimli insanların 2018 Haziran’ından sonra büyük bir krizin yaşanabileceğinin ön görülememesini ben kabul edemiyorum. Devletin birikimleri kaynakları var. Birden bire tosladık, bu kabul edebileceğim bir şey değil. Şehrimize baktığımız zaman Sayın Cumhurbaşkanımız da söyledi. Karadeniz’i seviyor. 37 Milyar gönderdim dedi Trabzon’a. 37 Milyar’ın 10’da 1’i bu şehrin gerçek ihtiyaçlarında harcanmış olsaydı kentin çok sorunu çözülmüş olurdu.
 
Sokaklar Dökülüyor
 
Mahallerimizde sokaklar dökülüyor.  Geçen bir mahallede şunu söyledi bir vatandaşımız; ben çocuğu karşıda ki bakkala gece gönderemiyorum. Sokakta lamba yok. Kaldırımlar yıkık. Sanat Sokağı’nda herkesi morali bozuk. Önceden çok canlı bir sokaktı. Sokak dökülüyor.
 
Turistler Şehrimizi Unuttu
 
Bu şehir turizm kenti diyoruz. Turizm dediğimiz nedir? Şehrin, mimarisi, karakteri, kültürü ortaya çıkacak. Bizim bu varlıklarımız var. Turizm şehrinde bu ortaya çıkacak. Turist önce farklı şehre, mimariye gelmek ister. Farklı kültürleri tanımak ister.  Farklı bir şeyler yemek ister. Bunların tadı kalmamış. Bu şehre bu kadar turist geliyor. Avrupalı turistler şehrimizi unuttu. 2 yıl önce ev alan Araplar ise evini satıp kaçmaya çalışıyor. Demek ki biz birçok şeyi yanlış yapıyoruz.
 
Sokaklarımızı Elden Geçireceğiz
 
Hedefimiz şu bizim; Bütün sokaklarımızı elden geçireceğiz. Gerekirse bazı sokaklarda farklı estetikte aydınlatma direği kullanacağız. İnsanlar diyecek ki ne kadar güzel burası. Bir anne ve baba evine çıktıktan sonra şunu diyebilmeli; Sokağım benim ne kadar güzel, bahçesinde bir çay içmek isteyecek. Bizim peşinde olmamız gereken şeyler bunlar.
  
Güvensiz Bir Ortam Oluştu
 
Bunun dışında bizim eğitimsel eksiklerimiz de var. Ticaret ve ziyaret yapmaya gelen insanlara karşı esnafımızın da eksikliğini görüyoruz. Yabancı geldiği zaman Ahmet’ten farklı benden farklı mı alıyor. Bir güvensiz ortam olmuş. Araplar geldiğinde bakkallardan alışveriş yapıyordu. Bunu kaldırdılar, kartlı alışverişe geçtiler. Güvensizlik ortamı gelişti. Biz bunu nasıl sağlayacağız? Ortahisar Kent Akademisi diye bir okulumuz var. Burada ciddi anlamda hizmet veren kesim ile iş sahipleri ile de oturup konuşacağız. Sonuç olarak herkesin faydalanacağı bir sonuç çıkması lazım. Araplar geliyor. Yetişkinler geziyor. Çocukları dört gün sonra haydi gidelim diyor. Çocukların eğleneceği yerler yok.
 
Kent Müzesi İçinde Maket Oluşturacağız
 
TAKA Güzel bir Trabzon portresi çiziyorsunuz. Sizi tebrik ediyorum. 5 yıl sonra veda ediyorsunuz ya da aday olacaksınız? Ne bırakacaksınız? Trabzon ne görecek? Hangi sorunlar bitecek? Geçen Atakan Bey bir konuşmasında dedi ki yüksek binalardan korkuyoruz.  Siz ne düşünüyorsunuz?
 
SALİH AKYÜZ: Yeni yerleşim alanları için çok olmaması gerekir. Trabzon coğrafyası onu çok kaldırmaz. Tarihi doku içerisinde buna kesinlikle izin verilmemesi lazım. Turizm kenti olan Avrupa şehirlerine baktığımız zaman aynı karakteri görürsünüz. Aslında içerisinde çok farklı yapılar vardır. Bir uyum vardır. Onun bir ölçüsü olmalı ve belli alanlar dışında da yapılmamalı. Ben bunu başından beri söylemiştim. Hem Volkan Bey’e Hem Orhan Bey’e. dedim ki bakın biz bu şehirde öncelikle bunu şuan da müze için düşünüyorum. Kent Müzesi’nin en büyük parçası Ortahisar’ın başından sonuna kadar coğrafya içerisinde bir maket yapacağız. Bu müzenin bir parçası olur. Müzeye giren zaten şehri tanımak isteyecek. Onu gider orada görür sen bundan para kazanırsın. Bu şehri planlayanlar şehre bir gidip baksın bakalım ne yapılıyor. Bunu yapacağız.

 
Bilim Ve Akılla Hareket Edeceğiz
 
Eğer bu şehirde bir şeyler planlanacaksa bilim ve akıl ile hareket edeceğiz. Bilimi kullanacağız aklımızla hareket edeceğiz. Bu şehrin sosyal, tarihi yapısı var. Kültürel birikimleri var. Ticari hikayesi var. Bunu bilimle akılla harmanlayacağız.  Sonra vatandaşımızla konuşacağız. Diyeceğiz ki bu şehirde biz böyle bir şey düşünüyoruz. Projemiz budur, size danışmak istiyoruz. Sonra vatandaş gelecek onun üzerinde değerlendirme yapacak.  Bu şehirde önemli bir şey yapılacaksa yarışma ile yapılamalı. Vadiler yapıldı yarışma ile yapılmalıydı. Farklı perspektifler gerekiyor. Ülkenin yetişmiş insanları var. Bir şey yapacaksan hikayesini oluşturup değerlerini de içinde katarak sunucağız vatandaşımıza, ikna etmeye çalışacağız ve fikirlerini alacağız.
 
Proje İçin Direk Cumhurbaşkanına Giderim
 
Trabzonlu olduğumuzu ve yaşadığımızı unutmayalım. Trabzon Türkiye’de ağırlığı olan bir şehir. Ama unutmuş bunu. Bunu hatırlatacağım. Arkadaşım diyeceğim böyle bir proje var. İddialıyım bu konuda. Ben bu projenin gerçekleşmesi için bakanlara dahi gitmem arkadaş direk cumhurbaşkanına giderim. Derim ki biz bu projeyi istiyoruz. Bakan nasıl olsa ona gidecek. Ondan isterim. Biraz öyle der, biraz böyle der. Trabzon’umu silecek, bunu yapmaz.
 
Hayali Projelerin Peşinden Gitmeyeceğiz
 
Bizim bakış açımız şu; kaynak araştıracaksın olanın üzerinden gideceksin. Hayali projelerin peşinden gitmeyeceğiz bir kere. Yeni bir belediye binası yapılıyor. İnanın son zamanlarda dedik ki bu ne parlamento binası gibi bina, yazık değil mi. Sokaklarımıza bakıyoruz eksikler var.
 
Belediye Binası Hastane Olabilir
 
Aklımıza bir fikir geldi dedik ki bu belediye binası bize yetiyormuş.  Ne olacak çok önemli değil. Teknoloji kullanıldıkça mekanlar küçülüyor. Daha büyük mekanlara ihtiyaç yok. Acaba dedik burası bir onkoloji hastanesi olabilir mi? neden olmasın ya. Biz ne yapacağız. O koltukları kürsüleri. Olabilir diye düşünüyoruz. Dedik ki; Bizim kaynaklarımız zaten kısıtlı. Burada bir taşta 3 kuş vururuz.  1- şehre bir hastane kazandırılmış olur. 2- bu hastane çevresine bir ticaret kazandırılmış olur. 3- Gelir sağlayacak. Ben şimdi mekanımı değiştireceğim orda oturacağım da ne olacak. Üretmemiz lazım.

 
Üretim Ve Hayvancılık
 
Türkiye’deki genel problem üretimden insanlar uzaklaştı. Yapılan yatırımlar uygulamalar insanları üretimden uzaklaştırdı. Biz diyoruz ki Karadeniz’in özel bitki çeşitliliği var. Üretebiliriz, hayvancılığı destekleyebiliriz. Eskişehir bunu başardı. Biz üreticileri destekleyeceğiz. Diyeceğim ki o ailelere kardeşim siz üretin ben gerekirse kooperatif sistemi de kuracağım. O insanlar üretime geçerler, kar ettiğini kazandığını biliyorsa geçer. 38 köyde 25-30 bin civarında insan var Ortahisar’da.  O ailelerin çocuklarının ceplerinde para yok. İniyorlar çarşıya, gülüyorlar eğleniyorlar.  Vaktini boş geçiriyor. Bu çocuklarımız alın teri ile para kazanacak. O aileler toprağını satmaktan vazgeçer. Sistem insanları günlük düşünür hale getirmiş. Üreteceğiz, çalışacağız, başka şansımız yok.
 
Trabzonlu Hakkını Aramıyor
 
TAKA Toplumda bir hakkaniyetsizlik var. Görüyorsunuz maçta hakem adaletsizlik yapıyor. Genel Başkan Kılıçdaroğlu Gandi’ye benzetilmesinin en büyük sebebi Ankara’dan İstanbul’a yürümüş olması bu yürüyüşü de adalet istiyorum şeklinde yapması. Türkiye’de sonunda büyük açlığı çekilen bir durum oldu. Bir şeyler söylemek ister misiniz?
 
SALİH AKYÜZ: Adaletin olmadığı hiçbir yerde bir fidan büyümez. Sporla ilgili adaletsizlik yalnızca sporda değil. KPSS birincisi mülakata giriyor hadi güle güle. Adaletin artık adı var. Eskiden Trabzonlu bir yerde bir haksızlık varsa dur derdi. Yanlış yapıyorsun, haksızsın derdi. Şimdi elinden ekmeğini al. Trabzonlu hiç hakkını aramıyor. Başakşehir maçında bende vardım. Aynı film Galatasaray maçında da oldu. Dedim ki; Trabzon’un önünde tiyatro oynanıyor. Sen bu tiyatronun seyircisisin. O kadar saydırdık.  Bir tiyatro var. Sen buna susuyorsun. Biz utanmalıyız bundan. Benim en önemli endişem şu; eğer biz bu çocukların haklarını savunamazsak bu çocuklar derler ki sistem böyle çalışıyor bizim sahibimiz yok. Ne yapalım bizde bu sistemin bir parçası olalım. Eğer biz bu çocukların haklarını savunamazsak. Hiç kimse konuşmasın. Sahip çıkmalıyız Trabzonspor’a.
Yusuf TURGUT
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/02/chp-li-akyuz-un-trabzon-icin-guzel-projeleri-var.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/02/chp-li-akyuz-un-trabzon-icin-guzel-projeleri-var.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/02/chp-li-akyuz-un-trabzon-icin-guzel-projeleri-var_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2019/02/chp-li-akyuz-un-trabzon-icin-guzel-projeleri-var.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/chp-li-akyuz-o-bina-onkoloji-hastanesi-olacak/48130/</link>
			<pubDate>Fri, 15 Feb 2019 12:32:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Soylu: 76 bin 443 Suriyeliye vatandaşlık verdik]]></title>
			<description><![CDATA[Süleyman Soylu: Bu güne kadar 76 bin 443 Suriyeliye vatandaşlık verdik]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Suriyelilerle ilgili tepkilere neden olan konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Suriyelilere günlük olarak verilen paranın tamamının Avrupa Birliği’nden karşılandığını söyleyen Soylu, “Üniversiteye imtihansız giriyorlar. Hastanelerde sıra beklemiyorlar. Bunlara TOKİ ev veriyor” gibi söylemlerin tamamının yalan olduğunu belirtti. Soylu öte yandan bu güne kadar 76 bin 443 Suriyeliye vatandaşlık verildiğini açıkladı.

Meseleye tarihsel, kültürel ve manevi bir perspektiften bakılması gerektiğini düşündüğünü ifade eden Soylu, "Suriye’den bize gelenlerin yüzde 62’si Misakımillî sınırları içerisinde. Çanakkale’de birlikte mücadele ettik. Bu işin reçetesi Müslümanlık ve kardeşlik. Suriyelilerin içerisinde bulunduğu mesele sadece onların meselesi değil; Suriyelilerin güvenlik ve can meselesi, Türkiye’nin de güvenlik ve bütünlük meselesi” diye konuştu.

Taksim’de kutlama yapan Suriyeli gençlerin görüntülerinin sosyal medyada yayılmasının ardından başlayan tartışmalara ilişkin de açıklamalarda bulunan Soylu, Habertürk’ten Kübra Par'a konuştu. Soylu'nun açıklamaları şyöle:

Yılbaşı gecesi, bir grup Suriyeli sığınmacı Taksim Meydanı’nda ÖSO bayrağı açarak kutlama yapması tartışmalara neden oldu. Sosyal medyada “Ülkemde Suriyeli istemiyorum” diye bir kampanya başladı. O görüntüler sonrası gelen tepkilere ne diyorsunuz?

Meseleye sadece Taksim diye bakmak hem bizi yanıltır hem de milletimize eksik bilgi vermiş oluruz. Suriyeliler meselesine bakarken tek boyuttan bakmamak gerekir. Burada tecavüzlerden, ölümlerden, savaştan kaçan insanlardan bahsediyoruz. Türkiye bu konuda belki de insanlık tarihine adını yazdıracak bir tavır ortaya koyuyor. Bu kolay bir şey olsa, Avrupalılar isterdi, “Gelmesinler” diye çaba sarf etmezlerdi. Biz Türkiye’ye gelen bu insanlarla, yüz yıl önce aynı sancak altında yaşıyorduk. Suriye’den bize gelenlerin yüzde 62’si Misakımillî sınırları içerisinde. Çanakkale Şehitliği’nde, bu topraklar için kendilerini feda edenlere bir bakalım. Şehitliğimizde Hama’dan 189, Halep’ten 544, Şam’dan 91, İdlib’ten 129, Lazkiye’den 31, Deyrizor’dan 67 kişi var. Ayrıca, kayıtlarda şehir belirtmeden sadece “Suriye” yazan 51 şehidimiz var. Kayda girmeyen, ismi yazılmayan ama Çanakkale’de veya başka cephelerde şehit olmuş insanlar da var. 2011 yılından bugüne kadar Suriyeliler kendi memleketleri için 71 bin 923 şehit vermişler. 166 bin 823 de gazi var. Rejimle mücadelede 60 bin 500, Fırat Kalkanı Harekâtı’nda 1281, Zeytin Dalı Harekâtı’nda 477, DEAŞ ile savaşta 6 bin 280, KCK-PYD- YPG ile savaşta 3 bin 385 şehitleri var. O yüzden, “Bu adamlar burada ne yapıyorlar?” sorusunu soramayız.

"Türkiye'deki Suriyeli gençler de yarın görev olunca oraya gidecek"

“Bizim askerimiz orada şehit olurken onlar niye gidip ülkeleri için savaşmıyorlar?”  veya “Kadına, yaşlıya, çocuğa bakalım ama bu Tosunları istemiyoruz” şeklindeki tepkilere cevap niteliğinde mi bu söyledikleriniz?

Türkiye’de aynı zamanda terörle mücadelenin de içerisinde yer alıyorum. Ailesinin, çevresinin, milletimizin bir bölümünün yaşadığını herkes aynı yoğunlukta yaşamayabiliyor. Bu Suriyeliler için de geçerli. Oradaki gençler mücadele ederken, burada onlarla aynı ruh halini yaşamayanları eleştirecek değilim. Oradaki insanlar o mücadeleyi yapacak. Buradaki gençler de yarın bir görev olunca oraya gidecek.

Avrupa’yı kendilerine örnek alan, üstenci bakan bir kesimde birtakım yanılgılar var. Avrupa’da yükselen bir ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslam düşmanlığı var. Türkiye’de de sadece yabancı düşmanlığı üzerinden iç siyaset ve hükümet karşıtlığı geliştirmeye çalışan bir grup var ve bu bir işaret fişeği yakıyor. Bazen konjonktürel olarak bu işaret fişeğinin etrafına toplananlar oluyor.

"Suriteliler bizim için bir imtihan, bizi birbirimizden ayırmaya çalışan tahriklere gelmeyelim"

Ama AK Parti tabanından da bu meseleye tepki gösteren insanlar var...

Olabilir, çünkü bu mesele insanların günlük hayatına dokunuyor. Hastanede, okulda, ulaşımda maalesef bir konfor paylaşımı söz konusu oluyor. Bu konfor paylaşımından dolayı böyle bir reaksiyon olabilir. Ama bir gerçek var ve biz bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Hayat sadece meta değil. Allah, tarih bizi bir imtihana tabi tutar. “Sizden sonra gelecek nesillerin üstünden bela ve musibet kalksın” derler ya, Suriyeliler ile böyle bir sınavın içerisindeyiz. Bizi birbirimizden ayırmaya, özümüzde olmayan birtakım üretmeye çalışanlara karşı tahriklere gelmeyelim. İçişleri Bakanı olarak diğer ülkeleri ziyaretimde, bu mesele açıldığı zaman bütün dünyanın yüzü yere bakarken, bu, bizim dünyaya üstünlük sağladığımız birinci mesele oluyor. Hem insanlık adına hem Müslümanlık adına hem de Anadolu medeniyetinin bize öğrettikleri adına bu duruşumuzu terk etmeyelim.

Ülkeler ve devletler avantajlarıyla üstünlük sağlar. Bu bazen coğrafi avantaj olur, bazen yeraltı zenginlikleri avantajı olur, bazen liman avantajları olur, bazen enerji üretim avantajları olur, bazen de nüfus avantajı olur. Şu anda elde ettiğimiz bu büyük avantajla dünyaya karşı üstünüz. Orada Özgür Suriye Ordusu da dahil olmak üzere o mücadeleyi sadece Suriyelilerin çok daha rahat yaşaması adına yapıyor değiliz; ülkemizi uluslararası bir tehdit altına almaya çalışanlara karşı onlarla birlikte orada büyük bir mücadele veriyoruz.

"Fırat'ın doğusunda yönelik harekât gündeme gelince, Türkiye'de Suriyeliler üzerinden bir negatif propagandaçalışması başladı"

Bugün itibarıyla Türkiye’de 3 milyon 623 bin Suriyeli var. Bu insanların ne kadarı dönecek, ne kadarı kalacak?

Suriyeliler dönsünler deniyor ama nereye dönecekler? Harita üzerinden bakalım. (Üstte) Ortadaki gri alan rejim bölgesi, bunlar zaten rejimden kaçmışlar. Avrupa Birliği de dâhil olmak üzere bütün dünya, Lübnan sınırında oluşturulan bölgeye “Geri dönün” diyor. Büyük bir kampanya yürütülüyor. Şu ana kadar sadece 70 bin kişi döndü. Bizde bir kampanya yok, fakat son 2 yıl içinde bizden, haritada ZDH ve FKH olarak belirtilen Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekâtlarının olduğu toplam 4 bin kilometrekarelik bölgeye 294 bin kişi döndü. Bütün dünya buradan dönsünler diye kampanya yapıyor. “Suriye normalleşti, Lübnan’dan dönüyorlar, Türkiye’den niye dönmüyorlar?” şeklinde bir fitne oluşturmaya çalışanlar var. Peki, bu insanlar nereye dönecekler? Rejim, PYD-PKK, DEAŞ, HTŞ ve diğer radikal gruplar arasında parçalanan bu haritada; bu insanlar nereye dönsünler? Bir gece yatacaklar, ertesi gün DEAŞ’cılarla, El-Nusra’cılarla, PKK-PYD’cilerle beraber, Amerikan askerleriyle beraber kalkacaklar. Bunu açık yüreklilikle tartışmamız gerekiyor. “Ben siyaset yapıyorum, bundan kaçayım” diyemeyiz. Ben siyasetten önce insanım. Tayyip Erdoğan, bütün bu hadisenin sadece Suriye fotoğrafını görmüyor, dünya fotoğrafını görüyor ve biz bunu ilk kez bugün yapmıyoruz. Biz bunu Selanik’te soydaşlarımıza ve dindaşlarımıza yaptık... Bulgaristan’da yıllarca yan yana olan komşuların birbirlerini öldürmeye nasıl teşebbüs ettiğini ve öldürtmek için ihbar ettiklerini bildiğimiz bir tarihten geliyoruz. Buralar başka bir memleket değil, bizim memleketimiz. Dönebilen dönüyor.

Suriyelilerin içerisinde bulunduğu mesele sadece onların meselesi değil; Suriyelilerin güvenlik ve can meselesi, Türkiye’nin de güvenlik ve bütünlük meselesi. Geçen yıl Irak’ın kuzeyinde bize bir operasyon yapmak istediler ama başaramadılar. Burada hem Türkiye’yi bu coğrafyadan kopartmak için hem de Türkiye’nin kendi içindeki bütünlüğüne yönelik bir kasıt vardı. Sayın Cumhurbaşkanımız Fırat’ın doğusuna yönelik bir harekât başlayacağını ortaya koyduktan sonra, Türkiye’de Suriyeliler üzerinden bir negatif propaganda çalışması başladı.

“Suriyelilere dönük tepkiler tesadüf değil” mi diyorsunuz?

Bunun tesadüf olduğunu düşünmek saflık olur.

Bu, halkın doğal tepkisi değil miydi?

Muhakkak ki bütün bu işin sosyolojisini de bir şekilde görmek lazım. Hastanenizi, okulunuzu, otobüsünüzü, işinizi paylaşıyorsunuz; bunun muhakkak ki bir iç değerlendirmesi, bazen bir iç itirazı olacaktır. Ama bunu bütün fotoğraf içerisinde görmemiz gerekir.

Peki toplumda rahatsızlık oluşmaması adına, siz İçişleri Bakanlığı olarak ne yapıyorsunuz yahut Süleyman Soylu bu işin reçetesinin ne olduğunu düşünüyor?

Bu işin reçetesi Müslümanlık ve kardeşlik. Hemen yanı başımızdan buralara göçüp gelmiş Eyüp Sultan Hazretleri’nin yanında oturuyoruz. Bu coğrafyada Sahabiler var, onlar da göçüp gelmişler. Bu coğrafyayı kendiyle yoğuran hamur Anadolu medeniyeti, Müslümanlık ve esas itibarıyla buradan tüm insanlığa yükselttikleri bir ışık. Bunu sağlayan ve taşıyan bir millet var.

"En zor işlerde Suriyeliler çalıştırılıyor"

Toplumda Suriyelilere dönük tepkinin arkasında ekonomik nedenler de yatıyor.“Bunlar geldiler, benim oğlum çocuğum iş bulamazken onlar işe girdiler. Hiçbir vergi ödemeden kolayca işyeri açabiliyorlar, hâlbuki biz bin türlü bürokrasiye takılıyoruz” gibi eleştirilere ne diyorsunuz?

Böyle bir şey söz konusu değil. “Hastanelerde sıraya girmiyorlar” deniyor. Bunların kayıtlarını yaptık ve güncellemelerin neredeyse yüzde 96’sını bitirdik. Yani 3 milyon 483 bin Suriyelinin, parmak izleri dahil olmak üzere bütün güncellemelerini bitirdik. Kendi vatandaşlarımızın hangi bilgileri varsa, onların da bütün bilgilerini sisteme entegre ettik. Jandarmamız, polisimiz hepsi istediği noktada istediğini görebiliyor.  Dükkan açmaları konusunda da yanlış anlama var. Esnaf dükkân açıyor, bunu açma hakkı var; ya kendisi açıyor ya da Türk vatandaşı ile ortak açıyor ve içinde kendisi çalışıyor. Ama hepsi prosedürlere uygun. Suriyelilerin, normal vatandaşlardan fazla olduğu bir ilde bu konuya dair bir çalışma yaptık ve yüzde 90’ının kayıtlı olduğu sonucunu aldık.

Kayıt dışı çalışma oranı nasıl? Dar gelirliler, “Suriyeliler geliyor, sigortasız ve bizden daha ucuza çalışıyorlar, o yüzden de biz iş bulamıyoruz” diyorlar.

Bu eleştirinin önüne geçmek ve onların çalışmalarını da kayıt altına alabilmek için, özellikle geçici koruma kapsamındakilere yönelik bir çalışma şartı getirdik. Bunu bizden, “Eğer bunu sağlarsanız, biz hem onları sigortalı yaparız hem de bu eleştirileri engellemiş oluruz” diyerek iş dünyası istedi. Şu anda çalışma izni olan yaklaşık 65 bin kişi var.

3 milyon 200 bin Suriyeli içinden sadece 65 binin çalışma izni olması çok az değil mi? Demek ki kayıt dışı oranı yüksek...

Evet bu yeterli değil. Bu konuda ciddi bir mücadele veriliyor. İş dünyası bu talepte bulunurken, oradakiler kendi sorumluluklarını yerine getireceklerini söylemişti, fakat gelinen noktada durum bu. Bu benim iş camiasına bir sitemim olsun; Türkiye’deki en zorlu ve meşakkatli işlerde Suriyeliler çalıştırılıyor ve özellikle sanayi sitelerinin en sıkıntılı alanlarında çalışıyorlar.

Peki, siz yeterince denetliyor musunuz?

Mümkün olduğu ölçüler içerisinde denetliyoruz. Özellikle son bir iki yılda bu denetlemeler ciddi bir şekilde arttı; bu konuda hem cezalar hem de tedbirler yoğunlaştı.

"Günlük olarak verilen paranın tamamını Avrupa Birliği'nden karşılıyoruz"

Peki, Türkiye cebinden Suriyelilere ne kadar para ödüyor? “Millî servetimiz onlara akıyor” söylemleri doğru mu, yoksa son dönemde daha çok dış fonlarla mı karşılıyoruz?

Günlük olarak onlara verilen paranın tamamını Avrupa Birliği’nden karşılıyoruz. “Üniversiteye imtihansız giriyorlar”, “Hastanelerde sıra beklemiyorlar””, “Bunlara TOKİ ev veriyor” gibi, söylenen şeylerin tamamı yalan. Bunları özellikle sosyal medyada birtakım ‘fake’ hesaplardan yapıyorlar. Bu hesapların arkasındaki gücü biliyoruz, bu konuda gereğini de yerine getiriyoruz. Ama bu Türkiye’nin lehine bir durum değil. Bu kadar yalan, olmayan şeyler insanlık için üretilmez.

"İstedikleri şehre taşınma hakları söz konusu değil"

Bir başka eleştiri de şehirden şehre göç etmeleriyle alakalı. Bir şehirden başka bir şehre taşınırken izin alıyorlar mı, yoksa istedikleri şehre taşınabilirler mi?

Hayır, istedikleri şehre taşınma hakları söz konusu değil. Biz hangi şehirlerde konuşlandırılmalarını istiyorsak ancak o şehirde hayatlarına devam ediyorlar. Hastalık, eğitim noktasında veya farklı bir noktada, eğer Göç İdaresi uygun görüyorsa taşınmalarına müsaade ediliyor.

"Bugün kadar 76 bin 443 Suriyeliye vatandaşlık verdik"

Vatandaşlık verilmesi meselesi de çok tartışma yaratıyor. Geçtiğimiz ay siz “Keşke Türkiye’de doğan Suriyeli bebeklere vatandaşlık verseydik” demiştiniz. Bunu neden destekliyorsunuz?

Doğumdan vatandaşlık vermek dünyanın birçok ülkesinde var. Biz büyük bir devletiz ve büyük bir ülkeyiz. Sadece siyaset yapacağım diye bana bela okuyanlar, nefretlerini bizim üzerimize bocalayacaklar diye bunu yapanlar dünyaya bir bakıversinler. Şu coğrafya rahatladığı zaman bu insanlar kendi memleketlerine dönecekler. Bir bölümü kalabilir ama bizim yaptığımız araştırmalarda, yüzde 80’inden fazlası kendi bölgeleri rahatlarsa dönebileceğini ifade ediyor. Burada olay daha kritik boyut aldığı zaman bu oran biraz düşer, burası rahatladığı zaman da bu oran yükselir. Aynı coğrafyanın insanlarıyız, yollarımız bir. Orası bizim kardeş coğrafyamız, biz aynı milletin evlatlarıydık.

Bugüne kadar kaç Suriyeliye vatandaşlık verildi?

Toplam 76 bin 443, bunların 36 bini reşit. 5 bin 292 öğretmen, 1432 mühendis, 1235 serbest meslek sahibi, 743 doktor, 732 teknisyen, 507 küçük işyeri sahibi, 427 müdür, 396 tüccar, 392 muhasebeci, avukat, eczacı, üst düzey yönetici, hemşire, mimar, çevirmen, bankacı, akademisyen; bütün bunlar var.


Röportajın tamamı için tıklayın.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/12/icisleri-bakani-soylu-ulkesine-donen-suriyeli-sayisini-acikladi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/12/icisleri-bakani-soylu-ulkesine-donen-suriyeli-sayisini-acikladi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/12/icisleri-bakani-soylu-ulkesine-donen-suriyeli-sayisini-acikladi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/12/icisleri-bakani-soylu-ulkesine-donen-suriyeli-sayisini-acikladi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/soylu-76-bin-443-suriyeliye-vatandaslik-verdik/47348/</link>
			<pubDate>Mon, 07 Jan 2019 09:53:18 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Canan Güllü: Kadın Aday Göstermeyen Partiye Oy Yok]]></title>
			<description><![CDATA[Trabzon Barosu işbirliği ile düzenlenen “Yeni ve güçlü bir enstrüman olarak İstanbul Sözleşmesi” çalışması için Trabzon'a gelen Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü burada Kuzey Ekspres'in sorularını yanıtladı. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[RÖPORTAJ: Elif ÇAVUŞ

Türkiye'de kadına karşı şiddetin önlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularında öncü isimlerin başında gelen ve örgüt çalışmalarının kahramanı olan Canan Güllü, İstanbul Sözleşmesi hükümlerinin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesi için büyük önem taşıdığını söyledi. 

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği sıralamasında 140 ülke arasında 131. sırada yer alan Türkiye'nin bu sıralamasının ancak karar mekanizmalarında kadınların yer alması ile değişeceğini ifade eden Güllü, yerel seçimlerde kadın aday göstermeyen partilere oy vermeme kararı aldıklarını söyledi. 



İstanbul Sözleşmesi'nin açılımı nedir? 

İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşme. Sözleşmeyi onaylayan ilk devlet olan Türkiye'dir. İstanbul Sözleşmesi kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, kadınların her türlü şiddetten korunması, kadınlara yönelik şiddetin faillerin kovuşturulması, yargılanması ve cezalandırılması için titizlikle hazırlanmış bir metin.

Trabzon'da çalışmalar ve sonuçlar ne durumda? 

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu, son iki yıldır sahada yaptığı çalışmayla "toplumsal cinsiyet eşitliğinin" şiddeti önleme açısından çok önemli olduğunu verilerle ortaya koydu. Trabzon'da da kamusal alanda görev yapan kurum temsilcileri, Baro ve STÖ temsilcileri ile bir araya gelerek Avrupa Konseyi'nin İstanbul Sözleşmesi ile ilgili neler yaptığımızı ve yapmamız gerektiğini konuşuyoruz.

Bu toplantılardan çıkan sonuçları İçişleri Bakanlığı'na sunuyoruz. Trabzon'dan gelen şikayetlerde kurduğumuz whatsapp grubuyla koordine oluyoruz. İlk toplantımızı Nevşehir'de yaptık, sonra Antalya'da toplandık, Alanya'da 3. koordinasyon toplantımızı yaptık. İçimizde savcılar var, hakimler var, jandarma var. Biz güçleniyoruz ve artık işin önleme ayağını oluşturuyoruz. Şimdiye kadar ülkemizde "cinayet işlendi, kaç yıl ceza alacak" gibi şiddetin sonuçlarına karşı ne yapacağımızı konuşurken şimdi önleme ayağına geldik. İstanbul Sözleşmesi'nin bu anlamda çok önemli. Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimleri ile insan kaynağı kullanarak şiddeti önlemek amacıyla çalışıyoruz.

,

TRABZON'UN EN BÜYÜK ŞANSI BAROSU 

Bu arada şunun altını çizmek istiyorum. Trabzon'un en büyük şansı baro başkanının iki dönemdir kadın olması ve kadın hakkı savunucusu olması. Baro tüm komisyonları ile kadına karşı şiddetle mücadelesini sürdürüyor. Trabzon bu anlamda Türkiye'deki 6 kadın baro başkanından birisine sahip olması açısından çok şanslı bir il.



Türkiye'de şiddete karşı çok koordineli çalışmalar yapılıyor ancak şiddet olaylarına baktığımız zaman kan dondurucu olaylarla karşılaşabiliyoruz. Hemen her gün bir şiddet vakası ile karşı karşıyayız.  Ünlü isimlerin de şiddet mağduru olduğuna şahitlik ediyoruz...

Son iki yıldır Akkor Oteller Grubu ile çalışıyoruz. 176 ülkedeler ve Türkiye'de 25 ilde otelleri var. Mağdur olan kadınlarla ilgili bir projeye davet ettik. "Mağdur olan kadınları işe alır mısınız?" dedik. 176 ülkede bu projemiz onaylandı. İstihdam edilen kadınlar ayakları üzerinde durduklarında şiddete karşı bir duruş sergilediler. İstihdamda eksik, kalkınmada yok olan kadınların güçlenmesi adına çok önemli bir çalışmaydı. İki hafta önce ünlü sanatçı Sıla, Ahmet Kural tarafından uygulanan şiddete maruz kaldı. Bu dayak atılma olayından hemen sonra bir banka dayak atan şahsın sözleşmesini feshetti. Askıya almadı, direk feshetti. Son 5 yıldır biz "İş dünyası şiddete karşı" çalışmasını yürüttük. 60'a yakın özel firma ile çalışma yaptık. Bu banka bu çalışmamız neticesinde böyle bir karar almıştır diye düşünüyorum. 2008-2018 yılları arasında 2400 kadının öldürüldüğü bir ülke Türkiye. Adalet Bakanlığı'nın Adli Tıp Kurumunun 2016 yılı rakamlarına göre de istismarın 3 katı arttığını beyan ettiği ülke Türkiye. Sıla'yı darp eden şahısla ilgili bankanın "masumiyet karinesi, kadın beyanı esastır" diyerek sözleşmeyi iptal etmeleri şiddet karşısındaki duruşlarını göstermiştir. Bu saatten sonra kadın bir sanatçının şiddette maruz kalabileceğini düşünebiliyor musunuz? Düşünemezsiniz.



DİN VE KADIN KONUSUNUN SİYASETİN ANA MALZEMESİ YAPILMASININ BEDELİNİ ÖDÜYORUZ

Hükümetin politikalarının şiddetin artması üzerinde etkileri nedir sizce? 

Bana göre bir politikasızlığı var. Ben bunu her yerde söylüyorum. Siyaset üstü olduğu için de çok rahat söylüyorum. Bu hükümet aslında benim uğruna zaman harcadığım İstanbul sözleşmesinin imzacısı. Yaman çelişki burada zaten. Dünyada bize onur kazandıran bu sözleşmeyi bu hükümet imzalamış ancak bu hükümetin bir kadın politikasızlığı var. Kadın üzerinden din ağırlıklı söylemlere verdiği izinlerin çok olumsuz etkisi var. Bu söylemlerin toplumsal karşılığı şiddet olarak dönüyor.

 Yine kadını değersizleştiren, ikinci sınıf kılan söylemlerdir bunlar. Resmi nikah olmadan imam nikahı kıyamazdınız. Anayasa mahkemesi bunu iptal etti. Yine bir çelişki var. Bu hükümet değil ama bundan önceki hükümetler Birleşmiş Milletlere imza vermişler ve 18 yaş altı bütün evliliklere karşı olduklarını beyan etmişler. "Bu bir istismardır" demişler. Şimdi herkes imam nikahı kıyarsa bunun cezai müeyyidesi yok. Bu nasıl bir çelişkidir? "Müftülerin nikah kıyması" kararı ile de medeni kanuna aykırı hareket edilmiştir. Yine bu ülkede istismar etmiş ya da tecavüz etmiş, erken yaşta kız çocuğunu evlendirmiş faillere kamu davası açmayı önleyen bir Adalet Bakanı gördük. Dolayısıyla benim burada hükümetten çok talebim var.  Yanlışları çok fazla. Cumhurbaşkanının önüne konulan 100 günlük eylem planının içine nafakayı koydular. Nafaka çalıştayı yapıldı. Soruyoruz Adalet Bakanı'na "Neye dayanarak bu bir sorun oldu? Bir araştırma var mı? Kaç kişi nafaka alıyor?" Öylesi bir politikasızlık.

Birileri "kadını" siyasetin içine katıyor ve buradan nemalanıyor. Din ve kadın konusunu siyasetin ana malzemesi yapılmasını bu dönemlerde gördük ve bu dönemlerin faturasını çok ağır ödüyoruz. Ama aklımız başımızda. Kadını kadına düşman eden, ayrımcılık politikalarını getirenlerin karşısındayız.

TÜRK ERKEKLER SURİYELİLERİ İKİNCİ EŞ YAPIYOR

Gerçekten nasıl soracağımı bilemediğim bir konu Suriyeliler konusu. 

Çünkü bir taraftan vicdanımızla baş başa bırakıldığımız bir taraftan da sosyal yapımızı çok ciddi tehdit eden bir konu. Burada da yine olan kadına oluyor. Sizin bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? 

Biz 2011 yılında Urfa'nın Viranşehir ilçesinde kadın intiharları ile ilgili bir rapor oluşturmuştuk ve o dönemin bakanı Fatma Şahin'e iletmiştik bu raporu. Neden olduğunun kanıtı da bölgeden Suriyeli kadınların 2. eş olarak alınması idi. Türkiye'de kadın intiharlarını arttırmıştır. Bu Viranşehir içindi belki de dar bir bölgeyi kapsıyordu o zaman. 2014 yılından sonra kapıların açılması ile mülteci sayıları arttı. Tam sayıyı bilmiyoruz. Bugün 5 milyon gibi büyük rakamlardan söz edilse de biz gerçek sayıyı bilmiyoruz. Hükümette bunun farkında. 2011-2014 yılları arasında kayıtsız giriş olmuştur. Kayıtsız girişleri de kamplarda muhafaza etmeyi beceremedik. Antep ve Kilis'teki çadır kentlerde fuhuşun olduğunu, kadınların pazarlandığını söyledik. İşin en kötü tarafı buydu. "Yok" dediler.

O konuyla ilgilenirken Suriyeli kadınların bizim Türk erkeklere tekrar metropol kentlerde de ikinci eş olduklarını gördük. Asıl yaşı küçük kız çocuklarının pazarlandıklarını gördük. Anlattık bunları. İzmir, Şanlıurfa, Kilis ve Adıyaman'da neler oluyor, mülteciler neler yaşıyorlar, eğitime ulaşma durumları ne durumda diye bir projenin yürütülmesi için de bir araştırma yaptık. Araştırma sonuçlarını sizlerle paylaşacağız. Birleşmiş Milletler'in de Barolar Birliği ile yaptığı bir projenin danışmanlığını yaptık. Adli mercilere giden Suriyeli sayısı çok azdı. Yani şiddet gören, tecavüze uğrayan, istismar gören kadın şikayette bulunduğu zaman ülkesine geri gönderileceği korkusu yaşıyor. Acil yardım hattı işletiyoruz.



MÜLTECİLİK EN ÇOK KADINLARI VURUR

Trabzon'da bu uygulama var mı? 

Şuandan itibaren Trabzon'a el attık. Bunu Baro ve Belediye ayağı ile hayata geçireceğiz. Bir çok Arapça broşür bastık, hatta acil yardıma Arapça bilen bir tercüman koyduk. 50 bin broşür dağıttık. Türkiye'de kadına karşı şiddet ve istismar kanayan yara ise mülteci konusunda kanayan bir yaradır.  Bu anlamda iki toplumu birbirine düşürecek şekilde ötelemek yerine bunlara çözüm üretecek mecraları koymak zorundayız. Mültecilik en çok kadınları vurur ve bizim yarın bir mülteci konumuna düşmeyeceğimizin hiç bir garantisi yok. Bu anlamda demokratik yapımız içinde sıkıntı yaratan süreci iktidar sağladı, iktidarın bu konudaki plansızlığı sıkıntı yaratmıştır. Üç-dört nikahlı eş alma toplumu birbirine düşürdü. Bizim onlara karşı düşmanlık beslememiz için bu bir sebep değil. Burada bir politikasızlık ve kişisel ranta dönen bir siyasi düşünce var. Bizim toplum olarak bu mültecileri eğitime, Türk örf, adet ve geleneklerine entegre etmemiz lazım. Kadın politikalarının siyasete alet edilmemesini istiyoruz, din politikalarında kadını erkekten alt seviyeye düşürecek söylemlerden uzak durulmasını, rol modeli olan siyasilerin tavır ve tarzlarıyla toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmasını istiyoruz. Önümüzde çok ciddi bir ekonomik kriz var, bu ekonomik krizin geri dönüşü daha çok kadınları etkileyecektir. Ağır şiddet tablolarının üstesinden ancak birlik olarak gelebiliriz.



KADIN ADAY GÖSTERMEYEN HİÇ BİR PARTİYE OY VERMEYECEĞİZ

Önümüzde yerel seçimler var. Siyasette kadının yerini nasıl buluyorsunuz? Kadın adaylara neler söylemek istersiniz? 

Siyasi partiler kadın kontenjanına önem veriyormuş gibi görünüyorlar.

Fakat erkeklerin iki dudağı arasındaki söyleme esir kalan kadınlar istemiyoruz biz. Bu ülkede İstanbul'da bir hastanede 128 tane çocuğun istismar edildiği, erken yaşta evlendirildiğinde doğum yaptıklarına tanıklık etti. Vali görevden alınmadı. İçişleri Bakanlığı İstanbul Sözleşmesi'ni uygulamadığı için görevden alınmadı. Bu konu ile ilgili hastane başhekimi görevden alınmadı.

 Ama en önemlisi bana sorduğunuz soruda karar mekanizmasında bulunan 79 tane kadın yan yana gelip diyemediler ki "O kız çocukları erken evlendirildi arkadaşlar, bizim siyasetimizin canı cehenneme gitsin, biz birlikte bunu engelleyelim" demediler. Bunu söylemedikleri müddetçe parlamentoda 550 kadın milletvekili olsa ne olur? Biz siyaset üstüyüz. Biz kadın aday göstermeyen hiç bir partiye oy vermeyeceğiz. Yerelde kadın aday göstermemişse oy vermeyeceğiz. Bizim Rize'nin Pazar ilçesinde desteklediğimiz bir kadın adayımız var. Sayın Şükran Üst. Partisinden destek görmeyen bir adaydı, biz destek verdik. Dünya ekonomik formu raporuna göre 2017'de toplumsal cinsiyet eşitsizliği bakımından 140 ülke arasında 131. sırada olan ülkemizin ancak bu seçimlerle yerelde temsil edildiğinde üst sıralara geçeceğini bilelim.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/11/canan-gullu-kadin-aday-gostermeyen-partiye-oy-yok_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/11/canan-gullu-kadin-aday-gostermeyen-partiye-oy-yok_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/11/canan-gullu-kadin-aday-gostermeyen-partiye-oy-yok_t_1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/11/canan-gullu-kadin-aday-gostermeyen-partiye-oy-yok_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/canan-gullu-kadin-aday-gostermeyen-partiye-oy-yok/46491/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Nov 2018 10:30:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Göksel Aksel, Hande Yener'in yeni gözdesi ile konuştu]]></title>
			<description><![CDATA[Hande Yener’in klip partneri, dünyaca ünlü model Rozle Langus Türkiye’de ilk kez Habercuk’a konuştu!]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İngilizce bir çalışma oluşu, özgün video klibi, klipte rol alan yabancı modeli ve dahası ile 2018’in son aylarına damga vuracak olan Hande Yener’in yeni şarkısı ‘Love Always Wins’ dinleyici ile buluştu. Geçtiğimiz günlerde video klibi de yayınlanan şarkının LGBTİ sloganı taşıyor olması da ayrı bir sansasyon yaratacağa benziyor.

Klipte Hande Yener’in sevgilisi rolünü üstlenen gizemli yakışıklının kim olduğu, klip yayınlanır yayınlanmaz blog sitelerde ve sosyal medyada merak konusu oldu. Bir anda Türkiye’de hayran kitlesine kavuşan Rozle Langus ise ülkemizde ilk kez Habercuk’a röportaj verdi.



Yazarımız, Kişisel Gelişim Uzmanı Göksel Aksel’in Rozle Langus ile yaptığı röportaj sizlerle!

Hande Yener’in LGBTİ sloganı olarak bilinen ‘Love Always Wins’ adıyla şarkı hazırladığı ve bu şarkının klip çekimlerinin yapıldığını öğrendiğimde ucundan kıyısından soruşturdum. Klip çekilirken aldığım haberlere göre, klipte ‘gizemli yakışıklı sevgili’ rolünde yabancı bir model oynuyordu. Sağolsun bir iki arkadaşım modelimizin fotoğrafını attılar bana. Görür görmez dedim ki, bu çocuk Türkiye’de çok beğenilir. Hemen kolları sıvadım ve daha klip çekimleri bitmeden kendisine ulaştım. Röportaj teklifimi kibar bir şekilde kabul etti. Saatlerce sohbet ettik, öyle iyi bir insan ki anlatamam... Video-call aracılığı ile röportajımızı bitirdik. İngilizce olarak gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi bizzat kendim Türkçe’ye çevirdim. Geçen ay hazır olan röportajımızı siz değerli okurlarımızla buluşturmak için klibin yayınlanmasını bekledik. Ve işte röportajımız...

-Değerli Rozle, okurlarımız için kendinden biraz bahseder misin lütfen?

Tüm okurlarınıza merhaba! Ben aslen Slovenya’lı olan, 1986 doğumlu tipik bir balık burcuyum. Modellik işi için sürekli seyehat halinde olmam gerekiyor. Hem biraz daha kendi özel yaşam alanımı kurmak, hem de daha kolay seyahat edebilmek için Almanya’nın Hamburg şehrine yerleştim.

-Modelliğin yanında profesyonel spor hayatın olduğunu ve squash oynadığını biliyoruz. Spor yaşamından bize bahseder misin?

Evet, spor yaşamım devam ediyor; ve böyle de gitmesini istiyorum... Ebeveynlerin genç yaşta çocuklarına spor disiplinini ve etiğini öğretmeleri bence harika birşey. İşte bu yüzden benim için bunu yapan sportmen babama teşekkür borçluyum. Henüz çocukken tüm spor dallarının içindeydim. Paraşütle dalıştan basketbola, atletizmden plaj voleyboluna... Babamın 25 yıldır Slovenya’da bir spor kopmleksi var. Ben 19 yaşıma geldiğimde bir squash kortu kurduk ve o zaman squash’a aşık oldum diyebilirim. Üç yıl kadar yoğun şekilde oynadıktan sonra, profesyonel oldum.

-Modellik hayatın nasıl başladı? Model olmaya nasıl karar verdin?

Bu aslında komik bir hikaye. Squash kariyerime ara verdiğim bir dönemde Milano’da modellik yapan bir arkadaşımı ziyarete gittim. Sürekli beni ajansına götürmeye çalışıyordu ve görüşmem konusunda ısrar ediyordu. Tatilimin son günlerinde ısrara dayanamayıp ajansa gittim. Beni gördükleri an beğendiler ve biranda kendimi Just Cavalli showroom’undaki ilk modellik işimde buldum!  Önceleri çok istekli değildim, utangaçtım (aslında hala öyleyim diyor ve gülüyor). Modellikte şansım olup olmayacağını merak ediyordum ama gelen iş teklifini reddettim, çünkü tatilimin bitmesine 3 gün vardı ve gelen iş 3 hafta sürecekti. Milano’dan ayrıldım. Bir yıl kadar sonra kendi başıma Milano’ya gidip şansımı denemek istedim ve o günden beri inişler çıkışlar yaşamış olsam da doğru karar verdiğimi görüyorum. Model olarak dünyayı geziyor, değişik tecrübeler ediniyor ve pek çok kültür tanıyorum. Her zaman derim, en iyi sokaklarda gezerek öğrenirsin...

-Dünya çevresinde çalıştığın en iyi markalar kimlerdi?

Çalışma fırsatı yakaladığım müşterilere ve markalara daima teşekkür borçluyum, hepsi çok iyiydi. Fakat Giorgio Armani’nin yeri bende hep başkadır. Onunla çalıştığım için daima gurur duyarım. Yalnızca benim için değil, dünyanın gözünde de en önemli moda markası!

Gelelim Hande Yener’li sorulara...

-Hande Yener’in klibindeki iş nasıl gelişti?

İstanbul’daki müşteriler genellikle yüzyüze görüşmek isterler ki bence gayet haklılar, çünkü enerjinin tutup tutmadığını bu şekilde anlarsın. Hande’nin klibi için de aynısı oldu. Türkiye’de DAMAN ile çalışıyorum, çok başarılı ve global bir ajans. Teklif geldiğinde toplantı için İstanbul’a geldim. Ekibi gördüm ve herşey çok güzeldi. Beni seçtikleri için gayet mutlu oldum.

-Hande Yener’le çalışmak nasıldı, anlatır mısın? En çok neyi sevdin ya da seni rahatsız eden birşeyler oldu mu?

Hande ile çalışmak harikaydı. Tabii ki ben model olarak işimi yaptım. İnsanların arasında güzel bir enerji olduğu için hızlı, kolay ve eğlenceli bir iş oldu. Ve açıkça şunu söyleyebilirim ki, Hande Türkiye’de büyük bir star olmasına karşın, çok alçak gönüllü, kibar bir insan ve harika bir kişiliğe sahip. Yeri gelmişken Hande’nin bu klipteki başarılı aracısı olan Neda Sarmast’tan da bahsetmek isterim. Kendisi çok başarılı biri ve İran’da olmasına karşın, New York gibi medya işlerinin merkezi olan heryere uzanan bir pazara sahip.

-Love Always Wins bir LGBTİ sloganı olarak bilinir. LGBTİ bireyler hakkındaki düşüncelerin neler ve sence Türk dinleyicisi bu şarkıyı nasıl karşılayacak?

Ben hayaım boyunca insanların fikirlerini ve seksüel yönelimlerini umursamadım. Önemli olan insan olmak. Türk dinleyicinin tepkisini cidden tahmin edemem. Sadece şunu söyleyebilirim ki, şarkıda da söylendiği üzere, Aşk Daima Kazanır. İnsanlar arasında aşk olduktan sonra, geri kalan detayların hiçbir önemi yok...

-Bu video klip yayınlandıktan sonra bence Türkiye’de büyük bir üne kavuşacaksın, çünkü Hande Yener’in geniş bir kitlesi var ve herkes seni tanıyacak. Burada bir ünlü olmak ister miydin?

Hımmm... Ünlü olmanın iki tarafı vardır. Ben hayatımda kendi adıma başarılı olmayı isterim. Bu süreçte aniden daha da ünlü olabilirim tabii. Beni seven ve bana inanan daha fazla insan olması hoşuma gider. (gülümsüyor)

-Türkiye’de nereleri gezdin ve düşüncelerin neler?

Bursa, Antalya, Ankara, Bodrum ve İzmir’de bulundum. Türkiye ile ilgili aklıma ilk gelen şey daima güzel yemek bulabileceğiniz! (gülüyor). Türkiye’de gezdiğim şehirler harikaydı ve söylemem gerekiyor ki, bir yeri güzel ya da kötü yapan şey o yerin insanıdır... Bence Türkiye oldukça güzel...

-Şuandan itibaren kariyer planında neler var?

Ben genellikle akışına bırakmaya çalışırım. Düşündüğümüz şeyleri çevremizde yaratırız. Benim için önemli olan, kendim olarak, gerçek kalarak çalışmak. İnanıyorum ki yaptığımız işe çok sıkı şekilde inandığımız sürece, evren bize daima harika şeyler gönderecektir.

-Son olarak neler söylemek istersin?

Röportaj için sana ve Habercuk ekibine çok teşekkür ederim. Herşeyin bir sebebi vardır ve inanıyorum ki bu röportaj ikimize de güzel şeyler getirecek. Seninle tanıştığım için ayrıca mutluyum, muhteşem bir kişiliksin! Tüm okurlarınıza teşekkürlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum.

Röportaj: Göksel AKSEL

İngilizce Aslından Çeviri ve Düzenleme: Göksel AKSEL
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/09/goksel-aksel-hande-yener-in-yeni-gozdesi-ile-konustu.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/09/goksel-aksel-hande-yener-in-yeni-gozdesi-ile-konustu.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/09/goksel-aksel-hande-yener-in-yeni-gozdesi-ile-konustu_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/09/goksel-aksel-hande-yener-in-yeni-gozdesi-ile-konustu.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/goksel-aksel-hande-yener-in-yeni-gozdesi-ile-konustu/44940/</link>
			<pubDate>Mon, 03 Sep 2018 12:16:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Halkın çaresizliğine yanıt üretmeliyiz ]]></title>
			<description><![CDATA[Selin Sayek Böke: Nereye gitsek, herkeste çaresizlik duygusu yerleşmiş. Halkta var olan değişim talebini, “Çaresiz hissediyorum. Ben yeniden sizinle birlikte olmak istiyorum” çağrısını göz ardı etmek halka karşı sorumsuzluk olur ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[24 Haziran seçimlerinin ardından CHP’de başlayan tartışma, olağanüstü kurultay için imza toplanmasıyla büyüdü. CHP kurultaylarında yönetim anlayışı ile ilgili itirazlarını dile getiren “Gelecek İçin Biz” hareketi de olağanüstü kurultay istedi. CHP PM Üyesi ve İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke, olağanüstü kurultay süreci ile ilgili BirGün’ün sorularını yanıtladı. Böke, “Bizim derdimiz koltuklara kimin oturacağı değil. Birisi kalksın, başkası otursun hiç değil” diyor. Böke, Kılıçdaroğlu’nun “birileri koltuk derdinde” açıklamasına da “Meseleyi koltuk mücadelesine indirgeyen genel merkezin ta kendisi” diye tepki gösteriyor

 

»“Gelecek İçin Biz” olarak olağanüstü kurultay çağrınızda “24 Haziran uzun zamandır devam eden siyasetsizliğin sonucu” dediniz. Bu noktaya nasıl gelindi?
24 Haziran’da bir rejim değişikliği ile karşı karşıya kaldık. Ama rejimin değişikliği bu seçimle gerçekleşmedi. Birikimli bir inşa süreci yaşandı. İktidar adım adım, çok kararlı bir siyasetle bunu gerçekleştirdi. İşte o inşa sürecinde CHP’nin bugünkü yönetiminin ortaya koyduğu siyaset anlayışı ve siyasi kararlar, süreci hiçbir aşamasında geriletme ve yerine yeni bir şey kurulmasına imkan verecek alternatif yol açamadı. 24 Haziran’a kadar ortaya konulan siyasetsizlik bu sonuca katkıda bulunmuştur. Rejimin değiştiği bir yerde tartışmanız gereken ilk şey “Neyi farklı yapabilirdik ki bu sonuç olmayabilirdi”. Siyasetsizlik konusunu geriye dönük atılmış adımların tek tek hesaplaşması üzerinden tarif etmek yanlış olur. O siyasetsizliğin örneklerini bütün toplum biliyor. Daha önce Adalet Yürüyüşünde, Hayır iradesinde son olarak da 24 Haziran’ın muhteşem miting alanlarında gördük ki toplumda siyasete dahil olma isteği, enerjisi mevcut. Gerçek siyasetin olduğu yerde Adalet Yürüyüşü sürekli konuşulan bir örnek olmazdı, başka örnekler olurdu. Demek ki bunu sürekli kılamamışız. Siyasetsizlikten tarifimiz tam da bu. Somut bir örneğini 24 Haziran’dan sonra yaşanan tren faciasında gördük. İktidarın siyasi anlayışı doğrultusunda kurulmuş bir düzenin sonunda yaşanan bu katliam CHP yönetimi tarafından “siyasi bir mesele değildir” denilerek siyasetsizleştirildi.

»Çağrınızdaki parti yönetimine yönelik “dar kadrocu, tasfiyeci anlayış” vurgusunu açar mısınız?
Yakın dönemde tasfiyeci anlayışı yaşadığımız en belirgin olaylardan biri milletvekili aday listeleri diğeri de tüzük kurultayıydı. “Gelecek İçin Biz” olarak tüzükte yapılmak istenen değişikliğe itirazlarımız oldu. 47 milletvekili daha demokratik bir Türkiye için daha demokratik bir CHP, daha demokratik bir CHP için de daha demokratik bir tüzük talebinde ortaklaştı. 47 milletvekilinin 38’inin yeniden aday yapılmaması ve neden aday gösterilmediklerinin gerçekle hiç örtüşmeyen bir biçimde sunulması tasfiyeciliğin, dar kadroculuğun işaretidir.

Koltuk mücadelesine indirgeyen yönetim
»Olağanüstü kurultay için imza toplanmasına parti yönetiminden gelen tepkilere son olarak “birileri koltuk derdinde” açıklamasıyla Genel Başkan Kılıçdaroğlu da katıldı...
Bunlar Türkiye siyasetsizliğini parti içi siyasetsizliğe dönüştürme gayreti… Rejimin değiştiği bir yerde “neyi farklı yapmalıyız”ı konuşmak yerine meseleyi imza sayısına sıkıştıran, toplumdaki umutsuzluk karşısında umudu yeniden nasıl bir yeşerteceğimizi konuşmak yerine konuyu koltuk mücadeleye indirgeyen genel merkezin ta kendisi. Gelecek İçin Biz’in kurultay çağrısı çok açık ve net. Derdimiz koltuklara kimin oturacağı değil. Birisi kalksın, başkası otursun hiç değil.



Tek bir derdimiz var… Türkiye’de bir şey oldu. Ve bu duruma dair “Bizim katkımız ne oldu” diye özgüvenli bir değerlendirmeden geçmeden yenilenmeyi mümkün görmüyoruz. Bunu yapabilmenin tek yolu parti içerisinde değerlendirme yapmak. Seçimin üzerinden bir ay geçmiş. Bu sürede eğer bir partinin yönetimi, seçime dair bir değerlendirmeyi, bırakın akademik çalışmayı, siyasi raporunu hazırlayıp kurullarla tartışamıyorsa sadece bir siyasetsizlik değil, bir yönetim beceriksizliği de ortaya çıkıyor. Bu yönetim anlayışını değiştirmemiz gerekiyor. Kimden neyi saklıyoruz? Gerçeği bütün Türkiye yaşıyor zaten. Bu rejim değişti, biz bu seçimi hep beraber kaybettik. Başka kaybedenlerle ilgili değerlendirmeyi yapacak merci biz değiliz. Ama her şeyden önce kendimize dair bir değerlendirmeyi yapmak durumundayız. Bunun önündeki engeli imza sayısına, partideki tartışmayı liderliğe sıkıştıranlar, koltuk sevdalılığı üzerinden tarif edenler bu ülkeye büyük bir haksızlık yapıyorlar.

»Parti Meclisi toplandı, seçim sonuçları değerlendirilmedi mi o toplantıda?
Parti Meclisi olup bitene dair bir değerlendirme yapmak için değil disiplin süreci için toplandı. Rejim değişikliğinin ülkeye dayattığı harabeye karşın bir toplantı yapılmadı. O zaman dönüp şu soruyu sormak benim için maalesef halka karşı duyduğum bir sorumluluğun sonucu haline geliyor, “Niye tartışılmıyor? Kim engel oluyor?” Bunu kimsenin yapmaya hakkı yok. Bizim derdimiz ülke. Bu ülke sevdası için, “Koltuk sevdalıları” deyip yok saymaya çalışan anlayışa da itirazımız var.

 

»Varsayalım yeterli imzaya ulaşılmadı ve kurultay da toplanamadı bugün yaşanan tartışma bitecek mi?
İmza sayısını ikincil gördüm hep. Toplumda var olan umutsuzluğu görmezden gelmemiz mümkün değil. Ve bu olumsuzluğun çoğunu 24 Haziran gecesinde olanlar oluşturuyor. O gece umutsuzluğu ortaya çıkartan şeyleri değerlendirmeden yol almamız mümkün değil. Onun için de delegeden imza beklemeden yapılacak bir değişime ihtiyaç olduğunu görüyorum ben. Nereye gitsek, herkeste benzer bir çaresizlik duygusu yerleşmiş. Dolayısıyla imza ister 200 isterse bin olsun… Partinin kendi içerisinde bu meseleyi tartışması gerekiyor zaten. Halkta var olan değişim talebini, “Çaresiz hissediyorum. Ben yeniden sizinle birlikte olmak istiyorum” çağrısını göz ardı etmek halka karşı sorumsuzluk olur.

Yerel seçim bahanesi kaçak güreş
»Parti yönetimi olağanüstü kurultaya itiraz ederken yaklaşan yerel seçimleri gerekçe gösteriyor...
Yerel seçimler bahane edilemez. Belki tam da değişime ihtiyaç doğuran nedenlerden biri de çok yakında seçim olması. Mevcut siyaset anlayışı sürerse sonuç değişmeyecek bir kez daha sandıktan yenik çıkacağız. Üstelik sonuçları daha kötü olacak. Çünkü toplumda bu öğrenilmiş çaresizlik, derin bir umutsuzluğa yol açmış durumda. Değişime her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Meseleyi yerelde koltuk kavgasına indirgeyenlere karşı da direnmesi gereken bizleriz. Kimsenin derdi yereldeki koltuk olamaz zaten. Bu yüzden ısrarla diyoruz ki ön seçim yapalım, bu kez üyelerimizi dinleyelim. Genel merkezin yetkileri içerisine sınırlanmış bir koltuk dağılımı yapmayalım. Yerel seçimleri bahane eden anlayış kaçak güreşiyor. Eğer bahanemiz yerel seçimlerse değişime her zamankinden daha acil ve daha çok ihtiyacımız var.

»Siz, sosyal medyadan paylaşım yaptınız “aday değilim “diye. Olası bir kurultayda Muharrem İnce’nin adaylığına destek verecek misiniz? 
Kendi genel başkanlığımız da dahil kimsenin genel başkanlık hedefine destek vermek gibi bir meselemiz yok. Partide değişimden yana tüm aktörlerle ortaklaşmak için mutabakat arıyoruz. Sayın İnce çok başarılı bir kampanya götürmüş, toplumda heyecan yaratmış Cumhurbaşkanı adayıdır ve değişimin öncü paydaşlarından olması çok istenecek bir şeydir. Parti içi bir ortaklaşma ile bir koalisyonla, CHP’ye toplumun beklediği çizgiye getirebilir, yeni bir umudu ortaya çıkarabiliriz. Bugün faşizme karşı omuz omuza mücadele vermesi gerekenler parti içerisinde imza ve politik kavgaya indirgediğinden birbirine düşman gibi gösteriliyor. Oysa ortaklaşmamız gerek.

»Sistemi tümüyle değiştiren kararnameler yayınlandı bu süreçte. Buna karşı nasıl bir muhalefet stratejisi izlenmeli?
Rejim değişikliğinin hızla devleti yeniden yapılandırdığına ve hukuki zemini değiştirdiğine şahit oluyoruz. Zaten etkisi çok zayıflamış bir meclis vardı. Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yönetilen bir Türkiye’deyiz. Hal böyleyken ve Meclis içerisinde “sert ve etkin” diye tarif edilen bir mücadele yürütülmesine rağmen bu zemin kaybedilmişken, bugün tekrar Meclis içi mücadeleye dayanacağımızı söylemek baştan kaybetmek anlamına gelir. Meclisi yeniden etkinleştirmek için Meclis dışı mücadeleye ihtiyacımız var. Halkla buluşan, halkı siyasi mücadelenin içerisine alan bir anlayışa ihtiyacımız var. Meclis kürsüsü tabii ki kıymetli. Oradaki varlığımızı sürdürmek, mücadeleyi kazandığımızda döneceğimiz bir Meclis’in olması açısından elzemdir. Dolayısıyla Meclis’te olalım. Ama mücadeleyi meclis içerisinde etkin kılacağımızı zannetmek esasında gerçekleri okumadığımız anlamına gelir. Meclis dışına taşan bir siyasi mücadeleye ihtiyacımız var. Halkla buluşacak her türlü zemini yaratmakla yükümlüyüz. Bu, içine kimi yerde üç kişiyi katan bir eylemlilik olur, forumlar olur, mahalle meclisleri olur. Önemli olan meclisin dört duvarına sıkışmış tartışmayı dışına taşıyacak olan bir iş yapmaktır. Bunu yapabilmek için örgütlenmeye ihtiyacınız var. Sadece yeni bir siyaset değil, yeni bir örgütlenme biçimine ihtiyaç var. Kararnamelerle DDK’ya resmen sivil toplum kuruluşlarını, sendikaları yok etmek üzere görev veriliyor. Bu yetki verilmişken aynı siyaseti devam ettirirsek engel olma ihtimalimiz sıfır. Yeni bir şey yapmamız gerekiyor. Uzun lafın kısası, bugün olağanüstülüğün daha da olağanüstü olduğu gerçeğinden devam etmeliyiz. OHAL’in kalkmış olması kutlanacak bir şey değil, çünkü OHAL kalkmadı. Bilakis hukuken kalıcı hale getirildi.

»Çok sıkıntılı bir döneme işaret ediyorsunuz... 
Bize düşen, bunun aşılabileceği gerçeğini topluma anlatmak. Yeni bir siyasetle bunun aşılacağını toplum gösterdi. 24 Haziran’da tüm baskılara rağmen büyük coşku vardı alanlarda. Bunu alanlardan yeni siyasete taşımamız gerekiyor. Bunu değiştirecek olan da biziz. Şimdi Türkiye için CHP’de bir değişim zamanı.

***

Sağcılaşan siyaset resmileştirildi

»CHP’de bir ideolojik çizgi tartışması var. Siz de çağrınızda “sağdan oy alma kaygısıyla siyasetsizlik içine düşüldüğünü” vurguluyorsunuz ...
Kimlik siyasetini aşacak siyasetin sınıf siyaseti olduğu çok açık. Emekçileri yaşadıklarının bugünkü siyasi düzenin sonucu olduğuna ikna etmeliyiz. Onları bu mücadele etrafında bir araya getirmeliyiz. Bunu yapabilmenin tek yolu da sınıf siyasetinin dayandığı sosyal demokrat değerlerin kendi değerlerimiz olduğunu kabulden geçiyor. Türkiye bir ekonomik krizde ve iktidar faturayı emek sınıfına, halka yükleyecek. O yüzden şimdiden, halkı bu mücadele üzerinden örgütleyecek yeni bir siyasete ihtiyacımız var. Bu çok açık sosyal demokrat ve sol siyasetten geçiyor. 24 Haziran’dan sonra partimizin sözcüsü çıktı ve dedi ki “Biz bir ders aldık 24 Haziran’dan. Biz karşı mahalleye konuşacağız ve onların diliyle konuşacağız”... Toplumu mahalleler üzerinden tarif eden, “Onların diliyle konuşacağım” diyen anlayış Türkiye’de sağcılaşan siyaseti resmileştiren bir anlayışa dönüşüyor. İtirazımız buna. Ve bu itiraz bir sene öncekinden daha elzem.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/05/selin-sayek-boke-istifa-etti-gerekli-adimlar-atilmadi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/05/selin-sayek-boke-istifa-etti-gerekli-adimlar-atilmadi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/05/selin-sayek-boke-istifa-etti-gerekli-adimlar-atilmadi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/05/selin-sayek-boke-istifa-etti-gerekli-adimlar-atilmadi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/halkin-caresizligine-yanit-uretmeliyiz/44042/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Jul 2018 11:56:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Saadete Verilen 1 Oy Bile Boşa Gitmeyecek]]></title>
			<description><![CDATA[“Artık seçim barajı yok, oyumuz boşa gider korkusu ortadan kalktı!” diyen Saadet Partisi Trabzon 1. Sıra Milletvekili Adayı Cevat Kurt, Milli Görüşçüleri 24 Haziran’da sandığa giderek Erbakan’ın Saadet Partisi’ne oy vermeye davet etti ve ekledi:]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[“Artık seçim barajı yok, oyumuz boşa gider korkusu ortadan kalktı!” diyen Saadet Partisi Trabzon 1. Sıra Milletvekili Adayı Cevat Kurt, Milli Görüşçüleri 24 Haziran’da sandığa giderek Erbakan’ın Saadet Partisi’ne oy vermeye davet etti ve ekledi:

SAADETE VERİLEN 1 OY BİLE BOŞA GİTMEYECEK

Saadet Partisi Trabzon 1. Sıra Milletvekili adayı Cevat Kurt, 24 Haziran’da Trabzon’da elde edecekleri seçim başarısını sadece Trabzon’un değil bütün Türkiye’nin konuşacağını söyledi.

“Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Temel Karamollaoğlu’nun ülke genelinde olduğu gibi biz de Trabzon’da hemşerilerimizin büyük ilgisi ve teveccühüyle karşılaşıyoruz” diyen Kurt, “Türkiye’nin geleceğine yön verecek 24 Haziran seçimlerinde Türkiye’de kutuplaşma, ayrışma istemeyen kardeşlerimiz gönül rahatlığıyla sandığa giderek Cumhurbaşkanı adayımızı ve partimizi desteklesinler?” dedi.

Cevat Kurt, 24 Haziran Pazar günü yapılacak seçimlerle ilgili gazetemize şu açıklamalarda bulundu.

BİZ SEÇİM İŞBİRLİĞİ YAPTIK

SP’nin dahil olduğu ittifakla ilgili bilhassa bir kısım muhafazakar seçmenin eleştirisi ve bunu anlamlandırma sorunu var? Bu konuda neler söylersiniz?

Aslında muhafazakâr seçmenin kafasında oluşan bu algı, iktidarın havuz medya gücüyle oluşturduğu bir algıdır. Bir partinin diğer partinin amblemi altında yaptığı bir ittifak söz konusu değil ki. Türkiye’de seçim barajı devam ettiği ve iktidar da bunu çözmediği için burada bir seçim işbirliği yapılmıştır.

Yani 4 parti bir araya gelmiş ve seçim işbirliği yapmıştır. Bu partilerden herhangi bir tanesinin barajı aşması durumunda, bütün partiler barajı aşmış sayılıyor. Bizim yaptığımız işbirliği de barajı aşmak için yapılmış teknik bir işbirliğidir. Bizim seçmenimiz, Milli Görüşçü ve muhafazakâr seçmen, gönül rahatlığıyla Saadet Partimizin amblemi altına mührü basacaklar ve onu tercih edeceklerdir.

Burada iktidar, yeni sistemde yönetimde istikrarı gözetmiş fakat temsilde adaleti gözetmemiştir. Bir demokrasinin sağlıklı işlemesi için, milletin her ferdinin parlamentoda temsil edilmesi gerekmez mi? Üstelik Milli Görüş siyasetinin temsilcisi Saadet Partisi, ülkenin meselelerine bakışı ve getirdiği çözüm önerileriyle farklı bir partidir. Bu görüşün mutlaka parlamentoda yer alması gerekir.

Haliyle biz iktidara ‘Bu adaletsiz seçim barajını kaldırın’ dedik ama bu noktada adım atılmadı.

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum; özellikle iktidar partisi millet ittifakı üzerinden Erbakan Hoca sömürüsüne gidiyor. Biz de o zaman kendilerini haklı olarak şunu soruyoruz:

“Parlamentoda milliyetçi kardeşlerimiz var mı, var. Sosyal demokratlar var mı, var. AK Partililer var mı, var. HDP var mı, var. Kim yok? Erbakan’ın partisi yok. Eğer Erbakan Hocaya böyle bir muhabbetiniz varsa ve bunda samimi iseniz niçin baraj sadece Milli Görüşçüler ve Saadet Partisi için var?  İktidar partisi neden bu barajı kaldırmıyor?”

Erbakan, Saadet Partisinin genel başkanı olarak vefat etmiştir. 16 yıllık AK Parti iktidarında Saadet Partisi tek kuruş hazine yardımı alamazken sadece HDP’ye hazineden 80 milyon TL para yardımı yapılmamış mıdır? Bunu da aziz milletimizin dikkatine sunmak istiyorum.

AK PARTİ BİZE İTTİFAK DEĞİL İLTİHAK ÖNERDİ

Peki Saadet Partisi, AK Parti öncülüğünde kurulan cumhur ittifakında neden yer almadı?

Burada da yine bir algı, yanlış yönlendirme ve bilgilendirme var. Biz bu süreçte tüm siyasi partilerle görüştük. İlk görüşmeyi sayın Genel Başkanımız, sayın Cumhurbaşkanı ile gerçekleştirdi. Daha sonra birkaç kez daha görüştüler. Özellikle bize bu konuda eleştiri getiren muhafazakar seçmenlere seslenmek istiyorum. Mesele anlatıldığı gibi değil, çünkü AK Parti bize ittifak değil, iltihak teklif etmiştir. Yani bize, ‘partinizi kapatın, gelin bize katılın!’ denilmiştir. Bunun dışında hiçbir teklif yapılmamıştır. Bu ne manaya gelir? AK Parti bizimle ittifakı istemedi, Milli Görüşün parlamentoya girmesini istemedi.

Zira iktidar biliyor ki Saadet Partisinin yer alacağı Mecliste, milletin razı olmayacağı adımları atmak kolay değildir. Saadet Partisi buna izin vermez. Bu nedenle buna yanaşmadılar. Biz de parlamentoya girebilmek için seçim işbirliğine gittik.

BİZ AYRIŞTIRAN, KUTUPLAŞTIRAN DEĞİL, MİLLETİN HER FERDİNİ KUCAKLAYAN BİR ANLAYIŞA SAHİBİZ

Genel Başkanınız Temel Karamollaoğlu’nun söylemleri, duruşu ve üslubu çok geniş ve farklı toplumsal kesimlerden ciddi bir karşılık buldu. Trabzon’da da bunu gözlemliyor musunuz?

Elbette gözlemliyoruz. Aslına bakılırsa eski seçimlerde de partimize bir ilgi vardı. Bu da Türkiye’nin meselelerine bakış açımız ve getirdiğimiz köklü ve kalıcı çözümler kadar, bizim siyasete yüklediğimiz anlamla, birlik ve beraberliğe yaptığımız vurguyla alakalıydı.

Bu süreçte yaşanan ise iktidarın ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı siyaset üslubu ve tarzına karşılık, sayın Genel Başkanımızın birleştirici ve kucaklayıcı üslubudur. Haliyle bu siyaset tarzı, her kesimden bize olan ilgiyi artırdı. Aziz milletimiz de hasretle bunu bekliyordu. Siyasetin bu kutuplaştırıcı, ötekileştirici dilinden sağcısından solcusuna, liberalinden milliyetçisine, muhafazakarına kadar çok geniş seçmen bundan ciddi rahatsızlık duymaktadır.

Bilge Gene Başkanımızın tecrübesiyle bu yaklaşım büyük karşılık buldu, inşallah 24 Haziran’da bu ilgi ve alakanın karşılığını sandıkta göreceğiz.

AK PARTİ’NİN MİLLİ GÖRÜŞLE UZAKTAN YAKINDAN İLGİSİ YOKTUR

Muhafazakâr seçmenin kafasında şöyle bir soru var. AK Parti’yi kuran kadro kendisini Milli Görüşçü olarak tanımlıyor. Saadet Partisi de zaten Milli Görüşün temsilcisi. Neden AK Parti’ye muhalefet ediyorsunuz?

Burada seçmen belki kadrolar üzerinden tanımlamaya gidiyor ama işin esası hiç de öyle değil. Mesele siyasi partilerin karolarından, söylemlerinden ziyade uygulamaları ve icraatlarıyla ilgilidir.

Saadet Partisi ile AK Parti arasında ekonomiden dış politikaya, liyakat anlayışından adalete kadar derin farklılık ve ayrılıklar vardır.

AK Parti AB’yi bir medeniyet projesi olarak görüyor, biz öyle gömüyoruz. AK Parti, sadece Türkiye aleyhine değil mazlum milletlerin aleyhine dünyanın dört bir köşesinde terörü besleyen, askerimizi şehit eden silahları terör örgütüne veren ABD’yi dost, müttefik ve stratejik ortak olarak görüyor, biz öyle görmüyoruz. AK Parti İsrail’i de böyle tanımlıyor, biz ‘İsrail bir terör devletidir’ diyoruz.

Saadet Partisi komşularımızla, İslam coğrafyası ve mazlum milletlerle işbirliğini önceliyor, D-8’in güçlendirilmesine önem veriyor, AK Parti böyle bakmıyor.

Ekonomiye gelince AK Parti’nin borca dayalı büyüme politikasına biz üretime ve ihracata dayalı gerçek büyüme politikasıyla karşı çıkıyoruz. Onlar tüketim odaklı yatırımlara önem veriyor, biz üretime ve istihdama önem veriyoruz. Adeta kalp hastasının başına saç ekimi yapıyorlar. Biz ülkemizi kalkındıracak, gelir getirecek, insanımıza iş ve aş verecek üretimi, sanayiyi önceliyoruz. Böyle bir ekonomi politikası uygulanmadan Türkiye mutlu insanların, huzur içinde ve kardeşçe yaşadığı bir ülke olamaz.

Bir başka önemli farkımız da liyakatle ilgilidir. AK Parti yönetimde liyakat ve ehliyete önem verilmiyor ki bu belki de bütün olumsuzlukların ana sebebi budur. Sadece kendi yandaşı olması, destekleyen olması, belli cemaatten olması yeterli görülüyor. Saadet Partisi ise inancımızın da gereği olarak işin liyakatli ve ehliyetli kadrolara verilmesini savunuyor. Bir insan sizin gibi düşünmeyebilir ama o konuda bilgili, donamlı, liyakatli ise o görev o kişin hakkıdır.

Adalet konusu da, en temel ayrıldığımız hususlardan biri. Siz eğer hukuku kendi lehinize çalıştırır, akşamdan gördüğünüz rüyayı sabah kararname haline getirirseniz böyle bir anlayışla Saadet Partisi’nin size destek vermesi mümkün olabilir mi?

Biz meseleye böyle bakıyoruz ve milletimiz de bunu görüyor. Bu bakımdan biz AK Parti’den çok farklı bir partiyiz.

SAADETE VERİLEN 1 OY BİLE BOŞA GİTMEYECEK

Baraj probleminin ortadan kalkması Milli Görüşçü seçmende heyecan uyandırdı mı?

Elbette, Milli Görüşçü seçmen artık iradesini hiçbir endişe duymadan, çekinmeden sandığa yansıtacak inşallah.

24 Haziran’da Trabzon’da Saadet Partimizin aldığı oy oranları, sadece yerel medyada değil ulusal medyada da tartışma konusu olacak ve herkes bunu analiz edecektir.

Hem barajın kalkması hem de tabanın birebir istişare ile ortaya koyduğu 6 adayımızla bu konuda iddialıyız.

Adaylarımız da alanlarında uzman, genç, pırlanta gibi ve Trabzon’a, insanımıza hizmet etmekten başka gizli açık hiçbir niyetleri olmayan isimlerden oluşuyor.

 

YEREL MESELELER

Sayın Kurt, biraz da yerel meseleleri konuşalım.

Trabzon’un en temel meselesi, işsizlik ve buna bağlı oluşan göçtür. İktidar partisi, 16 yıl boyunca Trabzon’da üretime, istihdama yönelik bir tek yatırım bile yapmamıştır.

BELEDİYELER İŞ UMUDU OLDU

Trabzon Büyükşehir ve Ortahisar Belediyelerindeki müracaatların hemen tamamı, iş başvurularından oluşuyor. Bölgemizde iş alanları olmadığı için insanımız belediyeleri umut olarak görüyor. Edindiğimiz bilgilere belediyelere 40 binin üzerinde başvuru var.

Bu gerçek ortada iken İŞKUR rakamları üzerinden yapılan açıklamalarda, Trabzon’daki işsizlik yüzde 4’ün altında açıklanıyor. Bu resmen insanlarla, sokakla dalga geçmektir. Siz istatistiklerle oynayarak rakamları düşük gösterebilirsiniz ama ferasetli Trabzon halkı her şeyi görüyor. Çünkü o işsiz gencimiz, akşam morali bozuk, boynu bükük olarak evine gidiyor. Annesi, babası bunun ıstırabını yaşıyor, hissediyor. Trabzon halkı bu duruma tepkisini 24 Haziran’da ‘Artık Yeter’ diyerek sandıkta verecek.

İktidar partisi hedefi her zamanki gibi 6-0 olarak belirledi. Diğer partiler de çalışmalarını sürdürüyor. Sizce AK Parti 16 yıl boyunca neyi yapamadı, eksik olan ne?

6-0 mı? Seçimin bu gerilen atmosferinde bunu ancak bir espri olarak değerlendiriyorum. 24 Haziran’da sandıklarda Trabzon seçmeni oy vermeyecek mi? AK Partililer sokağın sesini duymuyor mu? Sessiz yığınların tepkisini görmüyor mu? Daha geçen milletvekili adaylarından biri, “4 tane vekil alırız” demedi mi? AK Parti onca imkanı seferber etmesine rağmen tıkanmış vaziyettedir.

Haliyle 6-0 gibi söylemler, abandone olmuş bir boksörün şuursuz söylemlerine benzemektedir. Akıbet bellidir, Trabzon’un ferasetli halkı son sözü 24 Haziran’da sandıkta söyleyecektir.

BELEDİYELER İŞ UMUDU OLDU

Sorunuzun ikinci kısmına gelince, AK Parti’nin hatalı ekonomik politikaların bir yansıması da Trabzon’da görülüyor. Şehrimizde üretime dönük hangi yatırımı yaptılar? 16 yılda Trabzon’da 50 kişinin, 100 kişinin istihdam edildiği, üretime yönelik kaç yatırım yaptılar?

TRABZON’UN EVLADI DOĞDUĞU YERDE DOYSUN İSTİYORUZ

Trabzon 2002’de 450 vekil olan Mecliste 8 vekille temsil edilirken, bugün 600’e çıkan sayıda 6 vekille temsil ediliyor. Neden? Çünkü nüfusumuz azaldı.

Trabzon gibi cennet bir yörede nüfus neden azalır? Çünkü Trabzon’un evladı, doğduğu şehirde doymuyor da ondan. Ve bunun sonucunda iş bulabileceği yerlere göç ediyor.

İktidar popülist siyaseti ekonomide de aynen uyguluyor ve üretim yerine rant ve başka alanlara öncelik veriyor.

Bunca sorun ortada iken iktidar ne yapıyor? Hala yapacağız, edeceğiz diye vaatlerde bulunuyor. 16 yıllık iktidarınızda ne yaptınız ki halktan oy istiyorsunuz. Kıymetli halkımız bütün bunları görüyor ve 24 Haziran’da da gerekli cevabı verecektir.

İktidarın Trabzon halkına vaat ettiklerinden bir kısmını kısaca hatırlayalım:

DEMİRYOLU

Şimdi demiryolundan bahsediliyor. 2009’da aynı şekilde gündemde değil miydi? Ne değişti? 2009’da yapılan fizibilite çalışmalarından 8 sene sonra şimdi proje ihalesi yapılıyor. O bitecek, 2023 vizyonu diyecekler. Ama artık deniz bitmiş, kara görünmüştür.

Trabzon’u demiryoluyla Saadet Partisi buluşturacaktır.

İKİNCİ ÜNİVERSİTE

KTÜ’yü bölerek 2. üniversiteyi kurduk diyorlar. Hani ayrı bir devlet üniversitesi kurulacaktı? Hani bir kaç tane daha özel üniversite kurulacaktı?

Sonra, birinci üniversiteden mezun olanlara iş mi buldunuz ki ikincisini kuruyorsunuz? Oradan mezun olacak gençlerimiz, hangi işlerde istihdam edilecekler? Trabzon’da fabrika yaptınız, yapımına öncülük ettiniz de biz mi görmüyoruz, bilmiyoruz?

ULAŞIM VE GÜNEY ÇEVRE YOLU

Ulaşımda da bazı hamleler var ama köklü çözümler yok. Halkımızın da yakından gördüğü ve yaşadığı gibi 16 yıllık AK Parti iktidarında ulaşımdan imara, ekonomiden kentsel dönüşüme kadar Trabzon mağdur edilmiştir.

Trabzon’un ulaşımdaki ve şehircilikteki problemlerine çözmek için düşünülen ve 1997’den bu yana gündemde olan Güney Çevre Yolu nerede? Her seçim öncesinde AK Partili vekil adaylarının vaatlerine rağmen bu konuda bir adım atılmamış, Trabzon halkı Güney Çevre Yolu ile de kandırılmıştır.

Tanjant ve Kanuni yolları kent içi yollardır. Güney Çevre Yolu ise transit taşımacılığını yönlendirebileceğimiz, kentin gelişimine yönelik en ciddi adımlardan biridir.

Güney Çevre Yolu’nun son yıllardaki gelişmelerin de dikkate alınarak güzergahı yeniden belirlenmeli ve Of'tan Beşikdüzü'ne kadar olan kısmı bir an önce projelendirilmeli, plana işlenmelidir. 

KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJELERİ

Trabzon’un imar problemlerini çözmek için başlatılan kentsel dönüşüm projelerine ne demeli? 2009’dan beri her yıl “Şu yılda, şu ayda bitecek” diye çarşaf çarşaf gazete haberleri yaptılar, bilbordlara reklamlar verdiler. Aradan 10 yıl geçti, iki vadi dışında biten kentsel dönüşüm projesi var mı?

Trabzon’un doğudan girişi Çömlekçi’nin haline bakar mısınız? Orada deprem mi oldu yoksa savaş mı? Bu görüntü turizm şehri Trabzon’a yakışıyor mu? Ya Pazarkapı’ya ne demeli?

“Neden bitirmiyorsunuz?” diye sorduğumuzda “Ödenek yok” diyorlar. Madem ödenek yok, birini bitirmeden diğerine neden başlıyorsunuz? Kentsel dönüşüm projeleri de AK Parti’nin seçim dönemlerinde vatandaşın oyunu almaya yönelik hamlelerinden başka bir şey değil.

TRABZON TERSANE İLE ALDATILMIŞTIR

Dönemin AK Parti Milletvekili Cevdet Erdöl’ün ‘5 bin kişiye iş sağlayacağız’ diyerek reklamını yaptığı Sürmene Çamburnu’ndaki tersane nerede? Onca para harcanarak yapılan çalışmalar boşa gitmiş, Trabzon halkı tersane ile aldatılmıştır. 

LOJİSTİK MERKEZ TRABZON’UN ELİNDEN ALINMADI MI?

Tersane yapılamayan alanda daha sonra Lojistik Merkez yapılacağı açıklandı. Yine onca çalışmaya, iş gezilerine, toplantılara ve hepsinden önemlisi de seçim vaatlerine rağmen sonuç ne oldu? Lojistik merkez de Trabzon’un elinden alınarak Rize İyidere’ye gitti.

Şimdi de bu alan yine binin üzerinde istihdam vaadiyle özel bir şirkete 49 yıllığına kiralanmış fakat 250 dönümlük bu alana bir çivi bile çakılmamıştır.

Bu tahsisin iptali için açılan dava halen sürmektedir.

HAFİF RAYLI SİSTEM

2012 yılında gündeme gelen ve şehir içi trafiği rahatlatacak proje diye sunulan hafif raylı sistem nerede? Hangi adımı attılar?

FINDIK

En önemli tarımsal ürünümüz olan fındığa bakalım. Bizim iktidarımızda satılan bir kilogram fındık, bugün satılan bir kilogram fındıkla değeri aynı mı?

Peki, Saadet Partisi olarak sizin farkınız nedir? Seçmene hangi vaatlerde bulunacaksınız?

Bizim ekonomide temel farkımız üretime dönük bir ekonomi anlayışı olacak. Önceliğimiz de hammaddesi yöremizde üretilen ürünlere dayalı sanayi tesisleri kurmak olacak. Tarımda, hayvancılıkta, madencilikte bunları yapabiliriz. Kaynaklarımızı üretime dönük verimli alanlara yatıracağız, girişimcilerimizi destekleyeceğiz, işgücünü nitelikli hale getireceğiz ve çalışma hayatında barışı sağlayacağız. Trabzon, mutlu insanların yaşadığı, huzurlu bir şehir olacak. Trabzon evladı doğduğu yerde doyacak.

İşsiz kardeşlerimize iş bulacağız, çalıştığı halde geçinemeyen asgari ücretli kardeşlerimize de insanca yaşayabilecekleri bir ücreti vereceğiz inşallah.

Bugün 1990’lı yılları yaşayan, hatırlayan seçmenler iyi biliyorlar ki Milli Görüşün hem genelde hem de yerelde yaptığı hizmetler hala konuşulmaktadır. Halkımız bu başarıları unutmadı. Bizim iktidarımızda aynı anlayışla halkımıza hizmet edeceğiz.

Cevat Bey seçimlere ve seçmene yönelik mesajlarınızı alabilir miyiz?

Bu güne kadar yapılan seçimler de önemliydi fakat 24 Haziran’daki seçimler daha bir önem arz ediyor. Bu seçim sürecinde bütün partilere, bütün aday kardeşlerimize seçim çalışmalarında başarılar diliyorum.

Kardeşlik hukukuna riayet ederek çalışmalarımızı sürdürmeliyiz. Hepimiz bu şehrin, ülkenin evladıyız.

Bu bir seçimdir savaş değildir. Bir hizmet yarışıdır, meseleye böyle bakmalı, halkımızı ayrıştıran değil kucaklayan söylemlerle siyaset yapmalı, adayımıza, partimize oy istemeliyiz.

Kıymetli halkımızdan Saadet Partili siyasetçilere de kulak vermesini, gönülden dinlemesini rica ediyorum. Zira bizim 50 yıldır söylediğimiz hemen her şey gerçekleşti. Bu ülke hepimizin, gidecek başka yerimiz de yok.

Halkımızın ferasetine güveniyoruz, tercihlerine sonsuz saygılıyız, başımızın üzerinde yeri vardır.

Tercihi ne olursa olsun hiçbir kardeşimi asla dışlamayız, ötekileştirmeyiz.

Bu seçimlerin şehrimize, ülkemize, İslam âlemine, insanlığa huzur ve saadet getirmesini temenni ediyorum.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/06/saadete-verilen-1-oy-bile-bosa-gitmeyecek.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/06/saadete-verilen-1-oy-bile-bosa-gitmeyecek.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/06/saadete-verilen-1-oy-bile-bosa-gitmeyecek_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/06/saadete-verilen-1-oy-bile-bosa-gitmeyecek.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/saadete-verilen-1-oy-bile-bosa-gitmeyecek/42975/</link>
			<pubDate>Mon, 18 Jun 2018 14:36:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Trabzon Baro Başkanı Suiçmez: Siyasiler eşit propaganda yapamıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Türkiye, hukuk sisteminin, yargının bağımsızlığının, seçim güvenliğinin tartışıldığı bir süreçte seçime gidiyor. Bu konularla ilgili sorularımızı Trabzon Baro Başkanı Sibel Suiçmez’e yönelttik.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Röportaj: Elif ÇAVUŞ

Türkiye, hukuk sisteminin, yargının bağımsızlığının, seçim güvenliğinin tartışıldığı bir süreçte seçime gidiyor. Bu konularla ilgili sorularımızı Trabzon Baro Başkanı Sibel Suiçmez’e yönelttik. 

Suiçmez, özellikle yargının siyasallaşmasının çok tehlikeli sonuçları olabileceğine dikkat çekti ve “Yargı gücünün kötüye kullanılması durumunda silahın kime ne zaman döneceği belli olmamaktadır” dedi. 

FETÖ’CÜLER YARGIDAN  GİTTİ AMA…

Türkiye, hukuk sisteminin ve yargının tartışıldığı bir süreci yaşıyor ve yargıya güvenin son derece tartışıldığı bu süreçte önümüzdeki seçimlerin nasıl bir etki yaratacağını düşünüyorsunuz?

Maalesef çok uzun bir süredir ülkemizde yargıya duyulan güven çok alt seviyeye düşmüş bulunmaktadır. Bu gerçek, yapılan çalışmalarla ortaya çıktığı gibi, devletin en üst makamında bulunan kişilerce de kabul edilmekte, dile getirilmektedir. Bizatihi Sayın Yargıtay Başkanı da Türk halkının yargıya duyduğu güven endeksinin  %70 ‘den % 30’lara, Sayın Adalet Bakanı ise % 20’lere düştüğünü defalarca dile getirmişlerdir.

Yargıya olan güvensizlik nasıl bu hale geldi?

Yargıda; 15 Temmuz öncesinde yaşananlar ve 15 Temmuz sonrasında yaşananlar, yargıya duyulan güveni ortadan kaldıracak ortamı yaratmıştır.15 Temmuz öncesinde yargıya sızan FETÖ terör örgütü mensuplarının nasıl hukukun temel ilkelerini çiğnediklerini, hukuku işlevsiz hale getirerek çıkarları doğrultusunda kullandıklarını gördük. Kamuoyunun bildiği veya bilmediği birçok davada adalet yerine başka güçlerin etkisiyle alınan kararların sonuçlarını gördük, yaşadık. Nitekim bu haksız, adaletsiz uygulamalar ve kararlar sonucunda; birçok insanın hayatı karartılmış, yaşam hakları ellerinden alınmış, sağlıkları bozulmuş ve neticeten de birçok insan ölmüş veya intihar etmiştir. Türkiye yargının bağımsız ve tarafsız olmaması nedeniyle çok büyük bir bedel ödemiştir. Ancak o dönem yargının bu durumu yüksek sesle dile getirilmesine rağmen, siyasiler buna çözüm üretecekleri, bunu engelleyecekleri yerde vesayetlerin yargı aracılığıyla tasfiyesi olarak görmüş ve kendilerine engel gördükleri kurum, kuruluş ve kişilere uygulanmakta olan hukuka aykırı bu uygulamalara gereken işlemleri yapmamışlar, göz yumup teşvik etmişlerdir. Nitekim bundan cesaret alan yargı adeta freni boşalan kamyon gibi istediğinin üstünden geçmiştir. Siyasi iktidar, bu tehlikeli silahın kendisine de yönelmeye başladığını MİT operasyonu ve MİT başkanının gözaltına alınmasının istenmesiyle anlayınca duruma müdahale etmeye başlamıştır.15 Temmuz’la birlikte yargıda yuvalanan FETÖ terör örgütü mensuplarını temizlemek için hâkim ve savcıların çok büyük bir bölümü meslekten atılmış ve haklarında soruşturma ve kovuşturmaya başlanmıştır. FETÖ terör örgütünün yargıda bu kadar yoğun yuvalanmış olması nedeniyle adalet sisteminde sayısal anlamda çok büyük bir boşluk doğmuştur. Ayrıca halkta da adalete duyulan güven dibe vurmuştur. Yargıda ortaya çıkan hâkim-savcı açığını kapatmak için yeni hâkim ve savcı alımları yapılmış, stajını tamamlayamadan birçok hâkim-savcı göreve atanmıştır. Yani eğitimini tamamlayamadan tecrübesiz hâkim ve savcıların atanması adalet sisteminde sorunlar yaşanmasına yol açmıştır.

Öte yandan hâkim ve savcıların göreve atanması sırasında yaşananlar, yargının siyasal iktidarın yargısı haline geldiği izlemini yaratarak, yargıya duyulan güvenin iyice azaldığı ortamda güveni oradan kaldıracak hale gelmiştir.Türkiye her alanda olduğu gibi yargı anlamında da zor bir süreçten geçmektedir. Ancak adalete duyulan güvenin ortadan kalkması kadar, bir devlete zarara verecek bir husus yoktur. Bir devlette adaleti temsil eden kurum ve kuruluşlara güven azalırsa, o ülke vatandaşının devletine duyduğu güven ve aidiyet duygusu, vatandaşlık bağı zedelenmiş olur. Vatandaşlarımız ülkemizde yargının siyasallaştığını düşünüyor ve bu yüzden de yargıya duyulan güven gittikçe azalıyor. Bu konuda tüm siyasiler bir araya gelerek, ülkemizin önemli bir sorunu olan yargıya duyulan güvenin azalmasına yol açan tutum ve davranışlarını düzelterek, bunun milli bir mesele olduğunun bilincine vararak, gerekli yasal ve anayasal düzenlemeleri yapmalıdır. Bu nedenle 24 Haziran seçimlerinden hemen sonra gerekli yasal değişikliklerin yapılması gerekmektedir. Yargı, yasamadan ve yürütmeden bağımsız hale getirilmelidir.

KUVVETLER AYRILIĞI ZORUNLULUK ARZ EDİYOR

Siyasilerin bu güvensizliği ortadan kaldırmak için nasıl bir yol izlemesi gerekiyor?

Siyasilerin yargıdan ellerini çekmeleri gerekmektedir. Yargı kimsenin tekeline girecek bir güç olmadığı gibi ele geçirilmesi gereken bir kale de değildir. Yargıyı yıprattığımızda ileride telafisi imkânsız zararlar ortaya çıkmaktadır. Ülkemiz bunu tecrübe etti. Maalesef ülkemiz 15 Temmuz öncesinde ve 15 Temmuz sonrasında bu süreci yaşamaktadır. Yargının düzelmesi için sadece bizlerin “ siyaset karışmasın” demesi ve çabası yetmez. Tam tersi siyasilerin adaletin bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine inanması ve bunu sağlayacak kanun ve kuralları ortaya koyması gerekir. Hâkim ve savcı güvencesinin sağlanması, yargının yasamadan bağımsız olması, bunun içinde yargının yürütmeden ayrı olması gerekmektedir. Kuvvetler ayrılığı sağlanmalıdır. Temel hak ve özgürlüklerin korunması, hukuki güvenirlik, yargının yürütmeden ve hükümetten ayrı ve bağımsız olmasına bağlıdır. Bunları yapamadığımız sürece, yargının tarafsızlığından, adil yargılanmaktan, hukuk devletinden ve hukukun üstünlüğünden bahsetmemiz mümkün değildir. Yargı belli güçlerin etkisine girdiğinde, çıkan sonucun adalet olmadığını yaşayarak gördük. Bunun bedelini ödedik ve ödemeye de devam ediyoruz. Yargı gücünün kötüye kullanılması durumunda silahın kime ne zaman döneceği belli olmamaktadır. Aynı filmi tekrara çekmenin ve seyretmenin bir anlamı yoktur. Hukuka uygun güç kullanımı olmadığında, bu güç bir süre sonra güç zehirlenmesine yol açmaktadır. Zehirlenme ise hem siyasilere hem de devlete zarar vermektedir. Bu nedenle adalet sisteminin siyasilerin gücünden ve etkisinden arındırılması ve kuvvetler ayrılığı prensibinin uygulanması zorunluluk arz etmektedir.

EKONOMİK SORUNUN TEMELİNDE DE OHAL VAR

Türkiye’nin OHAL’le yönetilmesinin ne gibi zararları olmuştur? 

Olağanüstü hal uygulaması anayasamızda yer alan anayasal bir durumdur. OHAL’in hangi durumlarda ilan edileceği ve içeriğinin nasıl olacağı yasalarımızda düzenlenmiş bulunmaktadır. 15 Temmuz sürecinden sonra OHAL ilan edilmesi yaşadığımız o süreçle orantılı bir karar olarak kabul edilebilir. Ancak bu sürecin uzatılması ve bunun olağan bir süreç olarak görülmesi, içeriğinin yasal çerçeveden çıkartılarak her konuda OHAL kararnameleri düzenlenmesi, temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların OHAL gerekçeleriyle giderek arttırılması konuyu tartışmalı hale getirmiştir. OHAL’in kanuni anlamından çıkartılıp, yönetmek için daha kolay bir yöntem olarak görülmesi sonucunda artık OHAL’in olumsuz sonuçları ülkemizde acı bir biçimde yaşanmaya başlamıştır. OHAL ile yönetilen bir ülkede demokrasinin olması ve gelişmesi mümkün değildir.Bugün ülkemizde gelinen noktada, ülke güvenliğinin OHAL olmadan da sağlanabileceği ortadadır. OHAL’in devam etmesi temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmakta, içerde ve dışarda ülkemizde demokrasinin ve hukuk devletinin olmadığı izlenimini vererek, ülkemize duyulan güveni azaltmaktadır. Bu durumda, ülkemiz aleyhine ekonomik, sosyal ve siyasal birçok sorun yaratmaktadır. Nitekim OHAL kararnameleriyle yapılamayacak bir sürü yasak düzenleme, OHAL kararnameleriyle yapılmakta ve ortaya hak ihlalleri çıkmaktadır. OHAL kararnameleriyle yapılamayacak düzenlemelerin yapılması karşısında Anayasa Mahkemesi’nin denetlememe yönündeki kararı da ülkemizdeki hukuki güvenilirliği ortadan kaldırmıştır. Nitekim Anayasaya açıkça aykırı uygulamalar sonucunda ülkemiz bugün her alanda sıkıntı yaşayan bir ülke konumuna düşmüştür. Bugün yaşadığımız ekonomik sorunun temelinde de OHAL kararnameleriyle yönetilmemiz vardır. Bunun sonucunda oluşan belirsizlik, hukuki güvenirlikten yoksunluk ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşılması ülkemizin bu olumsuz süreci yaşamasına yol açmaktadır. Hukukçuların çok büyük bir bölümü, çok uzun bir süredir OHAL’in kaldırılması gerektiğini, bunun demokratik bir hukuk devletinde zorunluluk olduğunu söylemektedir. Trabzon Barosu olarak da ülkemizin demokratik bir hukuk devleti olması ve iç-dış birçok sorunun çözümü için OHAL’in kalkması gerektiği görüşündeyiz.

SİYASİ PARTİLER EŞİT ŞEKİLDE PROPAGANDA YAPAMIYOR

Siyasi partilerin seçim sürecinde eşit şartlarda propaganda yapamamasının hukuki boyutu var mıdır?

Seçimlerin nasıl yapılacağı, seçim kanunuyla düzenlenmiş ve bu konuda yetki de Yüksek Seçim Kurulu’na bırakılmıştır. Hukukçular olarak olaya seçme ve seçilme hakkının kullanımı olarak bakıyoruz. Seçme ve seçilme hakkının yasal çerçeveler içinde herkes tarafından eşit ve adil bir biçimde kullanılması gerekmektedir. Seçme ve seçilme hakkının kullanılması içinde, seçmen olarak bilgilendirilmek herkesin hakkıdır. Halk, seçeceği partiyle ilgili yeterli bilgiyi ancak yeterli ve etkin bir propaganda sayesinde elde edebilir. Bu nedenle adil bir seçim için tüm siyasi partilerin eşit şartlarda bir propaganda yürütebilmesi önemlidir. Bu ise sadece yasal düzenlemelerle sağlanamaz. Etik kurallarda önemlidir. Ancak ülkemizde uzun yıllardır tüm siyasi partilerin eşit şekilde propaganda yapamadığını gözlemlemekteyiz. Bu demokrasiyi zedeleyecek bir durumdur. Medyada bazı siyasi partiler çok yer alırken bazıları hiç yer bulamamaktadır. Yine seçim malzemelerinin asılacağı yerler ve zamanlar yasal olarak belli iken, burada da kurallara uyulmadığı görülmektedir. İktidarda olarak seçime gitmenin, seçim zamanında bir partiye üstünlük sağlamaması gerekirken, iktidar olmanın bu alanda da kullanıldığı görülmektedir. Devlet olanaklarının ise kullanılmaması gerekirken bunun da çok rahat bir şekilde kullanıldığı gözlemlenmektedir. Seçmenin karar alma sürecinde geçirdiği evredeki demokratik uygulamalar en az oy kullanırken sağlanan güven kadar önemlidir. Herkesi dinlemeli, görmeli ve kararını özgürce verip, güvenli bir biçimde oyunu kullanmalıdır. Bu nedenle seçim propaganda sürecinin adil ve eşitlikçi geçmesi çok önemli olup, direkt fikir ve vicdan özgürlüğüyle de ilgidir. Esas sorun yasalarda olmayıp, pratikte, alanlarda yapılan çalışmalarda ve uygulamalardadır.

DEMİRTAŞ’IN TUTUKLU ADAYLIĞINA HUKUK NE DİYOR?

Eşitlik demişken HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın bu çerçevede serbest bırakılması gerekir mi?

Sayın Demirtaş, milletvekili iken dokunulmazlıkların kaldırılması sonucunda tutuklanmış ve yine yargılanması tutuklu olarak devam etmekte iken partisi tarafından Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmiştir. Demirtaş’ın isnat edilen suç ile ilgili olarak yargılanması ve tutuklu olması farklı bir durumdur, Cumhurbaşkanı adayı olarak tutuklu olması ayrı bir durumdur. Sayın Demirtaş’ın tutuklu yargılandığı dosyayı inceleyebilmiş değilim. Elbette bu dosyayla ilgili olarak verilecek tahliye kararında takdir mahkemenindir.

Olaya seçim hukuku ve seçme-seçilme hakkı açısından baktığımızda ise seçim sürecinde devreye Yüksek Seçim Kurulu’nun girdiğini görmekteyiz. Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri hakkındaki kanun gereğince, adayların aday başvuruları sonucunda aday olup olamayacakları yönünde karar verici makam Yüksek Seçim Kurulu olup, kararları da kesindir. Aday olmak için istenilen evraklardan biri ise sabıka kaydıdır. Yüksek Seçim Kurulu Sayın Demirtaş’ın adaylığını onaylamışsa, adaylığına hukuken engel bir halinin olmadığı açıktır. Bir kimsenin tutuklu olması suçlu olması anlamına gelmemektedir. Yapılacak yargılama sonucunda verilecek kesin karara kadar, kişilerin masum olarak kabul edilmesi evrensel bir hukuk kuralıdır. Gerek bu kural, gerek seçim hukuku; seçmenlerin seçecekleri parti ve kişiler hakkında bilgi edinme hakkı, eşit ve adil bir propaganda hakkı açısından bakıldığında Sayın Demirtaş’ın yasal bir takım önlemler alınması yoluyla tahliyesi, bu hakların kullanımının yolunu açacak bir durum yaratacaktır. Sayın Demirtaş’ın adaylığına Yüksek Seçim Kurulu tarafından onay verilmişse, yargılanması ve tutukluluğu engel olarak görülmemişse, HDP ye oy verecek seçmenler açısından adaylarının serbestçe propaganda yapması, kendini bu ülkeye ait hissetmesi açısından önemlidir. Cumhurbaşkanlığına aday bir kişinin YSK tarafından adaylığı engellenmemişse tutuklu kalması, bazı kesimlerin propagandanın ve seçimlerin adil yapılmadığı konusundaki iddialarını güçlendirmekte ve seçim sonuçlarının tartışmaya açılması yönünde bir olanak sağlamaktadır. Seçimlerin adil ve eşit şartlarda yapılmadığı ve seçim sonuçlarının tartışmaya açıldığı bir ortamın yaratılmaması gerekmektedir.

Demirtaş, cumhurbaşkanlığını kazanırsa ne olur? Hukuki durum ne olur?

Böyle bir sonucun olmayacağı açıktır. Ancak tutuklu bir adayın seçilmesi halinde Cumhurbaşkanı olmasına bir engel yoktur. Bu durumda da Anayasa Mahkememiz ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde tahliye edilmesi durumu oluşur. Daha sonra mahkûmiyeti kesinleşir ise Cumhurbaşkanlığı düşer.

VATANDAŞ VERDİĞİ OYUN ÇALINACAĞINI DÜŞÜNÜYOR

24 Haziran’da seçim güvenliği açısından Türkiye’de ki barolar ortak karar aldılar. Türkiye’de seçim güvenliği de tartışılan bir konu. Seçim güvenliği nasıl sağlanacak?

Ülkemizde, tüm kurum ve kuruluşlara yönelik bir güven sorunu yaşanmaktadır. Maalesef vatandaşımız seçimlere de güveni kalmamış durumdadır. Vatandaş verdiği oyun çalınacağını düşünmektedir. Bu çok vahim bir durumdur. Vatandaş oyunu verip rahatlıkla evine gidememektedir. Oyum nereye gidecek endişesini taşımaktadır. Seçim güvenliğinden Yüksek Seçim Kurulu sorumludur. Ancak son seçimde YSK’nın almış olduğu karar sonucunda da vatandaş YSK ya dahi güvenmemektedir. Bu güvenin yeniden tesisi gerekir. Bu, vatandaşın seçme ve seçilme hakkının zedelenmesidir. Hukukçu olarak bakış açımız bu yöndedir. Seçim güvenliği, seçme ve seçilme hakkının kullanılmasının zorunluluğudur. Bu nedenle önceki seçimlerde olduğu gibi Türkiye Barolar Birliği ve Barolar olarak seçim güvenliği sistemini oluşturduk. Trabzon Barosu olarak seçim hukuku ve seçim güvenliği komisyonu oluşturduk. Seçim sürecinde, seçim hukukuna ilişin her türlü konuda vatandaşlarımızın sorularını cevaplayacağız. Seçim günü de Baromuz açık tutulacak olup, seçimlerle ilgili hukuksal sorunlarında seçmene yardımcı olacağız ve seçimlerin adil ve eşit bir şekilde gerçekleşmesine katkı sağlayacağız.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/06/trabzon-baro-baskani-suicmez-siyasiler-esit-propaganda-yapamiyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/06/trabzon-baro-baskani-suicmez-siyasiler-esit-propaganda-yapamiyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/06/trabzon-baro-baskani-suicmez-siyasiler-esit-propaganda-yapamiyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/06/trabzon-baro-baskani-suicmez-siyasiler-esit-propaganda-yapamiyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/trabzon-baro-baskani-suicmez-siyasiler-esit-propaganda-yapamiyor/42809/</link>
			<pubDate>Wed, 13 Jun 2018 09:53:27 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Türkiye'nin yaralı parmağı Cizre-Şırnak]]></title>
			<description><![CDATA[habercuk yazarı Elif Çavuş, Şırnak ve Cizre izlenimlerini kaleme aldı]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/04/turkiye-nin-yarali-parmagi-cizre-sirnak.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/04/turkiye-nin-yarali-parmagi-cizre-sirnak.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/04/turkiye-nin-yarali-parmagi-cizre-sirnak_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/04/turkiye-nin-yarali-parmagi-cizre-sirnak.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/turkiye-nin-yarali-parmagi-cizre-sirnak/41387/</link>
			<pubDate>Thu, 12 Apr 2018 12:27:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kasabalılar iktidarı ele alınca işi intikama döktü ]]></title>
			<description><![CDATA[Fatih Akın: Kasabalılar iktidarı ele alınca işi intikama döktü, Türkiye'den uzak durmam gerekiyor...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yönetmen Fatih Akın, 1915’te yaşanan ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da “acıları anladığı” mesajını yayımladığı Ermeni katliamını anlattığı The Cut (Kesik) filminin prömiyerinden sonra Türkiye’ye gelmediğini söyledi. Türkiye'de film çekme düşüncesinin bulunmadığını ifade eden Akın, "Zaten çekmeye kalksam tutuklanırım herhalde. Kesik filmini yaptıktan sonra beni muhtemelen bir halk düşmanı olarak görüyorlardır" diye konuştu.

Türkiye'nin zor günlerden geçtiğini ve bunun kendisini üzdüğünü belirten Türk kökenli Alman yönetmen Akın, nefret ve ırkçılığın uzun süredir Türk toplumunda kök saldığını ifade  etti. ‘Duvara Karşı" ile Metin Erksan’ın "Susuz Yaz" filminden 40 yıl sonra Berlin’de "Altın Ayı" ödülü alan ilk Türk olan Fatih Akın, "Daha önce eski elitler kasabalıları sömürüyorlardı, şimdi kasabalılar iktidarı ele alınca işi intikama döktüler” dedi.

Fatih Akın'ın Tuhaf Dergisi'nin Nisan sayısında Nando Salva'nın sorularına verdiği cevaplar şöyle:

• Bu filmi çekmenize esin kaynağı olan
bir dizi saldırıda sizi özellikle sarsan şeyler
nelerdi?

Polisin kurbanları zanlılara çevirmesi
beni çok öfkelendirmiş ve dehşete
düşürmüştü. Bu gerçek bir skandaldı;
ölenler ve onların aileleri Türkiye’den
ve Yunanistan’dan gelen göçmenler
oldukları için mutlaka bir mafya grubuna
çalıştıkları ya da kirli işlere bulaştıkları
varsayımından hareket ediyorlardı. İşte,
duyduğum bu öfke beni bu filmi çekmeye
teşvik etti. Almanya’da belki de üstün
ırkçılar kendilerini çok iyi kamufle etmeyi
becerdikleri için neo-Nazi tehdidi üzerinde
yeterince durulmuyor. Geçmişte böyle
insanlar aptalca davranışlar sergilemişler ve
çok patırtı çıkaran dazlak kafalılar olarak
boy göstermişlerdir. Şimdiyse çok daha
akıllı ve kurnazca hareket ediyorlar.

• Yine de sizin filminizde neo-Nazilerin
bir profilini çıkarmaya kalkışılmıyor.
Bunun sebebi nedir?

Çünkü ne zaman haber programlarında
bir terörist saldırının haberi yapılsa,
bize teröristin adının Cihad Bilmemne
olduğunu söylüyorlar, oysa kurbanlardan
hiç bahsetmiyorlar; kurbanları sadece birer
sayı olarak aktarıyorlar: 22 ölü ya da 130
ölü şeklinde. Peki, bu kurbanların hayatları
nasıldı, nasıl işlerde çalışıyorlardı? Aileleri
kayıplarıyla nasıl başa çıkacaklar? Bu tür
sorular genelde sorulmadığı için de bir
kurbanın hakikaten yakından bir portresini
çıkarmaya, travmatik deneyiminin
rüzgârına kapıldığında nasıl davranışlara
itildiğini ortaya koymaya karar verdim.
Teröristler neo-Naziler, fakat IŞİD’den ya da
başka bir gruptan da olabilirlerdi.

• Bazıları, bir intikam filminin esin
kaynağı olarak gerçek kurbanların
çektikleri acılara yaslanmanın ahlaki
açıdan sorgulanması gereken bir durum
olduğu görüşündeler. Siz bu konuda ne
dersiniz?

Bence siyaseten doğruculuk bizi
ikiyüzlü insanlara çeviriyor. Ben ikiyüzlü
birisi değilim; insanları zorlayan ve onları
kışkırtan bir film yapmak istedim. O
yüzden Paramparça eğlencelik bir filmdir,
evet, fakat aynı zamanda insani durumla
ilgilidir. İntikam alma ihtiyacı insanlığın
en eski duygularından birisidir. Bu tür bir
davranışı kendim onaylamasam da, bu
konuya kafa yormanın bazen kaçınılmaz
olduğu kanısındayım.

• Söylediklerinizi biraz daha açabilir
misiniz?

Mahkeme kararları acılarının
onarılmasını isteyen insanların
beklentilerini her zaman karşılamaz. Bazen
Devlet ve Yasa, bizlerin birer birey olarak
duygularımızla tecelli etmesini istediğimiz
adalet ihtiyacını karşılayamazlar. Çatışma
ve ihtilaflar da bu noktada ortaya
çıkar. Aptalca bir örnek vereyim: Araba
kullanıyorsunuz ve aniden başka bir araba
size çarpıyor. Kusur karşınızdaki kişide,
fakat ortada bir kurban yok ve nihayetinde
arabanızın zararını siz ödüyorsunuz. Bu
durumda ne yaparsınız? Gece yarısına kadar
bekler, sonra da gidip o suçlu arabaya hasar
verdirirsiniz. Yapılması gereken doğru
hareketin bu olduğunu söylüyor değilim,
fakat olaylar genellikle bu şekilde gelişir.

• Bu film üzerinde altı yıl çalıştınız. NeoNazilerin
bütün dünyada giderek daha
fazla duyuluyor olması sizin çalışmanızı
ne ölçüde etkiledi?

Irkçılık ya da üstün ırk düşüncesi
hakkında bir film yapmayı ilk defa on
dokuz-yirmi yaşlarındayken düşünmüştüm.
Yıl 1992’ydi, iki Almanya yeniden
birleşmişti; tam bir neo-Nazizm ve Türk
göçmenlere saldırı patlaması yaşanıyordu.
Şimdi herkesin benim filmimin bugünkü
dünyayı anlattığını söylemesi eğlenceli
bir durum; aslında dünya her zaman
böyleydi. Ben Türk kökenli bir Alman’ım ve
potansiyel bir kurban olduğum duygusunu
her zaman hissetmişimdir.

• Bu korkuyla büyümek pek kolay bir şey
olmasa gerek...

Kolay değildi elbette. Almanya
göçmenler söz konusuyken hiçbir zaman
kapsayıcı bir ülke olmadı. Örneğin
tekrar o günlere dönecek olursak, benim annem babam misafir işçi sayılıyorlardı.
Siz misafirlerinize nasıl davranırsınız?
Onları buyur eder, kahve içmeye çağırır ve
daha sonra evlerine yollarsınız. Gençken
dışarıda, sırf saçlarım ve gözlerim siyah
olduğu, sırf ailem Türkiye’de doğduğu için
beni öldürmekten zevk duyacak insanlar
olduğunu biliyordum. Yirmi yaşıma dek
kendimi hiç Alman olarak görmedim

• Şimdilerde Türkiye’yle nasıl bağlarınız
var?

Üç yıl önce Ermeni soykırımı üzerine
çektiğim The Cut (Kesik) filmimin
prömiyerinden bu yana Türkiye’ye hiç
gitmedim. Fakat takipçilerimden birçoğu
Türk ve büyük bir kitle tarafından
izlenmek beni çok mutlu ediyor.
Türkiye’yi gerçekten seviyorum. O yüzden
Türkiye’nin zor günler geçiriyor olması
beni hakikaten üzüyor. Nefret ve ırkçılık
tüm ülkeyi zehirliyor; nefret ve ırkçılık
Türk toplumunda uzun süredir kök
salıyor. Daha önce eski elitler kasabalıları
sömürüyorlardı, şimdi kasabalılar iktidarı
ele alınca işi intikama döktüler. Şimdilerde
Türkiye’den uzak durmam gerekiyor ve
halihazırda orada bir film çekme düşüncem
yok. Zaten çekmeye kalksam tutuklanırım
herhalde. Kesik filmini yaptıktan sonra
beni muhtemelen bir halk düşmanı olarak
görüyorlardır. 
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/04/kasabalilar-iktidari-ele-alinca-isi-intikama-doktu.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/04/kasabalilar-iktidari-ele-alinca-isi-intikama-doktu.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/04/kasabalilar-iktidari-ele-alinca-isi-intikama-doktu_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/04/kasabalilar-iktidari-ele-alinca-isi-intikama-doktu.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/kasabalilar-iktidari-ele-alinca-isi-intikama-doktu/41225/</link>
			<pubDate>Wed, 04 Apr 2018 16:20:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gönül Elçileri Güneydoğu'da]]></title>
			<description><![CDATA[habercuk imtiyaz sahibi Elif ÇAVUŞ gönül elçileri ile birlikte Güneydoğu'ya gitti... ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/03/gonul-elcileri-guneydogu-da.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/03/gonul-elcileri-guneydogu-da.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/03/gonul-elcileri-guneydogu-da_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/03/gonul-elcileri-guneydogu-da.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/gonul-elcileri-guneydogu-da/40890/</link>
			<pubDate>Thu, 22 Mar 2018 12:38:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[AKP’li vekil: Şeker fabrikaları satılmamalı ]]></title>
			<description><![CDATA[AKP Çorum Milletvekili Salim Uslu, "Bürokratlar hükümeti yanlış yönlendiriyor, şeker fabrikaları özelleştirilmemeli" dedi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB), Türkiye Şeker Fabrikaları'na ait 14 fabrikanın özelleştirmesi için ihale sürecini başlattı.

Özelleştirilecek şeker fabrikaları arasında Çorum, Bor, Kırşehir, Yozgat, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Turhal, Afyon, Alpullu, Burdur, Elbistan ve Muş tesisleri bulunuyor.

Kamuya ait şeker fabrikalarının özelleştirilmesi en son 2011'de gündeme gelmiş ancak ihaleler dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından iptal edilmişti.

Yeniden gündeme gelen özelleştirmeler için hükümet bu kez şeker pancarı üretiminin durmayacağını, çiftçinin mağdur olmayacağını, fabrikaların işlemeye devam edeceğini ve çalışanların işsiz kalmayacağını taahhüt ediyor.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Burada işçilerin çalışmaya devam etmesi teminatı ve taahhütname alınacak. Pancar üreticisi mağdur edilmeyecek, çünkü fabrikalar kapanmayacak" dedi.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba da özelleştirilen şeker fabrikalarının 1 yıllık kotayı dolduramaması halinde geri alınacağını söyledi:

"Fabrikanın bahçeleri özelleştirilmeyecek. İçerisindeki makineler yenileştirilecek, kapasite artırılacak ve verdiğimiz kotayı kullanmadığı takdirde onu tekrardan alacağız. Eğer niyet verip de şeker üretmemek olsa böyle bir söylemimiz olmaz."

16 yıl Hak İşçi Sendikalar Konfederasyonu (HAK-İŞ) Başkanlığı yapan AKP Çorum Milletvekili Salim Uslu ise şeker fabrikalarının özelleştirilmesini doğru bulmuyor.

Uslu, konuyla ilgili BBC Türkçe'denFundanur Öztürk'ün sorularını yanıtladı:

BBC Türkçe: Şeker fabrikalarının özelleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Salim Uslu: Sadece şeker fabrikalarının değil, gıda sektörünün özelleştirilmesini doğru bulmuyorum. Buralar illa özelleştirilecekse, işletmeleri özelleştirilebilir ve devletin malı olmaya devam eder. Alacak kişiler de paralarını işletme sermayesine koyarlar.

Ya da kooperatifler kurarsınız, üreticiler ve çalışanlar buranın ortak sahibi olurlar. Şu ana kadar şeker fabrikalarının özelleştirilmesini gerekli kılan uluslararası gerekçeler olabilir, ben bunları da ayrıca tartışma konusu yaparım da…

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesinde zarar eden fabrikalar yerine kar eden fabrikaların özelleştirilmesini asla doğru bulmuyorum. Ve bu fabrikalar zarar etmiyordu.

Eğer zarar ediyorsa veya üç ay çalışıp sonra boş duran kampanya işçileri varsa, bu bölgelere tarımsal ve kimyasal yeni fabrikalar, atölyeler kurmak mümkündür, örneğin Çorum'da arazimiz geniş.

 

Mesela şeker fabrikasının hemen yanında ispirto fabrikası niye kurulmaz? O açıdan ben bunları ilgililere ilettim.

BBC Türkçe: Ne yanıt aldınız?

Salim Uslu:Hayır, bunlar parti içi çalışmalardır. Bu konuda açıklama yapamam. Kime ilettiğimi de söylemiyorum size zaten, ama yetkililere ilettim ben.

Özelleştirdiğimiz Et Balık Kurumu'ndan örnek vereyim. Et Balık Kurumu'nda satılanların bir kısmını neden geri aldık? Ağrı'dakini aldık mesela.

Aynı şey şeker için de geçerlidir. Ben kanserojen etkiden, nişasta bazlı şekerden (NBŞ) anlamam, doktor değilim.

Ama o konularda da arkadaşlarımızın çok haklı itirazları var. Onların dikkate alınması gerekir.

BBC Türkçe: Diğer yandan özelleştirilecek fabrikalarda beş sene deneme süresi olduğu söyleniyor?

Salim Uslu:Bir kere satıldı mı deneme süresi falan olmaz. Deneme yanılma metoduyla olmaz bu işler.

Mevcut durumda şeker fabrikalarının işlevi ya da üreticileri bakımından herhangi bir sorun gözükmüyor gibiAma buraları satıp elden çıkardığınız zaman bir daha yeniden yapma ya da geri alma şansınız yok.

Aslında şeker fabrikaları çok ciddi bir üretim kapasitesine sahip değil Türkiye'de.

Özel sektördeki şeker fabrikalarına bakıyorsunuz, sayıları daha az ama oran itibariyle çok daha fazla üretim yapıyorlar, o ayrı bir konu.

Ama bu fabrikalarda işlev ya da üreticilerden değil, işletmecilikten kaynaklanan hatalar var.

Tekrar ediyorum, bu fabrikaların yanı başına neden kimyasal ya da tarımsal yeni fabrikalar kurmuyoruz?

Bunu tartışmaya açmak lazım.

BBC Türkçe: Dolayısıyla siz fabrikaların zarar etmediğini savunuyorsunuz?

Salim Uslu:Fabrikaların içinde zarar edenler var ama onlar satış kapsamında değil. Satılan yerler, genelde kar edenler. Ben bürokratların hükümeti yanılttıklarını düşünüyorum.

Örneğin istihdam artacak diyorlar. Bana bir tane özelleştirilen işletme gösteremezler ki, işletmede işçi sayısı ve istihdam artmış olsun. Yok öyle bir şey. Sonra iş veren niye alsın, madem fabrika zarar ediyorsa, maliyetleri yüksekse.

Ayrıca şeker pancarını tutup da şeker kamışıyla karşılaştırmak yanlış. Türkiye'de şeker kamışı üretilmiyor, şeker pancarı üretiliyor. Ve bu kadar üretici var ortada.

Yani kota koydunuz, 5 yıl üretimde kaldı falan… 5 yıl sonra ne olacak? Garantisi yok.

Sözleşmeli üreticilik yaparsınız, oraya ilave fabrikalar kurarsınız, işletmecilikten kaynaklanan hataları giderirsiniz veya illa özelleştirecekseniz çalışanlara, üreticilere kooperatiflere verirsiniz, kooperatiflerde yanlışlar varsa onu gidermiş olursunuz, veya mülkiyet devlette kalır işletmeyi özelleştirirsiniz, ve ya daha olmadı devletin burada altın hissesi bulunur.

BBC Türkçe: Milletvekili olduğunuz Çorum'da da şeker fabrikası özelleştiriliyor. Çorum halkı size bu konuyla ilgili talepleri için ulaşıyor mu?

Salim Uslu:Bu konudaki tavrım belli, herkes biliyor, Çorum'da da biliniyor.

İlgililere tavrımı ve kaygılarımı ilettim, benimle birlikte bazı milletvekilleri de endişelerini iletti. İnşallah dediklerimizde haksız çıkarız.

Mesele orada hala işçinin çalışması, sendikanın var olması değil. Benim söylediklerim daha geneldir.

Onun dışında bazı siyasi partilerin bu işi siyasallaştırma çabası, siyasi bir hamle konusu yapması, kendi politikaları için dolgu malzemesi olarak kullanması yanlış.

Nitekim bu konuda Çorum şeker işçileri de son derece duyarlı ve dikkatliler. Şeker İş sendikası oldukça duyarlı. Bazı partiler şartları zorluyorlar.

Kendi iktidar dönemlerinde de birçok özelleştirme yaptılar, biliyoruz. Mesela Murat Karayalçın'ın iktidar olduğu dönemde özelleştirilen yerler ortada.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/03/akp-li-vekil-seker-fabrikalari-satilmamali.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/03/akp-li-vekil-seker-fabrikalari-satilmamali.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/03/akp-li-vekil-seker-fabrikalari-satilmamali_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/03/akp-li-vekil-seker-fabrikalari-satilmamali.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/akp-li-vekil-seker-fabrikalari-satilmamali/40826/</link>
			<pubDate>Mon, 19 Mar 2018 14:10:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yavuz Bingöl, "Yandaş mısınız?" sorusunu yanıtladı ]]></title>
			<description><![CDATA[Hayatımda 3 kez oy kullandım; Hülya Koçyiğit'in ‘Türkiye fazla özgür' sözüne katılıyorum]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Türkücü Yavuz Bingöl, Ben bugüne kadar Murat Karayalçın dışında CHP'ye oy atmadım. Ben biraz sandığa gitmeyenlerdenim. Hayatım boyunca 3 kez oy kullandım. Bir kez SHP’ye, bir kez Sırrı Süreyya Önder’e, bir kez AK Parti’ye oy verdim" dedi.

 Yavuz Bingöl, Habertürk TV'de yayınlanan Açık ve Net programında Kübra Par'ın sorularını yanıtladı. Kübra Par, Yavuz Bingöl’e “Yandaş mısınız?” sorusunu da yöneltti. Bingöl yanıtında “Tabii ki değilim ben uyumlu bir insanım. Günümüzde uyumlu olursanız adınız yandaş oluyor, diyalog kurarsanız adınız yandaş oluyor” ifadelerini kullandı.

Yavuz Bingöl, bir gazete röportajında kendisi için "Nasıl virtüöz oluyor. Yavuz'u Yavuz yapan ne sanatı ne de şusu busu. Solcuyum diye ortaya çıktı... Sonra karşınıza böyle çıktı" diyen Arif Sağ ile arasında yaşanan gerilime ilişkin de açıklamada bulundu. Arif Sağ’a "Ben onun gibi bağlama çalamam ama ondan daha iyi bir insanım” yanıtı veren Bingöl konuya ilişkin "Çok üzüldüm. Kendim verdiğim cevaba da çok üzüldüm. Yaptığım işi sezdirmeyi seven birisiyim. O bizim büyüğümüz yapacak bir şey yok" diye konuştu.

 

"Beni kardeşim bile anlamadı"

Bingöl, 2014’te Berkin Elvan’ın ölümünün ardından yaptığı "Erdoğan Berkin Elvan'ın annesini yuhalattı çünkü onun da ölmüş annesine küfredilmişti" açıklamasına “Ah anacım, güzel anacım, yiğit anacım bir gün gelip Alzheimer olduğuna, olan bitenin farkında olmayışına sevineceğim hiç aklıma gelmezdi” diyerek tepki gösteren kardeşi ile arasının düzelmediğini belirtti. Bingöl, "Ben 54 yaşındayım. Aklım başımda, memleket sevdalısıyım. Ben insanların birbirleri ile kavga etmesini bu kadar ayrışma ve kutuplaşma asla istemiyorum. Bu işten kimseye fayda gelmeyecek. Kardeşim ile barışmadım, barışmayı da düşünmüyorum" diye konuştu.

"Hayatımda 3 kez oy kullandım"

Hayatında 3 kez oy kullandığını söyleyen Yavuz Bingöl "Sizin programınıza özel olarak bir şey söyleyeyim. Ben bugüne kadar Murat Karayalçın dışında CHP'ye oy atmadım. Ben biraz sandığa gitmeyenlerdenim. Hayatım boyunca 3 kez oy kullandım. Bir kez SHP’ye, bir kez Sırrı Süreyya Önder’e, bir kez AK Parti’ye oy verdim" dedi.

“Hülya Koçyiğit’in ‘Türkiye fazla özgür’ sözüne katılıyorum”

Hülya Koçyiğit'in 'Bu ülkede bence kimse baskı altında değil, herkes fazla özgür yaptıklarından dolayı herkes bir gün Erdoğan'ı takdir edecek' sözlerine ilişkin Bingöl, "Fazla özgür sözlerine katılıyorum. Diktatör dediğiniz insana her şeyi söyleyebiliyor, konuşabiliyorsunuz. Bizim bir tane devletimiz var. Kültür Sanat Ödül Töreni var, onu almaya gelen insana ağza alınmayacak şeyler söyleniyor. Bu kişilerin insan olduğundan bile şüpheliyim" diye konuştu.

"Eskiden devlet millete haksızlık ediyordu"

Bingöl, "Bence devlete ve ülkeye haksızlık yapan bir toplum var. Eskiden devlet millete haksızlık ediyordu şimdi millet devlete haksızlık ediyor. Memlekete, ülkeye sahip çıkmak gerekiyor" ifadesini kullandı.

“Yandaş mısınız?” sorusu

Yavuz Bingöl kendisine “Yandaş mısınız?” sorusunu yönelten Kübra Par’a şu yanıtı verdi:

“Tabii ki değilim ben uyumlu bir insanım. Günümüzde uyumlu olursanız adınız yandaş oluyor, diyalog kurarsanız adınız yandaş oluyor. İlişki kurarsanız adınız yandaş oluyor bu olacak iş mi? İnsanın ruhunda insanın yaratılışında var bu. Diyalog kurarak çözmemiz lazım. Bu ülke hepimizin, Devletin tepesindeki seçilmiş insana mesela Cumhurbaşkanı’na onu aşağılamak ya da hakaret etmek doğru mu? Bence değil. Ben hiçbir zaman böyle bir yol tercih etmem. Fikirlerimiz ayrı olabilir ama şu anda bizim Cumhurbaşkanı’mız. Ülkenin durumu belli, Irak’ın Suriye’nin durumu belli. Bizim ülkemize karşı bir art niyet var. 40 yıldır bir terör var 60 bin insanımız kaybetmişiz. İnsanlar birbirini sevmekten vazgeçtiği gibi bu ülkeyi de sevmekten vazgeçtiler galiba.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/02/yavuz-bingol-yandas-misiniz-sorusunu-yanitladi.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/02/yavuz-bingol-yandas-misiniz-sorusunu-yanitladi.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/02/yavuz-bingol-yandas-misiniz-sorusunu-yanitladi_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/02/yavuz-bingol-yandas-misiniz-sorusunu-yanitladi.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/yavuz-bingol-yandas-misiniz-sorusunu-yanitladi/40281/</link>
			<pubDate>Fri, 23 Feb 2018 11:36:46 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı adayı olmalı ]]></title>
			<description><![CDATA[İnce: Türkiye'de hapse girsin deyince 'Emredersin', çıkar deyince 'Başüstüne' diyen bir yargı var]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce, “Türkiye’de hapse girsin deyince ‘Emredersin’, çıkar deyince ‘Başüstüne’ diyen bir yargı var. Adalet yoksa eşitlik ve özgürlük de yoktur” dedi. "Türkiye’ye en büyük kötülük umudun yok edilmesi oldu" ifadesini kullanan İnce, "Ülke uçurumun kenarında. Buna yeni heyecanla karşı koyabiliriz" diye konuştu.

Sözcü'den Nil Soysal'a konuşan İnce'nin açıklamaları şöyle:

– CHP'nin 36. Kurultayı'nın adı “Adalet ve Cesaret Kurultayı” olmasına rağmen, siz “Adalet istiyorum” çıkışı yaptınız. Kendi partinizde “adalet” arayışınızı nasıl açıklıyorsunuz?

Türkiye'de hukukun üstünlüğü yok oldu. Adalet yok. Yargı talimatla hareket ediyor. Biz bunu hep söylüyorduk. Deniz Yücel'in tahliyesiyle bu kanıtlanmış oldu. Türkiye'de artık hapse girsin deyince “Emredersin”, çıkar deyince “Başüstüne” diyen bir yargı var. Yargının emir komuta altına girmiş olması Türkiye'nin birinci sorunudur. Çünkü adalet yoksa eşitlik, özgürlük, yurttaş hakları yoktur. Biz bundan şikayetçiyiz. Biz CHP olarak, 80 milyona ne diyoruz: Türkiye'de bunlar yargıyı perişan etti. Biz adalet ve yargı bağımsızlığını istiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Türkiye'de nasıl demokrasi istiyorsak, CHP'de de öyle bir demokrasi olmalı. Bakın siyasette çok kullanılan bir sözdür: Kavgalı eve kız vermezler. Kavgalı partiye oy vermezler! Ama kendinde demokrasi yokken ülkede demokrasi istemek de inandırıcı olmaz. O zaman CHP'nin önce kendi içindeki problemlerini halledip, sonra millete dönüp, “Tek adam her şeyi belirlemiyor” diyebilmesi lazım. Ne yaptık? 2014'te bir cumhurbaşkanı adayı gösterdik. Bu cumhurbaşkanı adayında hiç kimsenin katkısı yok. 2014'teki adayı Sayın Genel Başkan tek başına belirledi.



– Şimdi tüzük kurultayı var. Tüzük değişikliği için öneriniz üst üste 2 seçim kaybeden genel başkanın değişimi..

36. Olağan Kurultay'da Sayın Kılıçdaroğlu tekrar seçildi. Seçilen bir Genel Başkan, iki genel seçimde partiyi birinci parti yapamazsa bırakmalıdır maddesini tüzüğümüze koyalım diyorum ben. Siyaset tarihine bakın; liderler hep birinci seçimde seçilmiştir. Menderes, Demirel, Ecevit, Özal, Erdoğan, hepsi ilk seçimde gelmiştir. Onun için bunu zorlamamak lazım. Yani milletle inatlaşmamak lazım. Bakın kurultayda o koca salonu ben doldurmuş olabilir miyim? Kurultayı Genel Merkez yapıyor. Ama salonda Muharrem İnce'ye müthiş destek vardı. Bunu herkes gördü. İktidar, iktidar diye o salon inledi. Ben bu kurultayda sandıkta seçilmedim ama gönüllerde seçildim. Ama bu işleri kapattım artık. Bu parti benim partim. Bu partiye ömrümü verdim. Başarılı olması için elimden geleni yaparım. Şimdi tüzük değişikliği için 100 bin imza topluyorum. Parti üyeleri, sosyal medyada paylaştığım dilekçe örneğini imzalayıp, Muharrem İnce Yalova Milletvekili TBMM/Ankara adresine postayla gönderebilir. Bunu toplayacağımdan kuşku duymuyorum. Bakalım 100 bin üyenin teklifini ciddiye alacaklar mı?

Artık daha iddialıyım

– Bu işleri kapattım derken, iddianızdan vaz mı geçtiniz?

Bakın bu topraklarda AKP iktidara gelene kadar işsizlik vardı. Terör vardı. Geçim sıkıntısı vardı. Güvenlikle ilgili sorunlarımız vardı. Ama umut da vardı. AKP'nin 16 yılda Türkiye'ye yaptığı en büyük kötülük; umutları yok etti. O nedenle CHP'nin önce umut olması lazım. Kurultayda bir değişim gerçekleştirseydik bu bir umuttu mesela. Ben partide muhalefeti kişisel bir hırs için yapmıyorum. Türkiye uçurumun kenarında. Buna ancak yeni bir heyecan, yeni bir umut, yeni bir ruhla karşı koyabiliriz. Dolayısıyla asla vazgeçmedim. Tam tersine iddiam daha da güçlendi. Çünkü haklı olduğumu gördüm. Parti tabanının beni nasıl bağrına bastığını gördüm. Kurultay salonunu dolduran binler, gelecekten kaygı duyan ama kürsüde konuşan kişiyi de umut olarak gören ve bu kişiyle olur diyerek coşan insanlardı. Ben bunu yapabileceğimize inanıyorum. Önce CHP'yi, sonra Türkiye'yi yönetmek istiyorum.

Adaletsizlik varsa karşı çıkacağız

CHP'li Muharrem İnce, kendisini “CHP'de parti içi tartışmaları gündeme taşımanın sırası mıydı?” diye eleştirenlere şu cevabı verdi: “Tayyip Erdoğan adaletsizlik yaptığı zaman karşı çıkacağız. CHP'de adaletsizlik yapıldığında iç tartışma diyeceğiz öyle mi? Adaletsizlik Türkiye'de varsa haykıracaksın. Adaletsizlik CHP'de de varsa gene haykıracaksın.”

Tüzüğü değiştireceğim dedim baskın tüzük kurultayı geldi

– Kılıçdaroğlu 2014'teki aday için geçtiğimiz hafta yine aynı açıklamayı tekrarladı. “Kararımın arkasındayım” dedi…

Genel Başkan'ın 2014'teki kararı için; bugün olsaydı yine aynısını yapardım sözlerine ben artık diyecek bir şey bulamıyorum. Onun için de ben diyorum ki; 2019'da böyle bir dayatma olmasın. Bir tüzük değişikliği öneriyorum. 1 milyon 250 bin üyemizle ön seçim yapalım. 50 kurultay delegesinin imzası ile aday adayı olunabilsin. Diyorlar ki; sadece partinin üyelerinin belirleyeceği bir aday ile toplumun diğer kesimlerini nasıl kucaklayacağız, onlardan nasıl oy alacağız. Tayyip Erdoğan sadece partilileri ile yapmıyor mu bu işi? Bu özgüven eksikliği niye? Bir; özgüven sahibi olmalıyız. Başarabiliriz demeliyiz. İki; bir siyasi yapıyı ancak bir başka siyasi yapı yenebilir. AKP bir siyasi oluşumdur. Bu oluşumu geçecek olan siyasi oluşum da CHP'dir. Doğruları anlattığınız takdirde CHP olarak cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabiliriz. Yüzde 10'luk milli görüşten gelmiş birisi, yüzde 50'yi geçen bir oy almışsa, yüzde 26'lık CHP, kurucu irade neden 50 artı 1 almasın?

Bunu doğru bulmuyorum

– Tüzük kurultayının seyircisiz olmasını nasıl yorumladınız?

Eğer siz önceden bir metin hazırlayıp bütün partililere göndermiş, parti örgütlerinde bunun tartışılmasını sağlamış, gelen önerileri almış olsaydınız, kurultayın bu şekilde çalışmasına hakkınız olurdu. Bunu yapmamışsınız. İnsanların önüne metin koyup bunu onaylatmak için kurultay yapıyorsanız, elbette partililerin orada yaşananları bilmesi gerekir. Bunu en güzel sosyal medyada yorumlamış vatandaş: Diyorlar ki; tribünler Muharrem İnce diye bağırınca, CHP MYK'sı tribünlere bir kurultay seyircisiz ceza verdi! Bu olmaz. Bu doğru değil. Herkesin gözünün önünde olmalı.

– Tüzükte neler değişecek?

Gündemi Genel Merkez belirleyecek. Genel Merkez ‘Şu maddeleri değiştireceğim' diye bir taslak hazırlayıp, kurultay delegelerine gönderdi mi? Göndermedi. Delege oy kullanacak ama neyin nasıl değişeceğini şu anda biliyorlar mı? Bilmiyorlar. Ben de bilmiyorum. Bu baskın bir tüzük kurultayıdır. Muharrem İnce ‘Tüzüğü değiştirmek için 100 bin imza toplayacağım' dedi. Baskın bir kurultay yaparız, tüzüğü değiştiririz dediler. Doğru bulmuyorum bunu.

İnce'nin tüzük değişikliği önerileri

– Partinin cumhurbaşkanı adayını CHP üyeleri ön seçimle belirlesin.

– 50 kurultay delegesinin imzası ile aday adayı olunabilsin.

– Genel Başkan, iki genel seçimde partiyi birinci yapamazsa bıraksın.

Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanlığı için aday olmalıdır

– 2019 yılındaki seçimde cumhurbaşkanlığına aday olacak mısınız?

Ben partimi zora sokacak hiçbir şey yapmam. Ama CHP'nin cumhurbaşkanı adayı 2014'teki gibi olmayacak. Bu kesin. Bunun için ne gerekiyorsa partililerimizle onu yapacağız. Yani partimi zora sokacak hiçbir şey yapmamakla beraber, partiye hiç kimsenin aday dayatmasına da izin vermeyiz. Partililerimizle, arkadaşlarımızla buna engel olacağız. Bu partide bir daha yetkiyi elinde bulunduran “ben karar verdim sizler tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz” deme hakkını kendinde bulamayacak.

– Kemal Kılıçdaroğlu aday olursa destekler misiniz?

CHP Genel Başkanı bence doğal adaydır zaten. Yani Sayın Genel Başkan cumhurbaşkanı adayı olmaya mecburdur! Ama Kurultay'da ben Genel Başkan olsaydım cumhurbaşkanlığı adaylığı için ön seçime girecektim. Kemal bey de aday olmalıdır ve ön seçime girmelidir.

Türkiye'nin egemenliği varoluş gerekçemizdir

– Afrin operasyonunda CHP'nin tavrı eleştiriliyor. Siz bu konuda CHP'nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

CHP terörle mücadele konusunda her zaman net olmuştur. Bizi terör örgütleriyle yan yana getirmek, iç siyasete yönelik faaliyettir. Bunu karşılıksız bırakmayız. Yalan; söyleyenin kuyruğudur ve eninde sonunda kendi kuyruğu kendilerinin ayağına dolanacaktır. Türkiye'nin egemenliği bizim varoluş gerekçemizdir. Terörle işbirliği yapanlar, Oslo'da görüşme yapanlardır. Habur'da karşılama töreni düzenleyenlerdir. ‘Alnı secdeye değenlerden zarar gelmez' diyerek devleti FETÖ'ye teslim edenlerdir. Mesele Türkiye'ye yönelik tehdit ise operasyon bunun için yapılıyorsa, bu tehdit nerede kalkıyorsa, operasyon orada bitmelidir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/ince-de-chp-genel-baskanligi-na-aday.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/ince-de-chp-genel-baskanligi-na-aday.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/ince-de-chp-genel-baskanligi-na-aday_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/ince-de-chp-genel-baskanligi-na-aday.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/kilicdaroglu-cumhurbaskani-adayi-olmali/40203/</link>
			<pubDate>Tue, 20 Feb 2018 10:27:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[CHP PM üyesi seçilen Yavuz Karan'dan olay açıklamalar... ]]></title>
			<description><![CDATA[CHP 36. Genel Kurulu'nda Parti Meclisi'ne seçilen CHP Trabzon eski İl Başkanı Yavuz Karan Kuzey Ekspres'e konuştu. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[CHP 36. Olağan Genel Kurulu'nu gerçekleştirdi. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yeniden başkan seçildi. Siz Parti Meclisi'ne seçildiniz. Bir çok denge de değiştiğini görüyoruz. Süreci değerlendirir misiniz? 

Tüm siyasi partilere baktığımız zaman parti içi demokrasinin çok zayıf olduğunu görüyoruz. CHP bu noktada hiç bir siyasi partiyle mukayese edilecek düzeyde değildir. Çok daha demokratik, değişime, yenileşmeye açık bir partidir. CHP, ilçe, il ve son olarak genel kurultay ile yeni süreç için parti yönetim ekiplerini belirlemiş oldu. Diğer partilerde görülmeyecek bir parti içi demokrasi ile seçimlerimizi gerçekleştirdik. Kurultay sürecine geldiğimiz zaman Adalet yürüyüşünden sonra Sayın Genel Başkanımız Kılıçdaroğlu, CHP örgütlerinde büyük bir teveccüh kazandı ve ben tek aday olarak seçime gideceğini düşünüyordum. Muharrem İnce, bana göre çok büyük bir hazırlık yapmadan aday oldu. 116 tane imzası vardı. 48 delegemiz her iki adaya da oy verdi. CHP'de net bir seçim sonucu ortaya çıkmıştır. Genel başkanlık yarışı değil, parti meclisi yarışı beklentisi vardı ve öyle de oldu. Havuz medyası CHP'ye demokrasi dersi vermeye kalkmaktadır. CHP'nin her kılcal damarında demokrasi vardır.

GENEL BAŞKAN YARIŞI YOKTU, PM YARIŞI VARDI... 

"9 seçimi kaybetmiş bir genel başkanın, yeniden başkan seçilmesi" eleştiriliyor aslında hem partililer tarafında,  hem muhalif partililer tarafından... Nitekim önümüzde Türkiye'nin kaderini belirleyecek bir süreç var. Böyle bir beklenti normal gelmiyor mu size? 

Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden bir algı yaratmaya çalışıyorlar. İddia ediyorum, yerel seçimlerde CHP, Ankara'yı, İstanbul'u, Bursa'yı, İzmir'i, Antalya'yı, Adana'yı, Mersin'i alacak  bir çıkış yapacaktır. Bu aslında Adalet yürüyüşünün meyveleridir. Havuz medyası aslında Tayyip Erdoğan'ı Cumhurbaşkanı yapmak için CHP'ye saldırıp, Meral Akşener'i sistemin alternatifiymiş gibi sunup, özellikle Doğu ve Güneydoğu'da MHP'ye oy vermeyecekleri AK Parti'ye yönlendirmeye çalışıyor. Biz bunun farkındayız. Yapılan operasyon bunun üzerinden yapılıyor. CHP, bugünkü iktidarın tek alternatifidir. Ülkemizin sürüklendiği savaş ortamında CHP'yi hedef haline getirmek, CHP'den ne kadar korkulduğunun göstergesidir. CHP'nin çok bilinçli kurultay delege yapısı var. Ben Muharrem İnce'nin daha çok oy alacağına inansam neden Muharrem İnce'yi desteklemeyeyim. Ben de iktidar olup Trabzon'a hizmet etmek istiyorum. Muharrem İnce bana başka bir partiden gelmedi ki. CHP her zaman değişimin adresi olmuştur. CHP delegesi, isterse hiç kimsenin gözyaşına bakmadan değişimi sağlar. Demek ki böyle bir ihtiyaç yoktu.

BENİ İKİ MANGA ASKERLE KUŞATAN BUGÜNKÜ İKTİDARDIR

CHP'nin terör örgütleri ile işbirliği içinde olduğu söylemini iktidar kanadı gündemde tutmaya çalışıyor...

CHP'yi bugün HDP'ye, PKK'ya yanaşmakla suçlayan bir yapı görüyoruz. Ben elinde iskele ile Trabzon'un sağlık ocaklarına "Türkiye Cumhuriyeti" ibaresini asmış bir başkanım. O ibareleri CHP kaldırmadı oradan. O ibareleri CHP'nin bakanlık kurulu kaldırmadı. O ibareleri bugünkü Cumhurbaşkanı kaldırdı. Akil adamlar Trabzon'a geldiği zaman onları bu kente sokmamak için elimizden geleni yaptık. Bizim o toplantıyı basacağımızı duyanlar toplantı yapılacak oteli değiştirdi. Jandarma bölgesine aldılar. Ben o toplantıya katılanlara engel olmaya çalıştım, beni iki manga askerle kuşatanlar bugünkü iktidardır. Valilere "silahları görmeyin, hendekleri görmeyin" diyenler bugünkü iktidardır. Habur'da kurulan mahkemeyi  unuttunuz mu?  Teröristleri aklayıp, "Siz pişmansınız" diyenler kimler? Bugünkü siyasi iktidardır Şivan Perver'le el ele miting yapan, şarkılar söyleyen... Hiç kimse CHP'yi suçlamaya kalkmasın. Bizi sorgulayacak olanlar kendilerine bakacak. 

KENDİ KARDEŞLERİNİN HESABINI VEREMEYENLER 

BAŞKALARINA HESAP SORMA HAKKINA SAHİP DEĞİLDİR

Biz Trabzon'da kimin FETÖ'cü olduğunu biliyoruz, hangi milletvekilinin hangi bankanın 5 yıl avukatlığını yaptığını biliyoruz. Önce çıkacaklar bunların hesaplarını verecekler. 15 Temmuz sürecince partide bir siyasi kimliğim yoktu ve bu anlamda bunlara sessiz kaldım ama bundan sonra PM üyesi olarak sesimiz çok gür çıkacak. Bu arkadaşlar konuşurken, düşünerek konuşacaklar. Herkes haddini bilecek. Haddini bilmeyenin, haddini bildireceğiz. FETÖ ile yatağa girenler bizi FETÖ sevicisi olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Böyle ucuz siyaset olmaz. Şov yapmak yok. Şov yapmaya sıra gelirse hiç kimse benden iyi şov yapamaz, hiç kimseye Trabzon'da şov yaptırmam. Yerini ve haddini bileceksin. Kendi kardeşlerinin hesabını veremeyenler, başkalarına hesap sorma hakkına sahip değildir. Milletvekilimiz, il başkanımız, Ortahisar ilçe başkanımız, partililerimizle bizler bu soruları soracağız. Önce bu soruların cevaplarını verecekler, sonra başkalarını suçlayacaklar...



BAŞARISIZLIKLARINI AFRİN'LE KAPATMAYA ÇALIŞIYORLAR

Afrin konusunda da CHP'ye yöneltilen eleştiriler var. Kılıçdaroğlu'nun "Afrin'e girmeyin" derken, "Güvenlikli bölge oluşturmak değil miydi amaç? sorusunu gündeme getirmesi rahatsızlık mı yarattı? 

Bu ülkenin bu noktaya gelmesinin sebebi bugünkü iktidarın yanlış politikalarıdır. IŞİD teröristlerini hastanede ziyaret eden de bugünkü iktidarın kendisidir. O yüzden Kılıçdaroğlu ne diyor; "Bekamız için her şeyi yapmaya hazırız ama sınırda belirli bir güvenlikli bölge oluşmuşsa içeri gidip de daha fazla şehit vermeye gerek yok".  Yoksa Kilis'e havan topu atılacak ve buna sessiz mi kalacağız? Şehitlik kutsal bir mevki evet ama hangi anne, hangi baba çocuğunun şehit olmasını ister. O çocukları şehit olsun diye mi dünyaya getiriyorlar. Yaşasınlar, güzel yaşasınlar diye anne ve babalar çocuk dünyaya getiriyor. O iş havalimanına kefenle gitmeye benzemiyor. Sayın Devlet Bahçeli diyor ya "Gerekirse gideriz"... Gitsin işte... Böyle ucuz siyasete gerek yok. Bugünkü siyasi iktidar Afrin meselesini tamamen iç siyasete malzeme olarak kullanmaya çalışıyor. İç siyasetteki başarısızlıklarını, FETÖ olayını, Rıza Zarrap olayını unutturup tamamen dikkati Afrin'e çekip orada operasyon yapmaktadır. İnsanın aklına türlü türlü senaryolar geliyor.

Ne gibi mesela? 

Belki de çok kolaylıkla bitirilecek olan operasyon bilerek uzatılıyor ve Afrin'i kullanıp, erken seçime hazırlık yapıyor olabilirler.

ASKERİ KIYAFET GİYEREK BAŞKOMUTAN OLUNMUYOR

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Hatay'daki Harekat Merkezi'ne gitti, bizzat yerinde takip etti ve burada askeri kıyafet giymesine de özellikle sosyal medyada "Başkomutan" yakıştırması yapıldı. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı olduğu için hiç gururlandınız mı? 

Ata binemeyenlerin bu ülkede başkomutan olması zordur. Bu ülkenin iki tane başkomutanı vardır. Biri Mustafa Kemal Atatürk'tür, diğeri İsmet İnönü'dür. Onlar savaş meydanlarında mücadele ederek başkomutan olmuşlardır. Askeri elbise giymeyle başkomutan olunmuyor. Keşke olunsaydı. Keşke bu işler bu kadar kolay olsa ama olmuyor...

ŞAŞIRMADIK

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Papa ziyaretini nasıl yorumluyorsunuz? 

Kendini yerli ve milli kabul edenler var bir de CHP'yi gayri milli kabul edenler var. Baktığımız zaman hiç bir CHP Genel Başkanı büyük Yahudi cesaret ödülü almamıştır. Hiç bir CHP'li gidip de Amerika'ya yalakalık yapmamıştır. Yapsaydık iktidar olurduk. Bunu açık ve net söylüyorum. Dinimize küfredenler Müslüman olsun bari... Barzani'ye de kardeşim dedi, İsrail'le anlaşma yaptı. Sonra biz "yerli ve milliyiz" diyeceksiniz. Sizden olsa olsa ümit milli olur. A milli CHP'dir. Bunu kimse unutmasın. Tayyip Erdoğan'ın Papa ziyaretinde de şaşırılacak bir şey yoktur. Daha önce 2017'de "Haçlı ittifakı eninde sonunda kendini gösterdi" diyen kendisi yine "Emir komuta zincirim bana papaz elbisesi giy derse, papaz elbisesi giyer görevimi yaparım" demişti. Normal karşılıyorum.

AK PARTİLİLER BELEDİYE BAŞKANI İLE İLGİLİ BANA BELGE VERDİLER

Trabzon'a gelirsek. Önümüzde yerel seçimler var. CHP nasıl bir strateji izleyecek?

61 proje ile işe başladılar. 9 yıllık süreçte hiç bir sözü yerine getirmediler. Özellikle büyükşehirden dolayı son derece rahatsızlık söz konusu. Belediyeler boğazına kadar borç batağında, maaş veremeyecek durumdalar. Gelirlerini kredilere bağlamış durumdalar. Bugün bir Sayıştay raporu var. Siyasi iktidar 5-6 tane belediyeyi görevinden aldı. İkinci bir dalga olabileceği söylendi ve Trabzon'un da adı geçti. AK Partililer belediye başkanı ile ilgili bana bir çok dosya gönderdiler. Bana diyorlar ki, "Bu dosyaları Cumhurbaşkanına sunun, Cumhurbaşkanı bunu görevden alsın"... Belediye Başkanı Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu merak ediyorsa o dosyaları kendisine veririm. Orhan Bıçakçıoğlu ile ilgili de bana dosya gönderdiler. Cumhurbaşkanına hakaretten kesinleşmiş bir hapis cezası var. AK Partili belediye olduğu için işlem yapılmıyor.  Şahısa özel hizmet veren bir belediyecilik anlayışı ile karşı karşıyayız. Belediyenin çok tahrip edildiğinin farkındayız. Önümüzdeki dönem CHP, Büyükşehir, Ortahisar ve diğer ilçelerin belediyelerini alabilmek için iddialı adaylarla birlikte çalışacaktır. Bu saatten sonra yeni seçilen il yönetimimizin gündemi bu olacaktır. Trabzon'da çok güzel işlere imza atacağız.

İKİ İKİŞİ KARAR VERİYOR

 AK Partili belediyeler daha çok hizmet alıyor mantığı Trabzon için geçerli oldu mu? 

Siz çalışırsanız, proje hazırlarsanız, yasaları bilirseniz ödenek alırsınız. Ama siz "ben nasıl olsa siyasi iktidarın belediyesiyim, gelen bakana yalakalık yapayım, 300 ondan, 500 ondan alayım" derseniz, bu kente günü birlik hizmet yapmış olursunuz. Trabzon'da bugün yapılacak olan işlere iki kişi karar veriyor. Karayolları bölge müdürü ve Cengiz Çolak. Bundan belediye başkanının dahi haberi yok. Bakan eğer "bu iş yanlış" diyorsa çöpe atıyorlar, demezse yapıyorlar. Belediye başkanı kentini tanımıyor.

OFG 14'LÜYÜM DEDİ AMA TIPA TABANCASI ÇIKTI

10 yıldır öğrenememiş midir?

Öğrenememiş maalesef... Bir 20 yıl da geçse öğrenemez. Çünkü halkı sevmedi, kenti sevmedi. Orhan Bey'i buraya gönderenler Sağlık Bakanlığı rahatlasın diye göndermiştir. OFG insanlara ben "14'lüyüm" dedi ama tıpa tabancası çıktı. 61 projenin 3 tanesini yapamamışsın. Şoförler Odası seni yönetmiştir.

4 TANE MİLLETVEKİLİNİ TOPLASANIZ YARIM MUSTAFA CUMUR EDER Mİ?

5 tane AK Parti milletvekili var. Trabzon için gereken çalışmaları yaptılar mı sizce? 

Var mı? Ben hiç göremedim ki... Bir bakan var. Bir de bakanın aksesuarları var. Ben kendilerine de söylüyorum. Trabzon'un en büyük şanssızlığı Trabzon'un bu dönemki milletvekilleridir. 4 tane milletvekilini toplasanız yarım Mustafa Cumur eder mi? Allah rahmet eylesin. Kendilerini sorgulasınlar. Bütün güç bunlarda. Bu şehre ne getirilmiş. Bir Avni Aker'e sahip çıkamadık. Akyazı'da stat yaptık diyorlar. Arsa karşılığı stat yaptılar. Arsa karşılığı bina yapmayla stat yapmanın ne farkı var. Bursa'ya da yaptın. Ankara'ya da yaptın. Trabzon'un farkı ne. Bu şehirden çuvalla oy aldınız da bu şehre ne yaptınız? İkinci üniversite nerede? İkinci pist nerede? Yalan üzerine kurulmuş bir siyaset. 12 yıl Akyazı ile oyaladılar. Treni göremedik. Bunlar hala bakıyorlar, görüyorlar herhalde bizim göremediğimizi. İnsanların sorgulamamasından dolayı aldıkları oyların neticesidir bunlar. İnsanlar artık aç. İnsanların dolmuşa binecek paraları yok. Bugün Trabzon'da 37 bin konut fazlası var. Büyümeyi inşaat sektörüne sıkıştırırsan, zincirlemeyle birlikte 15 bin esnaf batar. Arapların artık gelmediğini düşünün. Bu kadar otel yatırımı yapıldı. Hiç bir şeyin temeli sağlam değil.

ORTAHİSAR BELEDİYESİ HANGİ AK PARTİLİYİ KURTARMAYA ÇALIŞIYOR

Sivil toplum örgütlerinden, şehrin diğer dinamiklerinden, vatandaştan çok fazla ses çıkmıyor, herkes halinden memnun demek ki?  

Trabzon Ortahisar belediyesi, Trabzon'daki asansörlerin bakımını Trabzon Makine Mühendisleri Odası'ndan alıyor. Makine Mühendisleri Odası sesini çıkaramıyor. Korkuyor. Giyotin vari hemen kafasını keserler. Şaban Bey açıklasın. Ortahisar Belediyesi hangi batan AK Partiliyi kurtarmak için Trabzon'un apartmanlarının bakım işini İstanbul üzerinden kime verdi? Trabzon Makine Mühendisleri Odası neden sessiz? Açıklasınlar. Bu kenti birileri haraca bağlamış, bu kenti birileri peşkeş çekiyor. Birilerinin ağzına da koli bantı çekmişler. Kimseden korkmayacak insanlara ihtiyaç var. CHP'nin 36. kurultayı Adalet ve Cesaret kurultayı idi. Cesaret kısmını ben temsil ediyorum. Bizim kimseden korkumuz yok. Biz haram yemedik, abdestimizden şüphemiz yok. Bugün ceketinizi çekip sosyal medyaya atıyorsunuz 300 beğeni geliyor. Ama "bu ülke soyuluyor" deyin, "9 yaşındaki çocuk evlenebilir" diyenlere tepki gösterin hiç kimse beğenmez. Beğenemiyorlar. Korkuyor insanlar. Kiminin oğlu işe girecek, kiminin kardeşi terfi edecek, kimi işinden olacak, memur sürülecek...

OHAL'in bu kadar uzatılmasının bir neticesidir bunlar. Korku imparatorluğu yaratılmıştır. Kendi belediye başkanına "al ceketini git" diyorsun. Kendinden olmayanı hapse atıyorsun. İnsanların korkularını anlayabiliyorum ama hiç bir şey Türkiye'nin bekasından daha önemli değildir, hiç bir şey çocuklarımıza güzel bir ülke bırakmaktan daha önemli değildir.

 

GENEL KURULA TRABZON DAMGA VURDU

Bundan sonraki hedefleriniz nelerdir? 

Parti Meclisi'nde bir görev dağılımı olacaktır. 60 kişiden 13 kişi genel başkan yardımcısı olacaktır. İl başkanı olduğumda insanlar benim ne performans göstereceğimi bekliyorlardı. Yavuz Karan olarak beni tanıdılar ve Türkiye'nin bir çok ilinden bana oy verdiler. Örgütten gelerek PM'deyim. Binlerce telefon aldım. Çok mutlu oldum. Parti meclisine girmek benim için siyaseten bir başlangıç. 36. olağan kurultay, Trabzon il örgütünün kongreye imza attığı bir kongredir. Trabzonlu 4 isim Parti Meclisindedir.  İzmir'den 2 Parti Meclisi üyesi vardır. Biz Giresun'unda, Artvin'inde, Rize'nin de sesi olacağız. Biz sorumluluğumuzun farkındayız. Önümüzdeki seçimlerde de bu sorumlulukla çalışacağız.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/02/chp-pm-uyesi-secilen-yavuz-karan-dan-olay-aciklamalar.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/02/chp-pm-uyesi-secilen-yavuz-karan-dan-olay-aciklamalar.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/02/chp-pm-uyesi-secilen-yavuz-karan-dan-olay-aciklamalar_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/02/chp-pm-uyesi-secilen-yavuz-karan-dan-olay-aciklamalar.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/chp-pm-uyesi-secilen-yavuz-karan-dan-olay-aciklamalar/39971/</link>
			<pubDate>Mon, 12 Feb 2018 12:04:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İlker Başbuğ'dan dikkat çeken Afrin açıklaması]]></title>
			<description><![CDATA[26. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’a göre operasyon başarıya ulaştığında Kürt Koridoru’nun Akdeniz’e uzanması ihtimali de kırılacak. Bu aynı zamanda psikolojik bir darbe!]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ Sayın Başbuğ, Türkiye kararlılığını gösterdi ve Afrin’i vurdu. Ordu yönetmiş bir komutan olarak ‘Zeytin Dalı’ harekâtına ilişkin gözlemleriniz nedir?
12 Ekim 2017’de İdlib Harekâtı yapılmıştı. Türkiye’nin o günden beri Afrin’e girmeyi düşündüğünü ve planladığını değerlendiriyorum. Ancak uzun bir süre geçmesine rağmen bir türlü bu harekât gerçekleştirilemedi. Nedenleri üzerinde tartışılabilir.  Aralık ayının sonuna doğru da Suriye Ordusu güneyden İdlib bölgesine girmeye başladı. Türkiye bu andan itibaren, Afrin’e harekâtın yapılmasını hem gerekli, hem de zorunlu gördü. 


- Hava sahası açılmasaydı da yapılır mıydı?
Rusya açsa da, açmasa da Türkiye Afrin’e müdahalede kararlıydı. Beklenen, Afrin Harekâtı 20 Ocak 2018 günü saat 17.00’de başladı. Türk Ordusu, bu harekâtı en ince detayına kadar planlamıştır. Aynı şekilde de icrasını gerçekleştirecektir. Ordumuza güvenimiz tamdır. Afrin konusuna tekrar döneriz. Ancak bugüne nasıl gelindiğine bakılması gerektiğinde yarar olduğunu düşünüyorum. Dış sorunlara kısa vadeli, günlük açıdan değil, mümkün olduğu kadar orta, hatta uzun vadeli perspektiften bakarsanız daha iyi değerlendirirsiniz. Ve orta ve uzun vadede ne gibi hedefler koymanız gerektiğini düşünürken ilk bakmanız gereken yer geçmiştir. Suriye konusunda bunu yapalım. Nasıl geldik buraya? 

- Hangi tarihe gitmemiz gerekiyor?
Suriye’de çatışmaların başladığı Mart 2011’e. Suriye Devlet Başkanı Esad, olaylara çok sert tepki gösterdi. ABD başkanı Obama, “Esad gitmeli” dedi. Türkiye de aynı görüşü paylaştı. Ama 7 yıl oldu, Esad gitmedi. Başlangıçta tartışmalar demokrasi ve diktatörlük üzerinden yürürken, mezhepler ve onların destekleyicileri arasındaki çatışmaya dönüştü.


- Afrin’e dönersek… Buradaki düzen ne zaman değişti? 
Afrin dediğinizde coğrafyayı bir hatırlayalım. Özellikle batısı Kürt Dağları olarak geçer. Yüksek bir arazi kesimidir. Orada eskiden beri PKK vardır. Zaten PKK’ya ilk kucak açan, onu oluşturan Baba Esad’dır. Ancak burada önemli olan; Suriye yönetimi çatışmadan Temmuz 2012’de Afrin’den çekildi. YPG’ye bıraktı.  
- Mecbur mu kaldı, siyaseten mi? 
Birincisi Kürt dağları bölgesinde zaten PKK var. Belki de Türkiye’ye karşı bir koz olarak düşündü. Çünkü buradaki YPG’nin varlığı bir noktada Türkiye’ye ciddi bir tehdit. Düşünün; Kürt dağlarından atlayacaksınız, Amanoslar’a gideceksiniz. Üçüncüsü bir iç savaşa gidiyordu ve oradaki askerlerine ihtiyaç duymuş olabilir. Belki de bunu bilinçli olarak yaptı. Bu arada IŞİD yok. Temmuz 2013’e gelindiğinde Suriye’de IŞİD oluşuyor.  

- Suriye’deki IŞİD yapılanmasında Esad’ın rolü var mı? 
Var. Muhtemelen Suriye’deki muhalif güçlere karşı kullanmak için buna izin verdi. Temmuz 2013’te IŞİD oluşunca olaya müdahil olan yeni bir aktör ortaya çıkıyor: Abdullah Öcalan. Ağustos 2013’te şunu söylüyor: “Yeni oluşacak Suriye’de bizimkiler başat rol oynayacak, orada özerk bölgeler olur.” O zaman Türkiye’de açılım sürecindeyiz. Sonra diyor ki, “Müzakere çökerse, ikinci Suriye’nin eli kulağındadır.” Burada da bir tehdit var. 20 Ocak 2014’te Cezire’de özerk bölge ilan ediliyor, sonra Ayn el Arab (Kobani) ve Afrin’de kantonlar oluşuyor. Buradaki kırılma noktası Ayn el Arab. Mart 2015’te Amerika’nın desteğiyle YPG; Ayn el Arab’ı, IŞİD’den alıyor. Burada Türkiye anlıyor ki, Suriye’nin kuzeyinde bir şeyler oluyor. Haziran 2015’te daha iyi anlamasına yol açan bir olay da Tel Abyad’ı YPG ele geçiriyor. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde bir “Kürt Koridoru”nun oluştuğunu gördü. Aslında bu koridora “PKK Terör Örgütü Koridoru” desek daha iyi olur. 2015 sonbaharında ise İdlib Esad’ın kontrolünden çıktı. Esad sallanıyordu. Ve işte Rusya olaya müdahale etti.  

- Rusya’nın nihai hedefi nedir?
Putin, Esad ile 49 yıllığına deniz ve hava üssü anlaşması imzaladı. En azından kısa vadede, geçiş döneminde Esad’ın kalmasını istiyor. Fırat’ın doğusunun Rusya ve Esad’ın kontrolünde kalmasını istiyor. O zaman şunu sorabiliriz: “Acaba Suriye üzerinde Rusya ile Amerika Birleşik Devletleri arasında gizli bir anlaşma var mı?” Var diyemem ama yok demek daha zor.   

 

- Nasıl bir anlaşmadan söz ediyorsunuz? 
Belki “Fırat’ın batısı Rusya ve Suriye hükümeti, doğusu ise ABD ve tabii YPG’nin kontrolünde olsun” gibi bir anlaşma. Şimdiki tablo bunu gösteriyor.  

- Bu varsayımınızı güçlendiren argüman ne? 
Ağustos 2016’da Türkiye Fırat Kalkanı Operasyonu’na başladı. Aynı anda Şam yönetimi de Halep’e operasyon yaptı. Dikkat ederseniz El Bab ile Halep bağlantılı. İkinci olay; Ekim 2017’de İdlib operasyonu başladı. Aralık 2017’de Şam Yönetimi çatışmazlık bölgesine, Hama’dan İdlib’e girmeye başladı. Bazı operasyonlarla Rusya, Şam yönetiminin Fırat Batısında güçlendirilmesini konsolide etmeye çalışıyor. Fırat’ın doğusu ayrı bir olay. Bu da zaten acaba ABD ile Rusya arasında gizli bir anlaşma mı var sorusunu düşündürüyor. İlginçtir; Şam yönetimi Hama’dan İdlib’e doğru operasyona başlamasının akabinde 31 Aralık ve 6 Ocak’ta Hmeymin Üssü ve Tartus’a İHA saldırıları oldu. Esasında Rusya da Suriye’deki Kürt kartını daha spesifik olarak YPG kartını ABD’ye bırakmak istemiyor. Hatta bir ara Astana’da Kürtlere ‘Kültürel Özerklik’ verileceğinin taslak anayasaya gireceği bile konuşuldu.  

- Rusya’nın YPG kartını bırakmak istememesinin somut bir örneği var mı?
Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı operasyonuna başladığımızda Afrin’e gidileceği konuşuluyordu. Fakat Afrin’e gitmek için en doğusundaki Tel Rıfat’tan geçmeniz gerekiyordu.  Oraya Rus askerini koydular. Bir noktada Afrin’e girmemizi bloke ettiler. Rusya’nın diğer bir hedefi, kendisine tehdit oluşturacak Uygur Türkleri, Özbekler, Çeçenler Şam yönetimine karşı mücadele ediyor. Mücadele bitince nereye gidecekler. Rusya için bir sorun. Bunların büyük bölümü şu anda İdlib’de. 

- Siz bir anlaşma olabileceğini söylüyorsunuz. Ancak kafalarda ‘olası bir Trump-Putin çatışması’ da yok değil… 
ABD Dışişleri Bakanı RexTillerson, Stanford’daki konuşmasında, “Güneybatı Suriye’de ABD, Rusya ve Ürdün 2017 Temmuz’undan beri beraber hareket ediyoruz. Amaç, bölgedeki tırmanmaları engellemek. Fırat Nehri boyunca Rusya ile aramızda anlaşma var” diyor. Bu somut olaylar da çatışma istemediklerini gösteriyor.  

ABD VE RUSYA NASIL BİR SURİYE İSTİYOR

- Rusya nasıl bir Suriye istiyor? 
Ben Rusya’nın Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana olduğunu düşünüyorum. Ama toprak ve siyasi bütünlüğünü korurken bugünkü yapılanma mı, yoksa farklı bir yapılanmayla mı bunu yapmak istiyor, bunu düşünmek lazım. En azından Suriyeli Kürtlere özerklik verilmesini düşünecektir.  

- Ya ABD?
Ortadoğu dediğiniz zaman Amerika’nın birinci hedefi İran’dır. Ortadoğu bölgesinde attığı her adımda İran’la ilişkisi var mı yok mu ona bakın. Mutlaka İran ile ilişkisi olduğunu göreceksiniz.  Bir kere bölgede Amerika’nın stratejisini çok iyi analiz edelim. Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde şunu söylüyor: “İran dünyanın terörist örgütleri desteklemede en önde gelen ülkesidir.” Ve yine bu belgede “Irak bağımsız bir devlet olarak uzun vadede bizim stratejik partnerimizdir.” Irak’ı İran’a karşı güç dengesi unsuru olarak görüyor. Suriye’de İran’ın etkisini kırmak istiyor. Elbette Rusya’nın etkisini de… ABD, 2011’den itibaren Esad’ın gitmesini istiyor. Ama kısa vadede Esad’ı kabul edecek mi, etmeyecek mi?  


- Sizce? 
Bana göre, Esad’ın kısa vadede pozisyonunda kalıp kalmaması PYD ve YPG’ye karşı alacağı pozisyonla bağlantılı olabilir. Amerika’nın Suriye’de ne istediğine dönecek olursak, Fırat doğusundaki YPG’nin yapılanmasını -ki devletleşmeye gidiyor- sağlamlaştırmak. ABD’nin son açıklaması “Biz Suriye’de kalacağız” oldu. Neden kalacaksın, IŞİD bitmek üzere.  


- Öyleyse neden kalıyor?
Belki Irak’ta yaptığı hatayı yapmak istemiyor. Amerikan ordusu Irak’tan erken ayrıldı. Obama’nın yaptığı en büyük hatalardan biriydi. IŞİD doğdu. “Şimdi gidersek, tekrar IŞİD boşluğa çıkabilir mi”.. bunu kullanıyor. Ama bence bunun daha ötesinde Fırat’ın doğusundaki yapılanmayı konsolide etmeye çalışıyor. Orada bir silahlı güç oluşturmaya çalışıyor. Bu hem Suriye’yle hem de İran’la ilgili stratejisinin bir parçası. ABD’nin Fırat’ın doğusundaki Suriye’de 12-13 üssü var. Amerikan askeri sayısı 2000-5000 arası. Bakın Savunma Bakanı 2 Aralık 2017’de “Biz YPG’yi polis gücü olarak destekleyeceğiz” dedi. 14 Ocak’ta IŞİD’le Mücadele Sözcüsü, “Sınır Güvenlik Gücü kurulacak. 230 kişi eğitmen, bu rakamı 30 bine çıkaracağız. Türkiye ve Suriye, Irak hududunda konuşlandıracağız” dedi. 22 Aralık CENTCOM komutanı silahlı güç oluşturulacağından bahsetti. 4900 tır silah da gittiği düşünülürse...  


- Bütün bunlar ne anlama geliyor? 
YPG’nin silahlı güç olarak yapılandırılması. Bir siyasi  partinin, yani PYD’nin silahlı gücü olur mu? Hangi konsepte koyacaksınız? Baştan sakat bir yapılanma. YPG eşittir PKK. 30 bin çok ciddi bir rakam. Bakın biz 1984’ten beri PKK ile mücadele ediyoruz. ABD, Fırat’ın Doğusu olayında o kadar hassas ki, Türkiye’nin Menbiç ve Rakka operasyonu desteğini kabul etmedi. Menbiç’e operasyonu engelledi. ABD’nin; muhtemelen Suriye’de bir federatif yapı düşündüğü kanaatindeyim. Irak anayasası federatif ama hiçbir federatif devlette olmayan bir madde koydular. Dediler ki “Irak’ın kuzeyindeki bölgesel Kürt yönetiminin silahlı gücü oluşacak.” Irak modelini Suriye’de uygulamayı düşünmüş olabilirler.  


- ABD’nin Türkiye’yle ilgili planı var mı sizce? 
Türkiye’ye karşı YPG kartını kullanıyor olabilir. Orta ve uzun vadeli bir planın parçası mı? Yoksa Türk-Rusya-İran bütünleşmesini YPG ile kırmak mı istiyor? Bunları yoruma bırakalım.  


- Oluşturulmaya çalışılan ‘Kürt koridoru’ ne gibi riskler taşıyor? 
Türkiye için hayati güvenlik sorunu oluşturur. Bu oluşum, Irak’taki oluşumla aynı değil. Irak’ın kuzeyinde Irak Anayasası’na dayalı olarak oluşturulan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi var. Bu yönetim tek parçalı değil. Çok önemli. Kasım 2016’da Amerika’ya bir ziyaret yaptım. National Defence University’de yapılan toplantıda Irak konusunda yetkililer vardı. Açıkça sordum: “Bizim Türkiye’de şöyle bir imaj var. Siz Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyorsunuz. Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltmek için bu endişeyi ortadan kaldırmanız lazım” dedim.  


- Cevabı? 
“Mümkün değil” dedi. “Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurma şansı yok” dedi. Dikkat edin, bu Irak’ta referandumdan bir yıl önce olan bir konuşma.  


- Nedenini söyledi mi? 
“Tek parça değil, parçalı orası, birleşemezler” dedi. “Kısa vadede katılıyorum ama orta, uzun vadede ne düşünüyorsunuz” diye sordum. Orada biraz durdu.  


- Suriye’de böyle olmaz mı? 
Tablo tam ters. İki önemli fark var. Birinci fark Suriye’nin kuzeyinde oluşan oluşum PYD kim, PKK’nın organik bağlantısı olan bir parti. Silahlı gücü YPG. O da PKK’nın kendisi. YPG’nin içinde Türkiye’den giden binlerce PKK’lı var. Suriye’nin kuzeyinde oluşan bu oluşum PKK’nın bizatihi kendisi. Terör örgütünün kendisi bile Suriye’nin kuzeyinde bir gün kendi toprağı olacağını hayal edebiliyor muydu acaba? Irak’ın kuzeyinde öyle değil, kendi toprağında değil. Burada ilk kez kendi topraklarının sahibi, bir bölgeyi kontrol ediyor, idari yapısı var, silahlı gücü var. YPG’nin gücüne 50 bin diyen var. ABD’nin açıklamasına göre en az 30 bin olduğu görülüyor. Sorun burada.  




FIRAT KALKANI DA AFRİN DE DOĞRU!

- Bugüne dönelim. ‘Zeytin Dalı Operasyonu’na…
Afrin operasyonunu anlamak için 12 Ekim 2017’deki İdlib operasyonuna gitmek gerekiyor... Bir kere Türkiye’nin İdlib operasyonuna başlamasının nedeni Afrin’e gidebilmekti. Haklıydı... Fırat Kalkanı operasyonu da doğruydu. Türkiye’ye 12 gözetleme noktası açacaksın denildi, 3 veya 4 tane açtı. Bunlar İdlib ve Afrin arasında. Diğer yerlerde açmadı. İdlib operasyonundan bu yana 3 ay geçti. Bir şey oldu mu? Özellikle Rusya’dan bir ‘tamam’ aldı mı, hayır. Haklı olarak Türkiye’nin kırılganlığı var. Türkiye’nin Afrin konusundaki beklentisinin karşılanmadığını görüyoruz. 27 Aralık’ta Cumhurbaşkanı’nın “Esad teröristtir” demesi boşuna değil. Çünkü çatışmasızlık ortamına rağmen, 26 Aralık’ta Esad’ın güçleri Hama’nın kuzeyinden İdlib’e operasyon başlattı.  

- Afrin askeri operasyon açısından bakıldığında nasıl bir yer?  
Nüfusu 740 bin. Yüzde 60’ı Arap deniyor. 100-300 arası Rus askeri var. 8000 YPG’li olduğu söyleniyor. Menbiç’tenbile buraya takviye geliyor. Şam yönetiminin kontrol ettiği arazi üzerinden gelme şansı yok. Ağır silahlar var. Afrin’e coğrafi olarak baktığınızda dağlık, Kürt dağları var. PKK’nın yıllardır üs olarak kullandığı bölge. Afrin’e operasyon zor bir harekât.  

- Fırat Kalkanı’yla karşılaştırırsak…
Çok daha zor. Coğrafya zor, ikincisi Afrin’de YPG ile ilk defa direk çatışmaya giriyorsunuz. Başta şunu söyleyelim. Türk Silahlı Kuvvetleri bunu başarıyla yerine getirir. 

- Peki öyleyse sorun ne? 
Şu bence: Komutanlar için bir askeri harekâtta en önemli husus bu harekâtın en az zayiatla yapılabilmesi. Ancak zayiatsız harekât olmaz.  

- En az zayiat nasıl sağlanacak? 
Muharebe alanı hazırlanarak. İlk önce özel kuvvetleri sızdırırsınız, onların hedef tarifiyle hava kuvvetlerine yüklenirsiniz. İyice çökertirsiniz, sonra kara unsurlarıyla girersiniz. Hava sahasının açılmasında ikinci önemli unsur, tahliyelerdir. Lojistik destektir. Özetle yaralıların tahliyesi. Aksi halde karaya bağlı oluyorsunuz, zayiat artıyor.  

- Suriye’nin “Türkiye saldırırsa uçaklarını vururuz” açıklaması için ne diyeceksinz?
Acaba Suriye bu açıklamayı Rusya’nın onayı ya da bilgisi olmadan yapar mı? O da ilginç.  

- Terörist YPG askeri olarak nasıl bir yapılanma? 
Belirli bir eğitim almış, zırhlı araçları, silahları var. Tanksavar füze sistemleri var. El bombaları, roketleri, 120 metrelik havanları var. İnsansız hava araçlarını kullanıyor. Yani PKK’dan daha eğitimli, daha teçhiz edilmiş bir askeri yapılanmayla karşı karşıyayız. Tabii ki TSK bu tehdidi ortadan kaldırır. Karadan da, havadan da… Bu harekâtın en önemli özelliği IŞİD’i yenen güce karşı bir harekât yapıyorsunuz. Avrupa’nın tepkisi olacaktır. Tabii Afrin’de olaylar olurken, Türkiye içinde ve sınır boylarında PKK’nın eylemlerine karşı da hazırlıklı olmamız gerekiyor. Son sözümüz şu olur: Eski İngiltere Dışişleri Bakanı Palmerstone’un sözünü hatırlamak gerekir: “Ne dostluklar ne de düşmanlıklar sonsuza kadar sürer. Sonsuza kadar sürecek olan milli menfaatlerdir.”


- Afrin tümüyle temizlenirse Türkiye’nin kazancı ne olur?
Dediğim gibi Afrin’de Kürt Dağları’ndan atlıyorsunuz, Amanos’lara geliyorsunuz. Afrin’i PKK’dan temizlerseniz bu tehdidi yerinde etkisiz hale getirirsiniz. Orada ellerindeki ağır silahların bir kısmını imha eder, bir kısmını ele geçirirseniz o da bir avantajdır. Önemli olan en azından kısa vadede, Kürt Koridorunun Akdeniz’e kadar uzanması ihtimalini kırarsınız. Bu manevi, psikolojik bir darbe olur. Afrin YPG ve PKK’dan temizlenirse belki Türkiye’ye göç edenlerin bir kısmını da rahatlıkla Afrin’e yerleştirme imkânınız olabilir.  

- Afrin’in bütün sorunları çözmesi olası mı?
Yararlıdır, ama çözmez. Ana resim Fırat’ın doğusundaki yapılanma. Bunu etkisiz hale getirmek için mucize çözüm “Şam’ın Sınırlara” çıkmasıdır. Bu Şam ve Rusya’yla beraber olur. Amerika’yı da bu konuda ikna etmekle olabilir. 1984’ten beri PKK’yla mücadele ediyoruz. Bu operasyonları hep Barzani’yle beraber yapmaya çalıştık. Esad, 18 Aralık’ta “ABD ile işbirliği yapanlar vatan hainidir” dedi. YPG ve PYD’yi kast ediyor. Bu konudaki düşüncesi sağlamsa önemlidir. Bu noktada Eski İngiltere Dışişleri Bakanı Palmerstone’un sözünü hatırlamak gerekir: “Ne dostluklar ne de düşmanlıklar sonsuza kadar sürer. Sonsuza kadar sürecek olan milli menfaatlerdir.”

- Türkiye Afrin’den sonra Menbiç’i de vuracağını duyurdu. Menbiç’te ne olur?
“Siyasi açıdan, Menbiç’e yapılacak bir harekât, Afrin’e yapılan harekâtdan daha karmaşık ve zor olur. Orada, ABD, Rus ve Suriye askeri var.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/ilker-basbug-dan-dikkat-ceken-afrin-aciklamasi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/ilker-basbug-dan-dikkat-ceken-afrin-aciklamasi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/ilker-basbug-dan-dikkat-ceken-afrin-aciklamasi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/ilker-basbug-dan-dikkat-ceken-afrin-aciklamasi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/ilker-basbug-dan-dikkat-ceken-afrin-aciklamasi/39322/</link>
			<pubDate>Mon, 22 Jan 2018 10:10:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[AKP yolsuzlukla mücadeleyi şantaj aracına dönüştürdü’ ]]></title>
			<description><![CDATA[CHP’li Aykut Erdoğdu: AKP, yolsuzluğu dini referanslarla yapmaya başladıktan sonra, toplumu, yolsuzluğun suç olmaktan çıktığı bir çizgiye itmeye başladı .Yüzde 20 civarı, yolsuzluğa suç olarak bakmıyor. Bu tablo ahlaksızlığın, namussuzluğun kural haline gelmesidir ve çok tehlikelidir ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, bu haftaki Pazartesi Söyleşisi’nin konuğu oldu. Geçmişte Beşiktaş Belediye Başkanı’na yönelik “disiplin süreci başlamalı” şeklindeki ifadelerinin, İçişleri Bakanlığı’nın belediyeyi gasp etme operasyonuna onay vereceği anlamına gelmediğinin altını çizen Erdoğdu ile, belediyelere operasyonlardan, CHP’nin buna karşılık atacağı adımlara, partinin 2019 yol haritasına kadar bir dizi konuyu konuştuk.

 

»Ataşehir ile başlayan operasyon, Beşiktaş Belediye Başkanı’nın görevden alınmasıyla devam etti. Öncelikle bu gelişmeleri nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum.
Öncelikle, herkesin bilmesini isterim ki, CHP kazandığı ve yönettiği bütün belediyelerde, halktan topladığı her kuruşun hesabını verecek. Bu konuda denetlenmeyi kendimize hizmet kabul ederiz. Ama bu denetim; namuslu, tarafsız bağımsız, olmalı. Oysa şimdiye kadar yapılan işlemlere bir bakın. Olay sıralamasını göz önünde bulundurursanız, CHP’li belediyelere operasyonlar, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili Man adası belgelerini açıkladıktan sonra başladı. Zaten Recep Tayyip Erdoğan belgeler açıklandıktan sonra kendisi de söyledi. “Şimdi sen de hazır ol” dedi.

»Hazır mısınız peki?
Faşizmle mücadele iddiası olan her parti, kurum, organizasyon ya da örgüt buna hazır olmak zorundadır. Çünkü biz faşizmden her şeyi bekliyoruz. Hatta bu operasyonların daha da ağırlaşacağını düşünüyoruz.

»Ne şekilde?
Onları cesaretlendirecek bir şey söylemek istemiyorum ama şu kadarını söyleyeyim, biz faşizmin bütün evrelerini teorik olarak biliyoruz, pratik olarak görüyoruz. Sonunda faşizm yıkılacak ve faşistler hesap verecek. Yani Hitler de bir dönem Almanya’da çok güçlüydü, sonu ortada.

»Az önce daha da ağırlaşacak derken, Kemal Kılıçdaroğlu’na kadar uzanacağını mı kast ettiniz?
Cesaret edemezler. Etmek isterler ama edemezler. O zaman milyonlarca insan sokağa çıkar.

»SADAT yapılanmaları ile, çıkarılan KHK’lerle bu tür bir geleceğe hazırlık kokusu alıyor musunuz?
Evet, amaçları zaten bizi buna itmek. Biz her türlü senaryoyu düşünüyoruz. Yapmak istediğimiz son şey, bu ülkede bir iç çatışmaya yol açmak. İktidar bu olsun diye bütün gücüyle mücadele ediyor çünkü demokrasi ile ayakta kalamayacaklarının farkındalar. Bu yüzden böyle bir iç çatışmanın ortamını hazırlayarak demokrasinin elde kalan kırıntılarını da yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama bu yaptıkları, gelecekte yargılandıklarında daha ağır hüküm giymelerine neden olacak. Çünkü biz onları sandıkta yenecek ve hesap soracağız.

»Diyorsunuz ki bu belediyelere yapılan operasyonlar iktidar partisinin kumpası. Peki amaç ne?
Bakın, AKP diğer partilere şöyle karanlık bir yol sundu: “Biz yolsuzluk yapalım, siz buna sesinizi çıkarmayın.” Ve böylece yolsuzluk yapanlar hesap vermesinler. “Siz de buna göz yumun, biz de size göz yumalım” havasında götürmeye çalıştılar. Erdoğan kliğinin AKP’de siyaset yapanları işledikleri suçlara ortak ederek pasifize ettiklerini biliyoruz. Şimdi benzer bir stratejiyi iktidara yürüyen CHP için uygulamaya başladıklarını görüyoruz. Gayrimeşru yöntemlerle CHP’lileri sindirmeye çalışmak, suça göz yummaya mecbur bırakarak suça ortak etmek… Ama biz buna asla göz yummadık, tersine yolsuzlukla mücadeleyi yükselttik. AKP yolsuzlukla mücadeleyi bir şantaj aracına dönüştürdü ama bu sonunda, yolsuzluğu kurumsallaştırır.

»Tabii insanlar şunu da merak ediyor: CHP, kendi partilileriyle ilgili, yerel yönetimlerle ilgili iddialar olduğunda yeterince araştırıyor mu, denetliyor mu?
Bütün samimiyetimle söylüyorum: Denetliyoruz. Ama şöyle bir şey de var, 100 tane iddia geliyorsa 1 tanesi doğru çıkıyor. İddiaların bir kısmı siyasi rekabetten dolayı geliyor. Bir kısmı da, adam mesela evindeki terasını büyütmüş ama bu imar, kanuna aykırı olduğu için belediyeye talimat gelmiş, belediye yıkmak zorunda kalınca, adam çıkıp “biz belediye başkanına rüşvet vermediğimiz için yıktı” diyor.

»Bu durumda İçişleri Bakanlığı’nın işlem başlattığı Ataşehir ve Beşiktaş Belediyeleri için de size ulaşan şikâyetler boş ve karşılıksız çıkmış olsa gerek.
Şimdi şunu söyleyeyim, Beşiktaş Belediye Başkanı ile kişisel olarak anlaşamadığım sır değil. Siyasi tutumunu beğenmediğimi, yönetim anlayışını onaylamadığım biliniyor. Bugün de aynı noktadayım. Ama şunu söyleyeyim, Beşiktaş belediyesi ile ilgili somut bir olay varsa, orada bağımsız mahkemeler var. Bunun yeri mahkemedir. Sadece o belediye için değil, tüm belediyelerimiz için de aynı şey geçerli. Varsa bir şaibe, mahkeme orada. Çünkü biz biliriz ki belediyelerimiz girdiği her davadan aklanacak. Öte taraftan unutulmasın ki karşımızda kumpasçı bir hükümet var. İftirayı, kumpası hiç utanmadan nerelere vardırabileceklerini Türkiye, isimli davalarda gördü. Hâlâ devam ediyor bu kumpasçı zihniyet. O yüzden bizim yetki alanımıza bu türden hükümet müdahalelerine şüpheyle yaklaşmamızın makul bir tepki olduğunu düşünüyorum.

»Yani bu İçişleri Bakanlığı’nın işi değil.
Seçilmiş bir belediye başkanını görevden almak için çok ciddi nedeniniz olacak. “Ben yaptım oldu”yla ülke yönetilmez. 17 Aralık sürecinde Recep Tayyip Erdoğan’ın kamuoyuna yansıyan telefon konuşmaları hâlâ hafızalarda. Evin bodrumundaki milyar dolar iddiaları, para sıfırlamalar, havada uçuştu, kulağımızla duyduk konuşmaları. Bir AKP milletvekili çıktı, olayın şokuyla “efendim günah işleme hakkı var” vs. diye geveledi, ne diyeceğini şaşırdı, rezil oldular..! Bakanlar mahcup mahcup “ne yaptıysak onun talimatıyla, bilgisiyle yaptık” diyerek birer birer görevden alındılar. Tayyip beyle ilgili bir tasarruf oldu mu? Onun yerine bütün emniyet ve yargıyı görevden aldılar. Yolsuzluğa bu kadar bulaşmış bir parti, CHP’yi bununla cezalandırmaya çalışıyor. 

»Biraz da 2019’a giden yoldan konuşalım dilerseniz. Anlattıklarınızdan, önümüzdeki dönem yolsuzlukla mücadele CHP’nin ana gündem konularından biri olacağını anlıyorum. Ancak sizin de söylediğiniz gibi, yolsuzluğun bu derece kurumsallaştığı bir ülkede, bu çok kolay olmayacak gibi…
Yolsuzlukla mücadele etmek istiyorsa, yasalar ve mekanizmalar ona uygun kuruluyorsa o ülkede kolay kolay yolsuzluk olmaz. Çalıyor ama çalışıyorlar diye bir felsefeye mahkûm değiliz, çalmadan çalışmak mümkün. Dahası, yolsuzluk topluma da sirayet etti. Düşünün, bir ülkenin Cumhurbaşkanı hakkında iddia varsa o ülkenin normal memuru, “Cumhurbaşkanı yapıyor ben neden yapmayayım” demez mi?

»Bu anlayışın topluma ciddi bir biçimde sirayet ettiğini gözlemliyor musunuz?
AKP; yolsuzluğu dini referanslarla yapmaya başladıktan sonra, toplumu, yolsuzluğun suç olmaktan çıktığı bir çizgiye itmeye başladı ve kısmen başardı. Bunu anketlerde de görüyoruz. Azımsanmayacak bir rakam, sanıyorum yüzde 20 civarı, yolsuzluğa suç olarak bakmıyor. Bu tablo, ahlaksızlığın, namussuzluğun kural haline gelmesidir ve çok tehlikelidir. Alarm zillerinin çalmasını gerektiren bir noktadayız. Öte taraftan, son yıllarda artık bilhassa Erdoğan kliğinin sistematik bir rüşvet ağı kurduğu ayyuka çıktı. Erdoğan kliği AKP’liler ve muhalefetin yanı sıra tüm toplumu işledikleri bu suça ortak etmek için kapsamlı bir strateji izliyorlar. Bugünkü OHAL rejiminin temel hedeflerinden biri hem geçmişte işledikleri hem bugün işlemeye devam ettikleri suçların tümünü meşrulaştırmaktır. Bu da, halkımızın kahir ekseriyetinin kendilerine Erdoğan kliğince dayatılan “icraat için çalmak hakkımızdır” anlayışını kabul etmediğini gösteriyor. 

»Kılıçdaroğlu’nun sağcı-İslamcı kesimin eleştirilerinin etkisi altında rota belirlemeye çalışması CHP seçmeni veya seçmen adayının ciddi biçimde tepkisini çekiyor. 2019’a bu çizgide mi yürünecek?
Kemal Bey Türkiye’nin mevcut durumunu gören, toplumun tamamını kucaklamaya çalışan, son derece kutuplaşmış bir toplumda barışçı ve barıştırmacı siyasetin önünü açmaya çalışıyor. Bunu desteklememiz gerekir. Bu olmadığı taktirde kendi gettolarımızda yaşayan, ulusal birliğimizin zedelendiği bir topluma dönüşürüz. Dünya’da da, Türkiye’de de kimlik siyaseti her zaman faşistler tarafından körüklenmiştir ve sonuçta yine onlara yaramıştır. Bu çabalar cesur adımlar atmayı gerektirdi ve Kemal Bey bu adımları attı. Ama eğer bu cesur adımları atmazsak Erdoğan’ın tuzağına düşmüş oluruz çünkü o kimlik siyasetini körükleyerek, matematiksel bir çoğunlukla her türlü suçunu, hatasını, günahını kapatmaya çalışıyor. Düşünün, 17- 25 Aralık’ta Erdoğan insanları, “Karşı mahalle gelirse sizin dininizi, imanınızı elinizden alacak” diye susturdu. Ve hâlâ bu algı üzerinden götürmeye, toplumu bölmeye devam ediyor. Bunun neticesinde de, insanlar kendi mahallerindeki yöneticilerinin dahi yolsuzluklarına ses çıkaramaz hale geliyor. Oysa asgari ücret 1603 lira, bizim, halkçı siyasetçiler olarak bunun üzerinde durmamız lazım. Çünkü bu maaş Türk’ü de Kürt’ü de, Alevi’yi de, başı kapalıyı da açığı da aynı derecede ezen bir zalimliktir. Sol, üretim ilişkilerinin dönüşümüne ilişkin yürüteceği stratejiyle iktidara gelebilir; kimlik siyasetiyle değil. Kısacası, temel çelişkinin ekonomik ve sınıfsal olduğunu görmek zorundayız.

»Elbette, bu noktada kimin itirazı olabilir... Ama benim az önceki sorum farkıydı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adımlarını sağ kesimin reflekslerine göre belirlemesinden söz ediyordum.
Bakın, biz şu an bu insanları Tayyip Erdoğan’ın zulmüne bırakmış oluyoruz. Yoksulluğa prangalanmış, sosyal yardımlara mahkum edilmiş hâlde, gündelik yaşamının kendisi zulüm olan insanlar... Fakat Erdoğan diyor ki, “Eğer CHP gelirse senin karının kızının başını zorla açacak.” Oysa bu iddia, Halk Partisi’nin dünya görüşüyle taban tabana zıt. Fakat Erdoğan bu söylemi vurgulamak, devam ettirmek zorunda, çünkü Erdoğan aslında bu şekilde yoksul kitlelerin onurunu hedefe koyuyor, siyasetin malzemesi yapıyor. İşte tam da bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu bunun böyle olmayacağını anlatmak zorunda kalıyor. Yoksulun onurunu siyaset malzemesi olmaktan çıkarmadan, Türkiye içinde bulunduğu sıkışmışlıktan çıkamaz.

 

»Böylece 2018’de siyasette belirleyici olmayı hedefliyorsunuz. Geçen günlerde düzenlediğiniz bir basın toplantısında, CHP’nin yeni ekonomi modelini açıkladınız. Açar mısınız?
Ekonomi politikalarımızın 3 temel önceliği olacak. Birincisi ve en önemlisi, gelir dağılımı adaleti olacak. İkincisi, büyümeyi de içeren bir kalkınma olacak. Üçüncüsü de, yaşadığımız çevreyle barışık bir çevre dostu programımız olacak. Biz zenginliği bir hedef dairesinde halkı zenginleştirerek yapabileceğimizi düşünüyoruz. Türkiye’nin makro dengelerini, öngörülebilir düzenini bozmayacak, yatırımcılara güven verecek şekilde ama öncelik ücretler ve kazançlar olacak şekilde bir büyüme modelini oluşturabileceğimizi düşünüyoruz. Kaynak nereden bulunacak sorusunun cevabı ise, Kamu İhale Kanunu. Bu kanunu yeniden düzenleyerek, buradan yaklaşık 50 milyar TL kaynak geleceğini aktardı. Bu kaynak, ücret artışının yüksek katma değerli üretimi tetiklemesini sağlayacak politikaların uygulanması için harcanacak. Hâlihazırda halk, kızdığı sistemi Recep Tayyip Erdoğan’la cezalandırıyor. Kişi ile uğraşırsak bir RTE gider, yenisi gelir. Mühim olan hangi düşüncenin güçlü olacağı, insanlığı ne yönde ilerleteceğidir.

 Kaynak: Birgün 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/akp-yolsuzlukla-mucadeleyi-santaj-aracina-donusturdu.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/akp-yolsuzlukla-mucadeleyi-santaj-aracina-donusturdu.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/akp-yolsuzlukla-mucadeleyi-santaj-aracina-donusturdu_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/akp-yolsuzlukla-mucadeleyi-santaj-aracina-donusturdu.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/akp-yolsuzlukla-mucadeleyi-santaj-aracina-donusturdu/39023/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Jan 2018 10:20:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gupse Özay: Düzeni rahatsız etmek hoşuma gidiyor]]></title>
			<description><![CDATA[Gupse Özay: Doğuştan pasif olmayı bilinçaltımıza sokuşturan düzeni rahatsız etmek hoşuma gidiyor]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Gupse Özay: Doğuştan pasif olmayı bilinçaltımıza sokuşturan düzeni rahatsız etmek hoşuma gidiyor

13 Ocak'ta vizyona girecek “Deliha 2” filminin yönetmeni, senaristi ve oyuncusu Gupse Özay, “Bir kadın olarak, daha doğuştan pasif olmayı bilinçaltımıza, bilinçüstümüze sokuşturan düzeni rahatsız etmek hoşuma gidiyor” dedi.  

Özay için Hürriyet'ten Ayşe Arman komedi filmlerinde senaryo yazan ve yöneten tek kadın olduğunu söyledi. Arman’ın “Gupse Özay: Önce kendin ol sonra bir armutla birleş!” başlığıyla (5 Ocak 2018) yayımlanan söyleşisi şöyle:

- Gupse ne demek?

Çerkesçe, “Gu”, can demek. “Pse”, su... Kısaca ben, “canımın içi” diyorum.

- Şahaneyimiş... Çok mu aramışlar?

Annem-babam Çerkes. Bütün kuzenlerimin ismi de Çerkesçe. Gupse’yi de annem çok severmiş...

- Bir hikâyesi var mı?

Yol kenarında bir taş bulmuş annem... Taş bir anda alev alıp göğe yükselmiş. Annem şaşkınlıkla... Şaka şaka ayol ne hikâyesi olacak. Sevmişler koymuşlar :)))

- İsmi bu kadar özel olanın, özel olmaktan başka şansı var mı?

Bence yok. Doğru söylüyorsun. Diyaloglara “Aaa ne değişik isim, anlamı ne?” diyerek başlayınca karşı taraf başka değişiklikler de bekliyor. Ben de herhalde “Ben farklıyım galiba!” diye farklı tuğlalar koymak zorunda kaldım aralarıma. Değişik bir tip oldum... Canım için, “Vayyy beeee!” diyorum, başka bir şey diyemiyorum.

- Önce senaristtin. Sonra oyuncu oldun, yetmezmiş gibi yönetmen de oldun... Şimdi hepsisin... Nasıl oldu?

Hımmm... Nerden başlasam. Şöyle bir girizgâh yapayım: 67 sene önce uçakta bir kitap okurken, “Çocukluğunuzda yapmaktan keyif aldığınız şeyleri anımsamaya çalışın, onlar sizin doğru mesleğinizle ilgili tüyo verir!” yazıyordu. “Ulan” dedim “Ne yapardım ben?” O sıralarda reklam yazarıyım. Ama mutlu değilim. Aklıma bir anda, ilkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeci oynayıp bütün sınıfı güldürdüğüm geldi. “Demek ki çocukken de komediye meyilliydim” diye düşündüm. Sinema televizyon mezunuyum zaten. Sonra gerisi geldi.

- Peki seni kesmeyen nedir? Neden hep bir üste tırmanmaya çalışıyorsun?

Aslan burcuyum bence ondan! Ya şaka bir yana, sanırım “Kontrol ve yönetimi daha ne kadar elime alırım!” gibi bir içgüdüm var. Yetmiyor... Sadece yazsam, “En iyi ben oynarım” diyorum. Oynasam, “En iyi ben çekerim!” diyorum. Egosal değil de hâkimiyet zaafım diyelim.

- Bakma böyle sorduğuma, çok çok tebrik ediyorum. Gururumuzsun!!! Bu alanda, bunların hepsini birden yapan kaç kadın var...

Teşekkür ederim. Ama yani benim de acayip bir hocam var. Adı Gülse Birsel!

- Ona da bayılıyoruz! 2017’de Türk sineması şahlanıyor. Bütün filmler art arda geliyor. Ama yazan, yöneten hep erkek figürleri. Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar. Sen ise sinemada karakter yaratıp, yazıp, oynayan ve yöneten tek kadınsın... Kendini nasıl hissediyorsun?

Başarılı olsam da olamasam da hep kendime, “Aferin kız!” demeyi bildim. Cesaretime de hayranım. Ve bir kadın olarak, daha doğuştan pasif olmayı bilinçaltımıza, bilinçüstümüze sokuşturan düzeni rahatsız etmek hoşuma gidiyor.

- Peki hepsini birden nasıl yapıyorsun? Nasıl yetişiyorsun?

Açıkçası, yapabileceğim şekle sokuyorum. Bir de insan ilişkilerim iyidir. İyi insan biriktiririm. Ve hep beni destekleyen, işleri kolaylaştıran, yetişmemi sağlayan bir kalabalığım var etrafımda. Yoksa insan kafayı yer.

- Nihai hedefin ne?

Strateji veya pazarlama duygum olmadan üretmek.

Bu film için 23 kilo aldım

- İlk Deliha’dan istediğin sonucu aldın mı?

Aldım aldım. Yani çok eleştirildim, çok yadırgandım ama farklı veya alışılmadık şeyler genelde ilk etapta itiyor karşı tarafı. Denemek istedim. Ne olacağını görmek istedim. Afişte tek başına bir kadın görmek garip bir deneyimdi herkes için. Ama beni mutlu eden en güzel sonuç, çocukları güldürmeyi başarmaktı. Başardım.

- Peki ya haftaya ikinci Deliha geliyor... Sence daha mı iyi?

Daha iyi mi bilemem ama ben daha iyiyim. Yani oyunculuğum ve senaristliğim her projede gelişiyor bence. Bir de bunda yönetmenim de ayrıca.

- Beklentin ne?

‘Aferin kız’ lafını duyabilmek.

- Bu film için bir de 23 kilo aldın... Nasıl aldın?

Güle oynaya, zevkle yiye yiye aldım! Hayatımın en güzel dönemlerinden biriydi. Kilo kaygısı olmadan istediğimi yiyip içip, şap şap göbeğime vurup durdum. Normalde ekmek ve tatlıyla aram yok. Bir de çok hareketliyim. Ama galiba beynim, “Bu kız kilo almak istiyor!” deyip bana yardım etti. Ne düşünürsen ona dönüşürsün lafına çok inanıyorum galiba. Bence bunun adı motivasyon.

- İnsan zannediyor ki “cırt” diye alınır, öyle mi oldu?

Yok hayır. Vücut çok garip. “Ulen, bu kız bu ara fazla yiyor kafası karışık!” ya da “Kıtlıktan çıktı herhalde!” deyip yağ tutmuyor önce. Sonra bakıyor yeme faaliyeti devam ediyor, o zaman yerleştirmeye başlıyor yağları, ödemi, şekeri vs... Canan Karatay beni öldürecek!

- En çok ne yedin?

Çikolata

- Film ayağına her şeyi yedin yani...

Aynen. “Abartma artık!” dediklerinde “Ama karakter kilolu!” deyip kıh kıh gülüp daha da yedim.

- Peki en çok neren büyüdü? Ben kilo alınca, memelerime ve belime gidiyor da... Merak ettim...

Göbek bölgem ve kollarım şişiyor benim. Bacaklar hep ince. Zaten o yüzden hep etek giyiyorum öyle durumlarda. Herkes zayıf sanıyor, oysa kilolu bölge üstte. Saklıyorum.

- Peki film haftaya cuma vizyona giriyor... Verebildin mi?

13’ünü verdim, 10’u daha üzerimde...

Ulan ya böyle kalırsam!” diye korkmadın mı?

Korktum. Çünkü ben de 34 oldum, her sene metabolizmam yavaşlıyor. Mesela geçen sefer daha kolay vermiştim. Bu sefer çok aç kaldım. Ağzım açık geziyorum bir aydır.

Bazen kuralları yıkmak gerek

- Sen başarılı bir girişimci kadınsın da. Çünkü yürünmeyen yollarda yürüyorsun. Kendini bir işkadını gibi mi hissediyorsun, yoksa bohem sanatçı gibi mi?

Galiba işkadını gibiyim. Aslında bohem bir sanatçı olmak isterdim. Ben strateji ve matematik düşünmekten sıyrılamıyorum daha. “Ne sevilir?” diye üretiyorum. Ne seviyorum diye üretmek özgürlüğünü de ileride yaşamak istiyorum.

- Vizyona az kaldı diye heyecan tavan mı?

Hem de nasıl. İlk uzun metraj yönetmenliğim. İzmir’den dükkân bakıyorum kariyerim biterse, dönüp yeni iş kurarım falan diye...

- Deliha’nın devamı da nasıl... Bu film esas olarak ne anlatıyor?

Bazen kuralları yıkmak gerektiğini anlatıyor. Öğretilmişliklere çomak sokmanın güzelliğini fısıldıyor. Ha bir de hayal kurmanın tatlılığını. Ve birlikte neler başarabileceğimizi. Ay filmim ne güzel şeyler anlatıyormuş!

- Deliha hangi duyguları karşılıyor? Onu bu kadar sevmemizin sebebi ne?

Deliha, çocuk ruhumuzu hatırlatıyor bence. Güzelleşmeye çalışmıyor; oyun oynamaya devam ediyor. Duygusunu çok rahat belli ediyor; normalde söylemekten çekineceğimiz şeyleri “pat” diye söylüyor. Masum, temiz kalpli ve tanıdık.

Neeee! Barış’tan ayrılmak mı? Hayır ayrılmadık! Herkes senarist maşallah

- Yakışıklı sevgilin Barış Arduç’tan ayrıldığın doğru mu?

Doğru değil.

- E o zaman bu yalan haberleri neden çıkarıyorlar?

“Sanırım öyle olsa ne olurdu? diye merak ediyorlar. Senaryo yazarken de genelde, ‘Ya olsaydı?’ sorusunu sorarak başlarım ben. Herkes maşallah senarist!

- Kadınların bu kadar beğendiği bir adamla birlikte olmak sinir bozucu mu?

E tabi sinir bozucu tarafları var. Özellikle ünlü olduğumuz için. Her an sosyal medyada linç yiyebiliyorum. Neyse ki yaşım küçük değil, yoksa epey etkilenirdim.

- Seni bir kaşık suda boğmak isteyenler var mı? Hep ayrılmanı mı bekliyorlar?

Evet tabii. Düzgün giden şeyler insanların canını sıkıyor. Kendi hayatları istediği gibi gitmeyince, kendilerini iyi hissetmek için mutsuz tablo görmek istiyorlar. Normal.

- Sence senin hangi özelliğin en çok Barış’ı etkiliyor?

Kendime güvenli oluşum herhalde. Ben olsam, ben de kendi ayakları üstünde duran, cesur, kendine güvenli bir kadın isterdim. Öbür türlüsü çok sıkıcı...

- Peki sen nasıl adamlara tahammül edemezsin?

Kendini hiçbir şey yapmasa da doğuştan kadından üstün gören kıytırık adamlara tahammül edemem!

- Bir erkeği en delirten yönün nedir?

Kimseye ihtiyacım olmaması!

Tek başınıza bir meyve olun

- Birincide Deliha aşkın, ikincide Zeliha işin peşinde koşturuyor... Bu sefer, kadın ve kariyer konusuna mizahla mı dalıyorsun?

Deliha’nın devam filminde herkes onun evlenmesini istiyordu. Ben bunun çok klişe ve yine kadına hayatta en önemli şeyin evlenmek, bir adam bulmak gibi bir amacı empoze etmek olduğunu düşündüm ve hemen çomak soktum. Bir kadının, hatta bir insanın, önce kendini bağımsız var etmesi gerektiğini düşünüyorum. Genç ve çocukların da ilgisini çeken bir karakter olduğu için; “Bırakın güzelleşmeyi, evlilik hayali kurmayı, içeriğinize odaklanın. ‘Elmanın yarısı’ klişesini bozun. Tek başınıza bir meyve olun. Sonra isterseniz bir armutla birleşin. Ama yeter ki, kendi kendinize yetin yahu!” demeye çalışıyorum.

- Keşke yanlışlarımızı hediye olarak görebilsek Canlandırdığın karakterin yaptığı bütün yanlışlar, ona “hediye” olarak geri dönüyor... Neden? İyi niyetli olduğu için mi?

Hepimiz yanlışlarımızı “hediye” olarak görsek ne güzel olur diye...

- Kadınların meselesine ince ince göndermeler var bu filmde, neler onlar?

“Evlenmeden bir hiçsin, sen kim çalışmak kim, yav elinin hamuruyla karışma şu işe, kadınlar soğan yemez, güzel olmak zorundasın, kocana karşı çıkma!” gibi gibi dandik lafların üstünü eziyor...

- Bu filmi mutlaka izlemememiz için 3 neden say...

Film çok komik. Film çok sıcak. Filmde ünlü olmayan acayip yeni yetenekler var. Bir de iyi film yahu, izleyin işte...
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/gupse-ozay-duzeni-rahatsiz-etmek-hosuma-gidiyor.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/gupse-ozay-duzeni-rahatsiz-etmek-hosuma-gidiyor.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/gupse-ozay-duzeni-rahatsiz-etmek-hosuma-gidiyor_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2018/01/gupse-ozay-duzeni-rahatsiz-etmek-hosuma-gidiyor.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/gupse-ozay-dduzeni-rahatsiz-etmek-hosuma-gidiyor/38961/</link>
			<pubDate>Fri, 05 Jan 2018 09:26:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ekonomi tekeri patlak kamyon gibi uçuruma gidiyor]]></title>
			<description><![CDATA[Eski Merkez Bankası Başkanı: Ekonomide tekeri patlak kamyon gibi gidiyoruz, üstelik fren de yok! ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

İyi Parti'nin kurucuları arasında yer alan eski Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, Türkiye ekonomisi ve siyasetiyle ilgili değerlendirme yaptı. Türkiye ekonomisinin, 2001’deki kriz süreci ile benzerlik gösterdiğini ifade eden Yılmaz, “Her şeye tek bir ses karar veriyor. Bu nedenle koordinasyon yok ve daha önemlisi yapılan yanlışlarla ilgili kimse ‘Bunu biz nasıl düzeltiriz’ diye soramıyor. Tekeri patlak kamyon gibi gidiyoruz, üstelik fren de yok” ifadesini kullandı. 

Sözcü'den Özlem Gürses'e konuşan Durmuş Yılmaz'ın açıklamaları şöyle:

– MHP'ye dönük hayal kırıklığı içinde miydiniz?

Şimdi eski partime dönük bir serzenişte bulunmayı doğru bulmuyorum, kimseye bir fayda getireceğine de inanmıyorum. Zaten o dönemde o kadar kısa bir mesai yaptık ki Meclis'te, gün doğarken vekil olduk, gün batarken bu iş bitmişti! Fakat o dönemde iki iş yaptık; birincisi “Terör araştırılsın” diye bir önerge verdik, bu MHP'nin oylarıyla reddedildi. Terörün araştırılmasınıın ne gibi bir sakıncası vardı, neden reddedildi, doğrusu onu anlayamamıştım. Arkasından Meclis Başkanlığı seçimleri oldu, o süreçte de gördük ki MHP'de milletvekillerinin pek fazla bir etkileri yok. Dolayısıyla o dönemde parlamentonun dışında kalsaydım ülkeme çok daha fazla hizmet ederdim diye çok düşündüm.

Karpuz gibi ayrıldık

– İyi Parti'ye kurucu oldunuz…

Ülkemizin geldiği noktada, karpuz gibi ortadan ikiye ayrılmış vaziyetteyiz. Bu iki parça birbirine selam vermez, göz ucuyla bile bakmaz oldu. Bir de temel ahlaki değerlerin erozyona uğradığını gördüm. Yeryüzünde hiçbir din, hiçbir felsefi sistem insanlara yalanı, aldatmayı, zulmetmeyi, kamu malına el atmayı öğütlemez.



– En büyük sorun nedir?

Bence işte bu ahlaki sorundur. Evrensel değerler erozyona uğradı ve her şeyin içi boşaldı. Günün birinde bugünden çok daha zor ekonomik koşullarla karşılaşabiliriz, bir nesil sıkıntı çeker, düzeltiriz. Fakat ahlaki erozyonun telafisi öyle değil, yüzlerce yıl gerekir.

– Kimdir bunun sorumlusu?

Eğer siz bir misyonla ortaya çıkarsanız ve bu misyonu da kendi ideolojinize göre tanımlarsanız, sonra o misyona bir kutsiyet biçerseniz, o biçtiğiniz kutsiyet çerçevesinde artık size her yol mubahtır. Bunun için gerekirse fetva bile alırsınız, bu fetvayı verecek olanlar hazırdır, nitekim verdiler ve aldılar. Şu anda Türkiye'de bunu yaşıyoruz. Sizin söylediğiniz her şey mutlak doğru, karşıdakinin her sözü mutlak yanlış, bu anlayış var. Ama yeryüzünde böyle bir şey yok! Dinlerde de böyle bir şey yok.

2001 koşullarında yaşıyoruz

– Şu anda Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir peki?

Şeffaf olmamak. En önemli, bir numaralı sorun budur. Karar alma mekanizmasının felce uğraması ve her şeye tek bir sesin karar vermesi. Bu nedenle koordinasyon yok ve daha önemlisi yapılan yanlışlarla ilgili kimse ‘Bunu biz nasıl düzeltiriz?' diye soramıyor. Fren kalmadı. Türk ekonomisi dışarıdan kuşatılmış gibi bir hisse kapılıyorum ben. Bu bizi çıkmaza götürür, 2001 yılında yaşadığımız sürece çok benzer günlerdeyiz.

– Ne demek o?

O dönemde de kamu maliyesi felçti, mali disiplin bozulmuştu, hesap kitap karmakarışıktı ve bütçenin içeriği çok fazla bilinmiyordu. Bugün de aynı koşullar oluşmuş durumda. Sayısız bütçe dışı harcama var ve hem miktarını hem de nereye gittiğini bilmiyoruz. Varlık Fonu böyle bir şey mesela… Derhal denetim ve kontrolün hakim olup Sayıştay'ın çalıştırılması gerekir.

– Siz neyi farklı yapacaksınız ?

Bizim İYİ Parti olarak yapacağımız en önemli işlerden biri bu büyüme modelini değiştirmek, şu anda cari açığa dayalı bir büyüme modelimiz var. Yabancıdan para geliyor, biz onu kredi olarak içeride kullanıyoruz, o kredi ile hammadde ve ara malı alıyoruz, onu içeride işliyoruz, kullanılabilir mala dönüştürüyoruz. Bunun bir kısmını yurtdışına satıyoruz bir kısmını da içeride tüketiyoruz. Dolayısıyla bizim büyümemiz ithalata çok bağımlı. Bizim büyümemizi belirleyen en önemli kısıtlardan bir tanesi bu yabancı sermayenin, özellikle sıcak paranın Türkiye'ye gelmesi ve cari açığımızı finanse etmesi. Bu olmazsa ithalat yapamayız, ara malı hammadde getirisi sağlanmayınca da yerli üretim olmaz. Yani bizim bu modeli değiştirmemiz lazım. Bu akşamdan sabaha olacak bir iş değil. Ama nihai hedefimiz bu. Bakın, Türkiye Cumhuriyetin başından beri en yüksek büyümeyi 1930'larda sağladı.

1930'da nasıl büyüdük?

– Nasıl mümkün olabildi, harpten yeni çıkmış bir ülke?

1930'larda vatandaş söküğünü dikmek için kullandığı iğneyi dışarıdan ithal ediyor. Ölüsünü defnetmek için kullanacağı kumaşı dışarıdan ithal ediyor. Şimdi böyle bir ortamda bu büyüme nasıl sağlandı? Yapısal reformlar yapıldığı için sağlandı. Ekonomiye toplumun tüm kesimlerinin iştirak etmesi mümkün oldu. Ve o dönemde biz ülkemizin gördüğü en yüksek sermaye birikimini gerçekleştirdik. Sümerbank o dönemde kuruldu, Etibank o dönemde kuruldu, demiryolları yapıldı, Beykoz Kundura Fabrikası, Demir Çelik Fabrikası, hepsi o dönemde yapıldı.

– 1930'daki bu akıl niye şimdi işlemiyor?

Açılan tek bir fabrika var mı? Yok. Tekeri patlak kamyon gibi gidiyoruz, üstelik fren de yok !

– Nasıl fren yok?

Bir ülkeye, hatta bir bireye iki şey çok zarar verir: Birincisi; altı boş, içi doldurulmamış gereği yapılmamış aşırı özgüven. Şu anda biz bu hastalığı yaşıyoruz. Diğeri de “Bizden hiçbir şey olmaz, biz yapamayız, başkası yapar” denilen aşağılık kompleksi. Bakın bu iktidar 1930'larda o büyümeyi sağlayan kurumların hepsini bitirdi, arazilerini sattı, yani o fabrikaların hiçbiri kalmadı.

– İYİ Parti iktidar olursa özelleştirme yapmayacak mı?

Dünyada iki türlü özelleştirme var. Biri az gelişmiş borçlu ülkelerin yaptıkları özelleştirme; o ülkenin malını mülkünü kelepir hale getirmek, fiyatlarını düşürmek ve yok pahasına bunu uluslararası piyasalara pazarlamak. Bizde üç aşağı beş yukarı özelleştirme maalesef böyle oldu, çünkü borçlu bir ülkeydik, şu anda mesela Yunanistan'a yaptırılmak istenen de bu. Bir de satıcı piyasasının güçlü olduğu özelleştirmeler var, İngiltere'de de Margaret Thatcher yaptı, Almanlar birleştikten sonra Doğu Almanya'daki bütün kamu mallarını özelleştirdiler.

Özelleştirme politikası

Fakat oralar satıcı piyasasıydı. Ekonomide rasyonaliteyi sağlayabilmek için, verimliliği artırabilmek, kıt kaynakları daha ekonomik kullanabilmek için özelleştirme yaptılar. Biz İYİ Parti olarak özelleştirmeye gerek de görmüyoruz, yapılırsa da bir sermaye grubuna vermekten ziyade, sermayeyi tabana yaymak için hisse senedi ihracı yoluyla yapmak doğru olur. Örneğin Türk Telekom'u daha yüksek fiyatla Avrupa'daki vatandaşların tasarrufunu buraya çekmek için onlara satabilirdik.

İyi Parti'nin ekonomi 'kurmayı'

Durmuş Yılmaz, 2006'da Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Başkanlığına atandı. Bu görevini 2011 yılına kadar sürdüren Durmuş Yılmaz, 2009 yılında Euromoney Dergisi tarafından “Yılın Merkez Bankası Başkanı” seçildi. Dergi 30 yıllık tecrübesi olan Yılmaz'ı, “Türkiye ekonomisine yön verecek en ideal isim” olarak nitelemişti. Görevinden ayrıldıktan sonra Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Başdanışmanlığı'na getirilen Yılmaz, 2015'te MHP saflarında siyasete girdi. 7 Haziran seçimlerinde MHP Uşak Milletvekili seçildi. 1 Kasım 2015'teki erken genel seçimlerde tekrar MHP Uşak 1. sıra milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Durmuş, siyasetteki yoluna Meral Akşener liderliğindeki İyi Parti'de devam edecek.

Yardımları, siyasi iktidar değil 4 bin yıllık geleneği olan devlet dağıtıyor

Durmuş Yılmaz, sosyal yardımların kesileceğine dair korku yayıldığını belirterek, şunları söyledi: “Bu korku insanları seçmen olmaktan çıkardı, devletin bir müşterisi haline getirdi. Bu ilerisi için son derece sağlıksız bir gelişme. Modern sosyal devlet ilkesinin amacı, toplumda kendi tercihinin dışında geride kalmış yaşlı, engelli, bakıma muhtaç insanların ihtiyaçlarını gidermektir. Oysa bugün dağıtılan yardımları siyasi iktidarın başındaki bir kişi veriyormuş gibi anlatıyorlar herkese. O kişi bize ‘lütfediyor' algısı var. Bir kere bu lütuf değil, o yardımlar insanlarımızın analarının ak sütü gibi helal hakkı ve sosyal devletin bir görevi. Bu destekleri artırarak devam ettireceğiz. Ama bunu İYİ Parti vermiyor, Meral Akşener de vermiyor. Bunu, 4000 yıllık geleneği olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti veriyor.”

Yılmaz, “Türkiye'de faizler gereğinden yüksek mi” sorusuna ise şu karşılığı verdi: “Faizlerin yüksek veya düşük olduğunu belirleyen şey ekonomideki kaynak arzı ve bu kaynak arzına karşı ortaya çıkan talep. Eğer siz enflasyonunuzu kontrol altında tutamıyorsanız, vatandaşınızın cebine koyduğunuz kendi ulusal paranızın değerini koruyamıyorsanız, faiz de ona göre gelişir.

İşiniz bunu önlemek

Vatandaşı siz harcamaya yönlendiriyorsunuz. Çünkü cebine koyduğu para dönemin sonunda değer kaybedecek. Bunu önleyebilmek için sizin ilk yapmanız gereken iş enflasyonu önlemek. Enflasyon, bir nevi vergidir, enflasyonun olduğu yerde borç verenler kaybederler borç alanlar kazanırlar.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/11/ekonomi-tekeri-patlak-kamyon-gibi-ucuruma-gidiyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/11/ekonomi-tekeri-patlak-kamyon-gibi-ucuruma-gidiyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/11/ekonomi-tekeri-patlak-kamyon-gibi-ucuruma-gidiyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/11/ekonomi-tekeri-patlak-kamyon-gibi-ucuruma-gidiyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/ekonomi-tekeri-patlak-kamyon-gibi-ucuruma-gidiyor/37534/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Nov 2017 10:47:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[PISA Direktörü: Öğrettikleriniz artık gereksiz]]></title>
			<description><![CDATA[ PISA Direktörü Andreas Schleicher Gazete Habertürk'ten Nalan Koçak'a konuştu. Schleicher Türk eğitim sistemini değerlendirdi ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

Ebeveynler, çocuklar, eğitmenler... Herkesin gündeminde liselere geçişte yeni sistem var. Soru işareti çok, tartışmasız geçen gün yok. Aslında bu son tartışma, sık sık değişiklik yapılan eğitim sistemiyle ilgili daha geniş endişenin son halkası. Tartışmaların çoğu OECD’nin yaptığı PISA sınavlarının sonuçlarına odaklanıyor. Türkiye’nin karnesi kötü geldikçe akılda hep aynı soru beliriyor: “Eğitim kötüye mi gidiyor?” Bu sorunun yanıtını, PISA sınavlarını dizayn eden ve hâlâ OECD PISA Direktörlüğü görevini yürüten Andreas Schleicher’de aradık. Schleicher’in pek çok konuda uyarısı vardı. Özellikle de ezbere dayalı eğitim konusunda. Ve üzerinde durduğu en önemli nokta: Aslolan öğretmendir. 

 

 

PİSA NEDİR?

Ekonomik İşbirliği ve Kalkında Örgütü'nün (OECD) "Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı." Programın uygulandığı PİSA sınavı üç yılda bir yapılıyor ve dünyanın dört bir yanındaki 15 yaş grubundaki öğrencileri değerlendiriyor. 
Öğrencilere matematik, fen bilimleri ve okuma alanlarında sorular yöneltiliyor. Türkiye sınava 2003'ten beri katılıyor. Son sınav 2015'te yapıldı.

- Başarılı eğitimin anahtarı ne?

Her çocuğun öğrenebileceğine güvenmek. Mesela bazı öğrenciler daha yetenekli görülüyor. Ama en iyi eğitim sistemleri, her öğrencisini başarıya götürenler. Bir diğer mesele de şu: Eğitimin genel başarısı asla öğretmenlerin başarısından fazla olamaz. Yani öğretmenler ne kadar iyiyse, sistem de o kadar iyi olur. Önemli olan en yetenekli kişileri öğretmen olmaya çekmek.

‘EN MUHTAÇ OLAN EN İYİ EĞİTİMİ ALMALI’

- Öğretmenlik prestijli olmalı yani...

Kesinlikle. Üçüncü çok önemli nokta da en yetenekli öğretmenleri en zor koşuldaki okullara vermek. Çin bunu çok iyi başarıyor. Dezavantajlı kesimden geliyorsanız hayatınızda tek bir şans var: İyi eğitim almak. Eğitimde temel mesele, en muhtaç olanın en iyi eğitimi alması.

- Türkiye’de eğitim sistemi çok sık değişiyor. Önemli olan sistemin kendisi mi? Yoksa üzerinde durulan değerler mi?

 

 

Öncelikle hangi bilgi ve değerleri aktaracağınıza dair net bir vizyonunuz olmalı. Dünya çok hızlı değişiyor. Artık önemli olan öğrencilere bir pusula geliştirmek. Belirsiz dünyada yönlerini kendileri bulabilmeliler. Artık akademide sadece bir alanda uzman olmak pek de mühim değil. Gelecekte yaratıcı öğretmenler sadece fizik, biyoloji anlatmayacak. Farklı disiplinleri harmanlayarak eğitim verecek.

- Bilgiye erişmek artık çok kolay. Her şeyi arama motorlarına yazıyoruz. Bilgiyi süzebilmek ne kadar önemli?

10 sene önce okuyup yazmak, başkasının yazdığı bilgiyi bulup çıkarmaktan ibaretti. Ansiklopedi açıyordunuz ve yazılanın doğru olduğunu varsayıyordunuz. Şimdi internete bir şey yazıyorsunuz ve karşınıza 20 bin sonuç çıkıyor. Artık okuryazarlık bilgi bulup çıkarmak değil, bilgi inşa etmek. Türkiye’de matematikte çok fazla cebir, geometri, hesap öğretiyorsunuz. Ama matematik artık çok farklı şeyler için kullanılıyor; mesela olasılık, risk, kesinlik hesapları için. Geleceği şekillendirecek matematik, öğretilen matematikten çok farklı.

‘EĞİTİMDE DEĞİŞİM ÖNEMLİ AMA TUTARLI OLMALI’

- Eğitim sisteminin bu denli çok değiştiği başka bir örnek var mı?

 

 

Dünya değişiyor, tabii ki eğitim sisteminde de her zaman değişiklikler yapılabilir. Ama devamlılık ve tutarlılık çok önemli. Öğretmenlere her gün yeni bir şey anlatırsanız, bir gün hiçbir şeye inanmaz hale gelirler. Değişim stratejik ve tutarlı olmalı.

‘EZBERDE İYİ YARATICILIKTA KÖTÜSÜNÜZ’

- Son PISA sınavının sonuçlarına göre, Türkiye 72 ülke arasında 50’nci. Türk eğitiminin genel performansı nasıl?

Türk öğrencilerin verilen hangi görevlerde daha iyi hangilerinde kötü olduğuna baktığınızda bir şey dikkat çekiyor. Öğrendikleri bilgiyi yeniden üretme görevi -yani bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek görevi- verildiğinde çok iyi notlar alıyorlar. Fakat ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde uygulamaları istendiğinde zorlanıyorlar. Çelişki şu: Türk öğrencilerin iyi oldukları alanlar artık dünyada daha önemsiz. Yani bana “Türkiye PISA skorlarında geriye düşüyor” dediğinizde tabloyu farklı okuyorum.

- “Türk eğitim sistemi yeni dünya düzenine ayak uyduramıyor” mu demeliyiz?

 

 

Evet. Öğretmene ders kitabı verdirmek ve öğrencilerden kitabı ezberlemesini istemek artık işe yaramıyor. Matematikçi gibi düşünmelerini sağlamalısınız. Bir örnek vereyim: Fonksiyonlar sadece denklem ve formül demek değil. Mesela ebola hastalığı dünyada nasıl ve hangi hızla yayıldı? Bunu hesaplamak için üstel fonksiyona ihtiyacınız var. Sorunun nedenini ve doğasını anlamak formül ezberlemekten daha önemli.



Nalan Koçak ve Schleicher Skype aracılığıyla görüştü

 

‘GELECEĞİN ÖĞRETMENİ DAHA ÇOK AKIL HOCASI’

- Öğrenciyken ezberin ne kadar can sıkıcı olduğunu hatırlıyorum. Formüllerin gerçek hayatla ilgisi yoktu. Burada sır, daha pratiğe dayalı eğitim mi?

Konuştuğumuz şeylerin çoğunu sınıfta da yapabilirsiniz. Bir deneyin sonuçlarını öğreteceğinize, öğrencilere bir deney tasarlatabilirsiniz. Çocukların yaratıcı, risk alan bireyler olmasını istiyorsanız hata yapmalarını göze almalısınız. Altını çizmek istiyorum, geleceğin öğretmeni daha az eğitmen daha çok akıl hocası olacak.

- Son PISA sonucuyla 2003’te ilk katıldığımız sınavın sonucunu karşılaştırdığımızda, bazı alanlarda 2003’ün bile gerisine düştüğümüz görülüyor. Yani Türk eğitimi kötüye mi gidiyor?

Bu doğru teşhis değil. Değişen dünyada yeni yetenek çeşitlerine ihtiyacınız var. Ve Türk sistemi buna uyum sağlayamadı. Sisteminiz nasılsa öyle devam ediyor ama dünya dönüyor. Haliyle göreceli olarak değerlendirdiğimizde Türkiye’nin performansı düşüyor.

 

 



‘MATEMATİĞİN DERİN ANLAMI ÖĞRETİLMELİ ’

- 2015 sonuçlarına göre Türk öğrenciler bilim ve matematikte OECD ülkeleri içinde sondan ikinci. Bu başarısızlığın nedeni ne?

Şu soruları sormamak: “Bilimsel araştırma nedir, bilim insanı ne gibi soruları yanıtlayabilir, nasıl bir hipotez geliştiririm, onu nasıl test ederim?” Mesela biyoloji, fizikte içerik bilgisi sorduğumuzda Türk öğrenciler gayet iyi. Ama internetten de bulabileceğiniz bu bilgilere sahip olmanın anlamı ne ki?

- Bir de çok yaygın bir matematik korkusu var...

Evet Türkiye’deki pek çok öğrenci yaşıyor. Korku hissediyorsanız beyniniz bilgiyi kabul etmiyor. Tek yol matematiğin derin anlamını öğretmek. Her gün yeni bir formül ezberlemek zorunda kalırsanız tabii ki matematiğin gerçekte ne olduğunu anlamazsınız. Türkiye’de matematik zor değil. Korkunun nedeni öğrencilerin temelinin olmaması.

 

 



ÖĞRENCİLERE ÖNERİ:

- Eğitim konusunda Türk hükümetine ne önerirsiniz?

Öğretmenlere daha fazla fırsat verin, meslektaşlarını gözlemlesinler, birlikte çalışsınlar. En iyi skorları alan Şanghay’da, öğretmenler Türkiye’deki meslektaşlarına kıyasla daha az öğretiyorlar. Zamanlarının çoğunda yeni eğitim teknikleri geliştiriyorlar. İyi öğretmenler araştırmacıdır, sadece ders kitabında ne yazıyorsa onu öğretmezler. Hükümet öğretmenliği hem finansal hem entelektüel açıdan çekici kılmalı.

- Öğrencilere ve ebeveynlere önerileriniz neler?

Ebevenyler çocuklarına özgüven aşılamalı, öğretmenleri desteklemeliler. Öğrencilere gelince... Hata yapmaktan, yeni fikirlerden korkmamalılar. Sınavlara daha az, hayata daha çok kafa yorun.

- Eğitimin geleceğinde ne var? Kod eğitimi mi?

Bence eğitimin geleceği toplumsal değerlerde. Nasıl aynı anda kendimizi düşünüp diğerleriyle birlikte var olabileceğiz? Açık olmak, farklı kültürlere saygı duymak, cesaret, merak...



‘DÜŞÜK GELİRLİ ÖĞRENCİLER MAHALLELERİNDE SIKIŞABİLİR’ 

- Yeni liseye geçiş sisteminde öğrencilerin neredeyse % 90’ı mahallelerindeki okullara gidecek. Okullar arasında eğitim kalitesi farkı var, bu eşitsizlik yaratır mı?

Aslında mahalle okulu sistemi prensipte çok iyi işleyebilir. Ama böyle bir sistem getiriyorsanız, en iyi öğretmenler için dezavantajlı okulları cazip kılma konusundaki çabanızı ikiye katlamanız gerek. Bu olmazsa eşitsizliği artırırsınız. Çünkü düşük gelirli öğrenciler, mahallelerindeki okullara sıkışır kalır.

- İyi mahallelerdeki okullara erişim için eğitim göçünün yaşanmasından korkuluyor.

Bunun en kötü örneği ABD. Okulların eğitim kalitesi mahalleler arasında çok değişiyor. Şanghay’da, Japonya’da çocuğunuzu hangi okula gönderdiğinizin hiçbir önemi yok. Hükümetin taşıması gereken yük ebeveynlerin omzuna binmemeli. Eğer kaliteli okulu bulma görevini anne-babalara yüklerseniz; a) hep zengin ebeveynler daha iyi karar vereceklerdir çünkü daha fazla bilgi ve paraya sahipler, b) bazı aileler kolayca taşınamayabilir. Bunun tek çözümü bütün okulların iyi eğitim vermesini sağlamak ve bu gerçekten mümkün.

-Bu sistemde en iyi örnek hangi ülke?

Finlandiya’da okullar arasındaki eğitim kalitesi en fazla % 5 oranında değişiyor. Vietnam, Güney Asya keza öyle.

- Yeni sistemde öğrencilerin % 8’i 600 “nitelikli” okul için yarışacak. Adil mi?

Eğer en iyi öğrencilerin en iyi eğitime ulaşmasını istiyorsanız, sınav argümanını ileri sürebilirsiniz. Ama doğru cevap belli: Her okul nitelikli olmalı.



‘SEÇMEK EĞİTİM DE HİÇBİR ZAMAN İYİ BİR YÖNTEM DEĞİL ’

- Peki 90 dakikada, 3 yılın müfredatını kapsayan 60 soru doğru yöntem mi?

“Seçmek” eğitimde hiçbir zaman iyi bir yöntem değil. Odak noktası her zaman gelişme olmalı. Öğrenciler nasıl daha iyi öğrenir, öğretmenler nasıl daha iyi öğretir, okullar nasıl daha iyi olur?

- Açık uçlu soruların avantaj ve dezavantajları ne?

Açık uçlu sorular çok önemli çünkü çocuklar, başkasının dizayn ettiği cevaplardan birini işaretlemek yerine kendi cevaplarını yaratıyorlar. Ama böyle bir sistemi objektif şekilde uygulayacaksanız öğretmenlere yatırım yapmanız gerek. Çok net bir notlama yönergeniz olmalı, kriterler çok açık belirlenmeli. Ama bu da yeterli değil; kâğıtları okuyacak öğretmenler çok iyi eğitilmeli. Ayrıca birden fazla kişi bir kâğıdı notlamalı. PISA’da mesela 4 kişi ayrı notluyor.

- İmam hatip liselerinin çok arttığını, yeni sistemin dezavantajlı öğrencileri bu okullara zorlayacağını iddia edenler var. Bu eğitim performansını nasıl etkiler?

Bazı ülkelerde dini liseler hayli fazla, mesela Hollanda. Doğru müfredatın uygulanması çok önemli. Düzeni sağlayan devlet olmalı. Hollanda’da Katolik ya da Müslüman okuluna giderseniz aynı şeyleri öğrenirsiniz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/11/pisa-direktoru-ogrettikleriniz-artik-gereksiz.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/11/pisa-direktoru-ogrettikleriniz-artik-gereksiz.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/11/pisa-direktoru-ogrettikleriniz-artik-gereksiz_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/11/pisa-direktoru-ogrettikleriniz-artik-gereksiz.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/pisa-direktoru-ogrettikleriniz-artik-gereksiz/37526/</link>
			<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 09:01:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Albay Üçok: TSK'da hala en güçlü grup 'FETÖ'dür]]></title>
			<description><![CDATA[Emekli Albay Üçok: TSK içerisinde halen en güçlü grup 'FETÖ'dür... "TSK içerisindeki bu grup darbe yapacak güç ve yetkinliktedir"]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ergenekon ve Balyoz davalarında 43 yıl hapis cezasına çarptırılıp 5 yıl cezaevinde tutuklu kalan emekli Hakim Albay Ahmet Üçok, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan OHAL ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisinde bulunan darbeci askerlere yönelik yapılan operasyonlarını ve Yüksek Askeri Şûra'daki (YAŞ) atamalarını değerlendirdi. TSK içindeki 'FETÖ' yapılanmasını çökertmek için yapılan operasyonları yetersiz bulan Üçok, "Tüm kamu kurumları içerisinde oransal olarak en az FETÖ temizliği yapılan kurum TSK'dır. TSK içerisinde halen en güçlü grup FETÖ'dür" dedi.

YAŞ atamalarıyla da konuşan Üçok, "En ilginç isim Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu. Bir de sivil havayollarında aldıkları yüksek maaşları bırakarak Silahlı Kuvvetler'e dönüş yapıp generalliğe terfi eden pilotlardır" ifadesini kullandı.

Sözcü'den Özlem Gürses'e konuşan Ahmet Üçok'un açıklamaları şöyle:

Türkiye'de, FETÖ'ye yönelik ilk soruşturmayı açıp üç kişinin tutuklanmasını sağladıktan sonra Ergenekon, Balyoz gibi peş peşe açılan davalarda kumpasa uğrayıp 43.6 yıl hapis cezasına çarptırılan, 5 yıl cezaevinde kalan emekli Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, FETÖ örgütünün ölüm listesinde de ilk sıralarda yer alıyor… Kumpas Mağdurları Derneği'nin de kurucuları arasında yer alan Üçok, 15 Temmuz'dan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) henüz temizlenmediğini ve tüm komuta kademesinin yargılanması gerektiğini anlatıyor. Bana verdiği son röportaj nedeniyle kendisi hakkında bir dava daha açıldı! Ama o alışkın. Yine aynı tezi savunuyor ve soruyor: Tuncay Özkan'ın verdiği flash belleği herkes biliyor, asıl çok daha net başka bir flash bellek var, o nerede?

'FETÖ hala TSK'da güçlü'

– 15 Temmuz'un birinci yılını idrak ettik. Bir yıl sonra bugün hâlâ Türkiye'de darbe tehlikesi var mı?

Tüm kamu kurumları içerisinde oransal olarak en az FETÖ temizliği yapılan kurum TSK'dır. TSK içerisinde halen en güçlü grup FETÖ'dür. Darbe koşulları oluştuğunda (Cumhurbaşkanı'nın etkisiz hale getirilmesi, terör, ekonomik kriz ve de iç ayaklanma vb.) TSK içerisindeki bu grup darbe yapacak güç ve yetkinliktedir.

'Bir arpa boyu yol...'

– Bu bir yılda yargılama ve TSK'nın FETÖ'den temizlenmesi konusunda aldığımız yol yeterli mi?

Gerek kolluk güçleri gerekse savcılar olağanüstü bir gayretle bir yıldan kısa sürede çok kapsamlı iddianameler hazırladılar ve yargılamalar başladı. Yargının soruşturma aşaması neredeyse tamamlandı. Ben mahkeme aşamasının da kısa sürede tamamlanacağını düşünüyorum. TSK'nın FETÖ'den temizlenmesi konusunda yeterli yol alınmamıştır ve ne yazık ki tıpkı 15 Temmuz öncesinde olduğu gibi bu temizlik terör, Irak, Suriye vb. gerekçeler gösterilerek yapılmamaktadır. Yaklaşık 14.000 hakim ve savcının 7.000 civarı FETÖ'den tasfiye edilmişken, bu sayının on katı 140.000 subay/astsubay mevcudu olan TSK'dan da 7.000 civarında asker şahıs ihraç edilmiştir. Bu durum bile TSK'nın FETÖ'den temizlenmesi konusunda bir arpa boyu yol alındığının göstergesidir.

'Hepsi hesap verecek'

– TSK'nın komuta kademesi mutlaka değişmeli diye siz 1 yıldır ısrarla söylüyorsunuz. En sonunda değişti! Ne düşünüyorsunuz?

Komuta kademesinin 15 Temmuz sürecine gelinmesi aşamasında kusurlu olduklarına inanıyorum. Emrindeki insanları tanımayan komuta kademesi, yaptığı terfiler ve atamalar ile darbe teşebbüsünün önünü açmıştır. 250 vatandaşımızın şehit edilmesinde vebali ve suçları vardır. Önünde sonunda mutlaka yargılanacak ve hesap vereceklerdir. Her asker, suç işlenmiş ya da ihmal nedeni ile insanlar ölmüş ya da yaralanmış ise, bu suçu işleyen ya da ihmali bulunan Genelkurmay Başkanı olsa dahi yargılandığını bilecek ve aynı hataları tekrarlamayacaktır.

'Yüksek maaşı bıraktılar...'

– Bu yeni atamalar konusunda en ilginç isim hangisi sizce?

En ilginç isim Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu. Bir de sivil havayollarında aldıkları yüksek maaşları bırakarak Silahlı Kuvvetler'e dönüş yapıp generalliğe terfi eden pilotlardır.

– Özellikle Deniz Kuvvetleri daha güçlü ele alınmış sanki… Neden?

Balyoz ve Ergenekon gibi kumpas davaları sürecinde en değerli personelini kaybeden Deniz Kuvvetleri'dir. Bu nedenle çok titiz çalışma yapılmış. Ancak sadece Deniz Kuvvetleri değil diğerleri de çok ciddi şekilde ele alınmış ve bence çok uygun terfiler yapılmış.

'En kabul gören yaş oldu'

– Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri'ni de değerlendirmenizi istesem… Nasıl buldunuz gelen isimleri?

Kara ve Hava Kuvvetleri'ndeki arkadaşlarım tüm terfi edenler için çok iyi değerlendirmelerde bulundular. Kanaatimce son 20-30 yılın en kabul gören en iyi YAŞ'ı olmuştur. Konuştuğum kişiler, ‘Şu olmasaydı da ben olsaydım diyebileceğimiz bir kişi bile yok' diyerek seçimlerin çok isabetli olduğunu ifade etti. Terfi edenlerin birçoğunu tanıyorum. Özellikle Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanları'na rağmen çok değerli bazı askerler layık oldukları terfileri elde etmişlerdir. Bu hususu çok önemsiyorum. Çünkü bu komuta kademesi ne yazık ki 2011 yılından bu yana terfi eden darbeci general ve amirallerin neredeyse tamamının terfilerine imza koymuşlardır. Bu yıl terfiler onlara bırakılmamış çok yerinde olmuştur.

'Göğüs göğüse çarpıştılar'

– Aynı YAŞ'ta orduya geri dönen ve generalliğe terfi edilen isimler de oldu. Siz bunun gereğini de yıllardır anlatıyorsunuz… Devamı gelir mi sizce?

FETÖ ile gerçek bir mücadele yapılması gerekiyorsa en önemli gücünüz FETÖ tarafından tasfiye edilmiş gerçek vatansever askerlerdir. 15 Temmuz akşamı bu arkadaşlarımızın nasıl göğüs göğüse FETÖ üyesi darbeci militanlar
ile çatıştıklarını hepimiz gördük.

– Bu gelişmeler yaşanırken Hulusi Akar yerini korudu… Neden sizce?

Herhalde Sayın Cumhurbaşkanı derenin geçirilmediğine inanıyor.

'Doğruları anlattım'

– Org. Hulusi Akar bir de dava açmış size… O neden?

Bir değil iki dava ve sadece Sayın Genelkurmay Başkanı değil tüm Kuvvet komutanları dahil. Nedenine gelince ben komuta kademesinin darbe öncesi, darbe sırası ve sonrasında büyük hata ve suçları olduğuna inanıyorum ve bu inandıklarımı da söylüyorum. Ben hiçbir zaman yalan söylemedim. Doğru bildiklerimi anlattım. Bu ülkede benim gibi düşünen milyonlarca insan var. Yine söylüyorum bu komuta kademesi mutlaka yargılanmalıdır.

– Nasıl sonuçlanır bu dava sizce? 

Nasıl sonuçlanır bilemiyorum. Ancak ben bu suçtan ceza alırsam sadece ben değil benim gibi düşünen milyonlarca insanımız da gıyaben mahkum edilmiş olacaktır.

Darbeden haberi olmayan MİT Müşteşarı değişmeşi

– Silivri'de darbeci sanıkların yargılanmasına başlandı. Tüm süreçlerin adil ve şeffaf olduğunu söyleyebilir miyiz?

Soruşturma safhası yasa gereği gizlidir dolayısıyla şeffaf değildir. Ancak mahkeme yani kovuşturma süreci yine yasa gereği alenidir, herkese açıktır. Basın yayın organları tüm bu davaları büyük bir dikkatle takip etmektedir. Neredeyse her gün hangi sanık ne dedi, savcı ne sordu, çapraz sorguda neler dendi vb. hususları izleyebiliyoruz. Şeffaflık sağlanmıştır. Ben mahkeme başkanlarının adil yargılanma hakkı için çaba gösterdiklerini gözlemliyorum. Balyoz, Ergenekon süreci ile kıyaslanamaz derecede…

– Ne bekliyorsunuz siz bu yargılamadan?

Tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu bu davalar sonucu suçluların mutlaka cezalandırılacaklarına inanıyorum. Eğer gelecek dönemlerde de benzer şekilde meydana gelebilecek kanlı darbe girişimlerine engel olmak istiyorsak mutlaka darbecilerin yargılanmaları ve hak ettikleri cezaları almaları, suçsuzların da beraat etmeleri gerekir. Ben mahkemelerin bu davalardan yüz akı ile çıkacak yeterliliğe sahip olduklarına inanıyorum.

'Uçurumdan döndük'

- Son dönemde tartışılan bir diğer isim de Hakan Fidan… O da gitsin deniliyor artık…

Hazırlık safhası yaklaşık 6 ay süren darbe girişiminden haberi olmayan, haberi olduktan sonrada sanki hiçbir şey olmamış gibi evinde oturup Diyanet İşleri Başkanı ile beraber çorbaya kaşık sallayan MİT Müsteşarı mutlaka değiştirilmelidir.

– Son olarak sizin eklemek istedikleriniz varsa…

15 Temmuz'da bir uçurumun eşiğinden dönen ülkemizin geleceği için herkes bu kanlı terör örgütü ile mücadelede yer almalı. Herkesin farklı siyasi görüşleri olabilir ancak ülkemizin geleceği için bu farklılıkları bir kenara bırakıp topyekun mücadele etmeliyiz. Aksi taktirde arkasında uluslararası güçlerin desteği bulunan bu suç örgütünü yenemeyiz.

Cevap bekleyen sorular

Emekli Albay Ahmet Zeki Üçok, FETÖ ile mücadele konusunda yanıt bekleyen şu soruları aktardı:

– Sayın Tuncay Özkan tarafından 10 yıl 6 ay 21 gün sonra savcılığa teslim edilen flaş bellek FETÖ
Ege Bölge İmamı Av. Bekir Bas tarafından hazırlanmıştır.

– Özkan tarafından teslim edilen flaş bellekte birçok general/amiralin ismi geçmesine rağmen niçin askeri savcılığa verilmemiştir?

– Flash bellekte FETÖ mensubu olduğu öne sürülen generaller bugün hâlâ görevde midir?

– Org. Yaşar Büyükanıt, Org. Cömert, Korgeneral Aslan Güner ve Korgeneral Hasan Aksay'a FETÖ listesinde isimleri olan generaller için brifing verildi. Niçin susuyorlar?

– Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Hasan Aksay ‘Ben de tehdit altındayım' diyerek FETÖ üyeleri yerine soruşturmayı yürüten istihbaratçıları engelledi mi?

– İstihbarat Başkanı tarafından tespit edilen Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndaki FETÖ üyesi askerlerin isimlerinin MİT'e bildirilmesine hangi generaller engel oldu?

– Herkes Özkan'ın getirdiği flash belleği biliyor. İçerisinde çok daha güncel ve ayrıntılı bilgiler içeren bir CD daha var. O nerede acaba? 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/08/albay-ucok-tsk-da-hala-en-guclu-grup-feto-dur.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/08/albay-ucok-tsk-da-hala-en-guclu-grup-feto-dur.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/08/albay-ucok-tsk-da-hala-en-guclu-grup-feto-dur_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/08/albay-ucok-tsk-da-hala-en-guclu-grup-feto-dur.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/albay-ucok-tsk-da-hala-en-guclu-grup-feto-dur/35920/</link>
			<pubDate>Fri, 11 Aug 2017 10:35:52 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İslâmcıların Osmanlı tarihi yorumları problemli]]></title>
			<description><![CDATA["Abdülhamit için 'ulu hakan' demek de, 'kızıl sultan' demek de doğru değil, hakikat ortada bir yerlerde" ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın ‘Biraz Yakın Tarih Biraz Uzak Hurafe’ kitabının genişletilmiş baskısı okuyucunın karşısına çıktı. Kara, neden İslâm tarihi konusunda detaylı ve güncel incelemelerde bulunduğunu “İslâmcıların iddialı İslâm ve Osmanlı tarihi yorumları fevkalâde problemli ve sığdır" sözleriyle açıkladı. "Abdülhamid ulu hakan mı ‘kızıl sultan’ mı?" tartışmasına ilişkin olarak da konuşan Kara, "Milliyetçi, muhafazakârlar için hâlâ evliya padişah, ulu hakan, diğer taraf için diyelim ki -Kemalistler ve solcular- müstebit, kızıl sultan. Bunların ikisi de doğru değil, tarihi hakikat ortalarda bir yerde" dedi.

Karar'dan Erkut Tezerdi'nin sorularını yanıtlayan Kara'nın verdiği yanıtlar şöyle: 

Siz düşünce tarihi üzerine çalışan bir akademisyen ve bir araştırmacısınız fakat deneme kitaplarınızın da hususi okuyucuları var. Nasıl oldu bu?

Gençlik yıllarımdan itibaren deneme yazma mahareti kazanmayı önemsediğimi söyleyebilirim. Belki uzun yıllar yayıncılıkla uğraşmam beni bu yönü de önemsemeye sevk etti. Ayrıca bana göre akademik, uzun, dipnotlu metinler yazan bir ilim adamı aynı meseleyi deneme standartlarında, daha geniş okuyucuya hitap edecek tarzda ve tatta da yazabilmelidir. En azından yazmayı denemelidir. Bu iki yazma biçiminin birbirini besleyen tarafları da var. Türkçede en iyi örneklerden biri belki Tanpınar. Orhan Okay, Beşir Ayvazoğlu…

Biraz Yakın Tarih Biraz Uzak Hurafe kitabınızın yeni baskısında ne gibi değişiklikler yapıldı?

Çalışma tarzım itibariyle hiçbir kitabımın, yazımın defterini nihai olarak kapatmam. Hepsi benimle birlikte canlı olarak yaşamaya devam ederler. Şimdi hacimli bir kitap yahut bir kitabın uzunca bir bölümü haline gelen bazı konulara dair yazdığım ilk yazılar birkaç sayfalık metinlerdir. Yakın talebelerime bunları söyler ve okuturum; bir fikrin nasıl gelişerek büyük bir metin haline gelebileceğini görmeleri için… Takip fikri dediğimiz biraz da böyle bir şey. Israrla takip ettiğiniz şey de sizi takip ediyor. Kitaplarımın kütüphanemdeki kullandığım nüshaları notlarla, kâğıtlarla, fotokopilerle doludur. Bulduğum, tesadüf ettiğim yeni bilgiler, fark ettiğim yeni hususlar oralara girer. Ayrıca tashihler, ifade iyileştirmeleri de yaparım. Yeni baskılarda bunlar kullanılır, ekler ve yeni düzenlemeler yapılır. Deneme kitaplarımın ilk üçü 1998’de basılmıştı. Baskıları tükenmiş olmasına rağmen sadece Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye’ye 2002’de nihai halini verebilmiştim. O çok okunan ve aranan bir kitap biliyorsunuz. Yeni çalışmalardan diğerlerine vakit ayırmam mümkün olmamıştı. Nihayet geçen sene Amel Defteri’ne, bu sene de Biraz Yakın Tarih’e nihai hallerini verdim. Yeni baskılarda “Zeyl” başlığı altında müstakil birçok ilave var. Son kitabın üçte bir hacminde büyüdüğünü söyleyebilirim. Bundan sonra bunlara dokunmayacağım.

 

İsmail Kara

Yazılar, çıkış noktası ve nihai halleri bakımında nasıl bir araştırma ve fikir iklimi içinde vücut buluyorlar?

 

Tekrarladığım bir söz var: Kitapların ve yazıların da bir kaderi var. Yazarın, memleketin, dünyanın da bir gidişi var. Bunlar bir yazıda iç içe geçer. Okuyucu bunların tamamını belki göremez ama yakın zamanlarda gelişen entelektüel biyografi çalışmaları bir yazarın, bir ilim ve fikir adamının, bir sanatkârın hayatı ile yazıları, metinleri, onların kronolojileri arasında irtibatlar kurma iddiasındadır. İlk üç kitaptaki yazıların bir kısmı gazete yazısı, bazıları dergilerde çıkmış değiniler, derkenarlar, okuma notları, kitap tenkitleridir. Fakat kitaplara dağılırken ve orada bir sıraya girerken kendi kronolojilerinden ayrı olarak konu yakınlıkları gözetilir.

Siz tarih alanını önemseyen bir yazarsınız. Bu kitabınızın başlığı da ona işaret ediyor. Bir düşünce tarihçisi için “tarih” ne anlama geliyor?

Tarih var tarih var. Muhafazakâr, mütedeyyin bir çevrede yetiştiğimiz için özellikle yakın tarihle canlı ve ideolojik denebilecek bir alakamız vardı. Türkiye’de yakın tarih hâlâ canlı bir savaş alanı, bir ideolojik çatışma bölgesi olduğu için biz de çocukluğumuzda bir şekilde gayriihtiyari olarak oradaki yerimizi almıştık. İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü tahsilim sırasında İslâm tarihiyle biraz daha yakından ilgilendim. Ayrıca bile isteye İstanbul Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde okudum. Sonra gayriihtiyari olarak yer aldığımız tarih savaş alanını, tarafları, onların bilgi düzeylerini, hissiyatlarını, aradaki boşlukları ve problemleri biraz daha yakından tanımaya ve sebeplerini anlamaya başladım. Devam ettim, düşünce tarihiyle, felsefeyle ilgilenen biri olarak tarih yazımlarına, tarih felsefelerine doğru hareket ettim.

Ettiniz ve görebildiğim kadarıyla sağ-muhafazakâr-milliyetçi çevrelerin, İslâmcıların yakın ve uzak tarih anlayışlarına tenkitçi bir gözle bakmaya başladınız. Kitabınızda bunların işaretleri var…

Öyle. Burada birkaç katmandan, etki alanından bahsetmek lazım. Büyük kalabalıkların tarih anlayışı hissiyat üzerine kuruludur ve büyük ölçüde zaman üstüdür. Vatandaş için normaldir de. Yani hesabı verilmiş yahut mukayeseli bilgi düzeyine pek çıkmaz. “Bu dünya sultan Süleyman’a bile kalmadı” dediğinizde aynı zamanda bir tarih anlayışından bahsediyorsunuz. Hangi Süleyman acaba? Kuşlara bile hükmeden Hz. Süleyman peygamber mi, Kanuni Sultan Süleyman mı, Süleyman Demirel mi? (gülüyor). Türkiye’deki problem eğitim almış insanların, hatta tarihçilerin de yakın ve uzak tarihe büyük ölçüde hissiyat düzeyinde kalarak bakmalarıdır. Bu hiç de iyi bir şey değil ve tarih eğitimi dahil olmak üzere eğitimimizin, kültürlenme biçimimizin kademe gözetmediğini, iyi ve vasıflı olmadığını da gösterir. Maalesef. İşte Sultan Abdülhamit meselesi böyledir. Bir taraf için diyelim ki milliyetçi, muhafazakârlar için hâlâ evliya padişah, ulu hakan, diğer taraf için diyelim ki -Kemalistler ve solcular- müstebit, kızıl sultan. Bunların ikisi de doğru değil, tarihi hakikat ortalarda bir yerde. İslâmcıların iddialı İslâm ve Osmanlı tarihi yorumları da fevkalâde problemli ve sığdır. İşte “Emevi İslâmı” vurguları, “gerçek İslâm-Tarihi İslâm” ayırımları bu problemlerin ve sığlıkların arasından çıkıyor ve hâlâ hüküm sürüyor.

Siyasi-kültürel kutuplaşma devam ediyor

Kitabınızın ‘Yalan Tarihe Karşı Yalan Tarih mi?’ bölümünde; “Türkiye’nin yakın tarihi kesinlikle akların ve karaların, kahramanların ve hainlerin, iyilerin ve kötülerin tarihi olarak ele alınmaya elverişli değildir” diyorsunuz. Bu konuyu biraz daha açar mısınız?

Konuştuğumuz konunun bir parçası da bu. Nasıl oluyor da İttihat ve Terakki içinde, Sultan Abdülhamit muhalefetinde, Birinci Dünya Savaşı’nda, Milli Mücadele’de hem fikren hem fiilen yan yana, iç içe olan insanların bazıları bir adım sonra keskin hatlarla ayrılıyor ve biri hain, biri kahraman oluyor? Mustafa Kemal Paşa ile Kazım Karabekir Paşa gibi meselâ. Burada bir problem yok mu? Daha ince ayırımlara, tetkiklere girmemiz gerekmez mi? Acaba yalan kabul ettiğimiz tarihe karşı biz de bir yalan tarih mi uyduruyoruz? Bunun gerçek muhasebesini yapamıyoruz çünkü ideolojik savaş ve siyasi-kültürel kutuplaşma devam ediyor. Bunun bizi getirdiği yer tarihimizden bütün kuvvet ve zaaflarıyla istifade edememek, onu bir tecrübeler hazinesi olarak kullanamamak… Hâlbuki tarih bize bugün ve yarın için lazım.

İslam coğrafyası bilmediğimiz için kayıp

Kitapta bahsettiğiniz “Kayıp İslam Coğrafyası”nın tanımını nasıl yaparsınız, niçin kayıp?

Tanımadığınız, bilmediğiniz, kuşatamadığınız yer sizin için kayıptır. Bu yeni bir hadise değil ama bugün de devam ediyor. Biraz ümit kırıcı gözükebilecek örnekler de veriyorum ama maksadım moral bozmak değil, ümit kırmak hiç değil, meselenin ciddiyetini anlatmak, ümidin nerede olduğunu göstermektir. Meselâ ülkemizde büyük bir Filistin yahut İsrail mütehassısı yoktur, Vehhabîlik mütehassısı yoktur, Türki Cumhuriyetlerdeki tarikatlar mütehassısı yoktur, Yemen yoktur, Suriye yoktur, İran yoktur… Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de, Almanya’da var ama. Biz de “gönül coğrafyamız” edebiyatıyla idare ediyoruz. Ben diyorum ki “gönül coğrafyamız” hissiyat düzeyinde mühim bir şey ve tahkim edilmesi lazım. Peki ya sonrası? Bunun bilgi, ilim, felsefe düzeyleri nerede? Dışişleri Bakanlığı, üniversite, fikir çevreleri sadece edebiyatla idare edebilir mi ve bu idare olur mu?

Bu kayıp olanı nasıl bulacağız? Biraz Yakın Tarih okuyarak mı?

Hep söylüyoruz, Türkiye kendini çabuk sağaltabilecek bir ülkedir aynı zamanda. İnsan unsuru, tarihi, bugünkü potansiyeli buna imkân verir. Ama neyi nasıl öne çıkaracağımız, nerelere yoğunlaşacağımız çok önemli. Kafa patlatacak, ter dökecek, dirsek çürütecek insanlara ihtiyacımız var. Edebiyatı yapan her zaman bol miktarda bulunur.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/07/isl-mcilarin-osmanli-tarihi-yorumlari-problemli.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/07/isl-mcilarin-osmanli-tarihi-yorumlari-problemli.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/07/isl-mcilarin-osmanli-tarihi-yorumlari-problemli_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/07/isl-mcilarin-osmanli-tarihi-yorumlari-problemli.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/isl-mcilarin-osmanli-tarihi-yorumlari-problemli/35740/</link>
			<pubDate>Mon, 31 Jul 2017 10:27:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Altın Kolye ile doğan Trabzon futbolu... (Özel röportaj)]]></title>
			<description><![CDATA[Altın Kolye Futbol Turnuvası'nın bilinenlerini ve bilinmeyenlerini konuştuğumuz Bizim Neslin Uşakları Başkanı Prof.Dr. Ergun Demirsoy, başkan olduktan sonra ilk röportajını habercuk'a verdi. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

 

 

 

 

 

 

 

Altın Kolye Futbol Turnuvası'nın bilinenlerini ve

bilinmeyenlerini konuştuğumuz

Bizim Neslin Uşakları Başkanı Prof.Dr. Ergun Demirsoy,

başkan olduktan sonra ilk röportajını habercuk'a verdi. 

Röportaj: Elvan Hayali Demirci

Prof.Dr. Ergun Demirsoy...  

Gün geçmiyor ki, doktorumuzu onca yoğunlu arasında, fırsat yaratıp çeşitli etkinler de başrollerde görmeyelim. Doktorluğunun yanı sıra bir gün şarkı söylerken, bir başka gün aktif spor yaparken ve bir çok etkinliklerin gönüllü elçisi olarak her an karşımıza çıkan Demirsoy’la bugünlerde Trabzon’da gerçekleştirilen ve hemen hemen tüm yaşıtlarına nostalji yaşatan ‘’Altın Kolye Turnuvası’ hakkındaki  sorularımızı sormak üzere vaktini aldık. Sağolsun ,Turnuva finalinde Trabzon’da olacağını belirterek sorularımızı içtenlikle yanıtladı.

 

BNU Altın Kolye Turnuvası fikri kimden çıktı ve bilmeyenler için “Altın Kolye Turnuvasını “anlatır mısınız?

Bizim Neslin Uşakları olarak amaçladığımız birçok şey yanında, örf, adet ve geleneklerimize sahip çıkmak veya genel anlamda kültürel faaliyetler bizim için çok önemli. Altın Kolye Turnuvası da bu bağlamda şekillenen bir proje.

Vakti zamanında bu turnuvada benim dışımda, şu anda üyemiz olan bir çok arkadaşımızın futbol oynamışlığı var. Ben bir gün Trabzon’da üyelerimizden Ömer Sağıroğlu’na  Altın Kolye halen oynanıyor mu? Sorum, üzerine gelişen bir düşünce oldu.

Bilen bilir, bu turnuva bir döneme damgasını vurmuş olup, Trabzon'un futbol kültürünün oluşmasında rol oynamıştır.

İlki 1976 yılında başlanmış olup, 1983'de sonuncusu yapılmıştır.



Sizin zamanınız sokak futbolu ve şimdi ki zamanın sokakları arasında ki gördüğünüz farklar nelerdir?

Valla bizim zamanımızda futbol, sokak aralarında başlardı ve oralarda ve Altın Kolye gibi turnuvalarda kendini gösterenler daha ileri kademelere ilerlerdi. Şimdi pek sokak futbolu ve sokak futbolunu oynanacağı semt sahaları kalmadı. Mahalle aralarında ve küçük sahalarda futbol oynamak ,sanıyorum bireysel tekniğin gelişmesi için daha uygun yerlerdi. Bugün direkt altyapı grupları içersinde büyük sahalardaki teknik gelişimin küçük sahalardaki kadar olabileceği konusunda emin değilim.

 Şu an yapılan turnuvalarda ki çocukların çoğunun lisanslı futbolcu oldukları ,turnuvanın nostaljisi açısından kıyaslanabilir mi?

Yaklaşık 40 yıl evvel yapılan bu turnuvada, o zamanlar Trabzonspor alt yapısındaki lisanslı sporcular dışında çok sayıda lisanssız futbolcu olurdu. Mahallelerden veya okuldan ya da başka yerlerden tanışan bu gençler kendi kurdukları takımlarla bu turnuvaya katılırlardı ve burada kendini gösterenler Trabzonspor alt yapısına alınırdı. Yani bir gencin Trabzonspor'a  adım atması için, birisinin önermesine ya da iltimasına gerek yoktu. Bu Altın Kolye Turnuvası'nın o gün çok önemli bir felsefesidir.

Bugün katılanların çoğu lisanslı sporcular, sorun yok, bu durumu günün koşullarına göre değişim bağlamında değerlendirmek lazım.



Turnuvanın özellikle gençler açısından amacı nedir?

Turnuva  başlayalı neredeyse bir hafta olmak üzere. Dün arkadaşlarla konuştuğumda Trabzonspor alt yapı hocalarının hemen tamamının turnuvayı dikkatle izlediğini ve notlar aldığını duydum. Bu bile turnuvanın, gençler açısından bir amacına ulaştığını gösteriyor.

Burası bir futbol arenası ve gençlerin yeteneklerini sergilemesi için bulunmaz bir fırsat.

Trabzonspor sancılı dönemlerden geçiyor nicedir.bunun bu eski sokak futbolu ruhunu kaybetmiş olmasıyla alakası sizce nedir ne kadardır?

Trabzonspor'un tarihine baktığımızda en büyük başarılarını bu şehirden yetişmiş, birbirini tanıyan, antrenmanlar dışında tüm zamanını beraber geçiren ve takım ruhunu tam anlamıyla yakalamış futbolculardan kurulu takımlarla olduğunu görürüz.

O yüzden o eski sokak futbolu ruhundan gelen gençlerin gelecekte tekrar büyük başarılar yakalayabileceğini düşünenlerdenim.

Her ne kadar insanlar, o günün koşullarıyla , bugünün koşulları ayrı dese de, bugün bırakın futbolu, tüm gelişmiş ticari yapılarda takım ruhu, aidiyet hissi halen başarının en önemli komponentleri olarak varlığını sürdürüyor.



 Dışarıdan turnuva hakkında olumlu şeyler konuşulduğu gibi olumsuz eleştirileri de takip edebildiniz mi ?

Bunlardan biri Trabzonspor’un sahiplenmesi gereken bir turnuvayı neden BNU’ nun sahiplendiği merak edildi . Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Öyle düşünmemek lazım. Trabzonspor'un, ve Trabzon’da  lisanslı futbol oynamış birisi olarak, benim ve bu şehirde doğan herkes için ne kadar önemli olduğunu söylememe gerek yok. Biz BNU olarak bir döneme damga vurmuş, herkes tarafından bilinen, o zamanlar Trabzonspor alt yapısına futbolcu seçmek dışında tüm mahallelerin, hatta ilçe ve köylerin bir araya geldiği bir kaynaşma ortamı oluşturan eski geleneksel bir  turnuvayı tekrar günümüz koşullarında tekrar canlandırmak istedik.

Aslında geçen sene planlamıştık ve hazırlıklara da başlamıştık, ancak daha sonra yoğun terör olayları nedeniyle iptal ettik. O zamanlar tüm organizasyonu TS alt yapı sorumlusu olan Sadi Tekelioğlu ile birlikte yapacaktık.

Bugün de bu turnuvayı organize ederken yine Trabzonspor alt yapı koordinatörü İhsan Derelioğlu’nun  destek ve yardımları oldu.

Kaldı ki bu gün Trabzonspor'un başkanı ve as başkanı Bizim Neslin Uşaklarının üyeleridir. Dolayısıyla bir ayrı gayrı yok. Önemli olan birilerinin bu geleneksel turnuvayı düzenlemesidir.



Ve ilaveten Bnu başkanı olmanız yanı sıra kurucu üyelerinden biri olarak derneğin misyonu ve vizyonunun futbolla ilişkilendirildiği eleştirilerine ne yanıt verirsiniz?

Aslını sorarsanız, biz bu yola çıkarken  düşüncelerimizden birisi "Trabzon'da artik, Trabzonspor dışında da bir şeylerin konuşulması " gerektiğiydi. Trabzon şehri tarihi, gelenek ve görenekleriyle, kendine has kültürüyle önemli bir şehirdir ve bu şehirden çok değerli ressamlar, şairler, akademisyenler, iş adamları ve siyasetçiler çıkmıştır. Türkiye'de en çok ressam çıkan şehrin Trabzon olduğunu çok kişi bilmez. Ama herkes, haklı da olsak, tüm şehir halen 2010-2011 yılında verilmeyen şampiyonluğumuzu ve Trabzonspor'u konuşuyor, ama bu arada bir çok değerimizi ve değerli konuyu ihmal ediyoruz. Biz de bu amaçla daha çok sosyal, kültürel, ekonomik, çevresel, eğitimle alakalı ve gençlere yönelik projeler üzerinde durmaya çalıştık. Nitekim Altın kolye turnuvası da bir anlamda eski bir geleneğin canlandırılması, hem mahallelerin bir araya gelmesi ve barış, dostluk ve centilmenliğin içinde olduğu bir karnaval havası yaratılması amacıyla yapıldı.



 Altın kolye turnuvaları aslında sokak futbolunu canlandırmak üzere atılan bir adımdı sizin zamanınızda. Günümüzde sokakta futbol oynayan çocuk ve gençlik gurubuna rastlayamıyoruz aslında. Dolayısıyla turnuva süreklilik arz eder mi?

Biz bu turnuvayı 40 yıl sonra tekrar organize ederken aslında nasıl bir katılım olacağı  konusunda doğrusu biraz endişelerimiz vardı. Çünkü o günün koşulları ile bu gününkiler çok farklıydı. Ama başvuru ve katılımlar bizim tahminimizden çok daha fazla oldu ve bugün turnuvaya toplam 26 takım ve 364 genç futbolcu arkadaşımız iştirak etmektedir. İlk yıldaki bu yüksek katılımın gelecek yıllarda çok daha fazla olacağını öngörmek yanılgı olmaz sanırım. O yüzden bu turnuva bundan sonra geleneksel olarak her yıl eklenecek yeniliklerle hep devam edecektir.

Ve sizlerin anılarınızdan duyduğumuz ;bir Ziya bey sahası, bir Boztepe sahası vardı ki şehrin olmazsa olmazları arasında ve eksikliği duyuluyor hala. Gençlerimizin böylesi sahaları olmaları hakkında ki düşünceleriniz nelerdir ve bnu olarak böyle bir girişimde bulunacak mısınız?

Semt sahalarının Trabzon’a has futbol kültürünün oluşmasındaki yeri yadsınamaz tabi ki, ama bunların sayısı bu gün artık çok az maalesef. Bizim de bu amaçla dernek olarak bir girişimimiz mevcut. Bu konuda üyelerimizden olan Trabzon'un önemli iş adamı ve spor camiasının bilinen ismi Celil Hekimoğlu'nun çalışmaları var. Şekillendiği zaman sizinle de paylaşırız.

Önümüzde ki zaman diliminde BNU’nın projeleri hakkında bilgi alabilir miyiz sizden?

Bu güne kadar Trabzon'da yapılan ve Trabzon'un tüm sorunlarının konuşulduğu Trabzon çalıştayının önemli bir parçası olduk. Yine Trabzon'da girişim zirvesinin düzenlenmesi ve Trabzon Girişim evinin yapılmasında KTÜ ile birlikte aktif rol oynadık. Üniversitede okuyan 80 Trabzonlu  öğrencimize burs desteği sağlama dışında onlara profesyonel düzende mentorluk (danışmanlık) hizmeti vererek onların geleceğe hazırlanmalarına destek sağlıyoruz. Bu arada Trabzon'da sanat etkinliklerine, tiyatro oyunlarına, genc yazarların kitaplarının basılmasına, genç müzisyenlerin konser organizasyonlarına destek olduk, olmaya devam ediyoruz.

Bu arada Trabzon'da bir çok köyü gezerek uygun bulduğumuz yerlerde ekolojik tarımın yapılması ve devamında da buna bağlı olarak o bölgelerde eko turizmin gelişmesi için çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.



Şampiyonluklar yaşamış Trabzonsporlular olarak ve futbolcu geçmişinizi de ilave edersek, yeni nesil futbolcu adaylarına neler söylemek istersiniz?

Ben Trabzon'da Sotka-Kayalık'ta doğmus birisi olarak her genç gibi zamanında futbol oynadım. ama aynı zamanda eğitimimi de sürdüyordum. Daha sonra bir gün geldi ve ikisi arasında bir karar vermek zorunda kaldım ve ben doktorluğu seçtim. O gün futbolu da seçebilirdim ama kimse bana ilerde futbolda çok başarılı olacağımı garanti edemezdi.

Benim gençlere naçizane önerim şudur; futbolu oynasınlar ama eğitimlerini de ihmal etmesinler, Çünkü  futbol da ne kadar yetenekli de olsanız bu mutlaka üst düzey futbolcu olacaksınız anlamına gelmiyor malesef. sakatlıklar, şans faktörü ve diğer etkenler bunda çok önemlidir.

Hayatta her zaman bir B planı olması gerekir insanların. O yüzden futbol oynarken okullarını da aynı şekilde sürdürsünler ve bir gün yol ayrımına geldiklerinde kalplerinin ve tecrübeli büyüklerinin seslerini dinlesinler. en doğru kararı vereceklerine eminim.

 

Turnuva finali 30 Temmuz Pazar günü yapılacak. Final heyecanını Trabzon’da mı yaşayacaksınız?

Evet, Pazar günü yapılacak olan turnuva finalinde Trabzon’da ,turnuva gençlerinin yanında olacağım. Final heyecanını hep birlikte yaşamak için ,Trabzon halkının bizleri yalnız bırakmayacağı düşüncesiyle ,herkese saygılarımı ve sevgilerimi gönderiyorum.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/07/altin-kolye-ile-dogan-trabzon-futbolu-ozel-roportaj.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/07/altin-kolye-ile-dogan-trabzon-futbolu-ozel-roportaj.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/07/altin-kolye-ile-dogan-trabzon-futbolu-ozel-roportaj_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/07/altin-kolye-ile-dogan-trabzon-futbolu-ozel-roportaj.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/altin-kolye-ile-dogan-trabzon-futbolu-ozel-roportaj/35665/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Jul 2017 13:07:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Lemi Başbakan gibi konuştu: Şike her yerde ]]></title>
			<description><![CDATA[Eski Trabzonsporlu Lemi Çelik’ten futbolun gündemine dair çarpıcı değerlendirmeler: Referandumda şike yapanlar futbolda neler yapmaz ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Trabzonspor’un efsanelerinden Lemi Çelik, Türkiye futbolundaki çöküşün mevcut siyasi iktidar tarafından hazırlandığını belirterek, “Bir ülkenin rejimi değişirken şike yapanlar futbolda neler yapmaz” dedi. 

 

Trabzonspor’un eski futbolcusu, ‘Başbakan’ lakaplı Lemi Çelik, Arda Turan’ın bir gazeteciye saldırmasıyla başlayan tartışmaların ardından, ülke futbolunun bugününü BirGün’e değerlendirdi.

“Bir ülkenin rejimi değişirken şike yapanlar futbolda neler yapmaz? Şimdi böyle bir ortamda siz hangi spor dalında hakkaniyet bekleyebilirsiniz ki?” diye soran Lemi, gündeme ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Beden eğitimi mezunu olan, ayrıca yurtdışında sosyal belediyecilik ve çocuk gelişimi gibi farklı alanlarda eğitimler alarak kendini sürekli geliştiren bir isim olan Lemi Çelik, “Bugün Türk futbolu, dünyada ahlaksızlığı ile biliniyor” diyerek, şöyle devam etti:

“Hükümetin futbol kulüplerine ‘çalın, soyun ama bunu faturalandırıp yerine koyun’ dedi. Bu cümle, ahlaksız bir sürecin, denetlenmeyen bir sürecin oluşumunu başlattı. Öte yandan futbolcular da, mevcut durumda bir cemaate; tarikatlara yönelişin sonucunda bir yere geliyorlar. Sonunda, futbolcu olduklarında da sapıtıyorlar.”

» Son dönemde, Arda Turan’ın gazeteci Bilal Meşe’ye saldırma olayından sonra Türkiye futbolunun aktörlerine ilişkin soru işaretleri gündeme gelmeye başladı. Siz bu meslekte gerek performansınız gerek duruşunuzla üst basamaklara tırmanmış bir isim olarak bugün Türk futboluna ilişkin yaşanan tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle, demokrasiyle iktidara geldikten sonra tamamıyla otoriter bir rejim kurup, bunun siyasi altyapısını güçlendirerek ülkedeki bütün kurumları ele geçirerek ‘bizden’ ve ‘bizden olmayan’ anlayışı ile her şeye müdahale eden bir iktidar tarafından yönetildiğimizi hatırlayalım. İş dünyası, medya, eğitim gibi alanlarda olduğu gibi, her alanda yandaş olanların ayrımını yapan mevcut iktidar bununla yetinmeyip, insanların ortak paydası olan ve bir toplumu birleştirmesi gereken futbolda da aynı ayrıma gitti. Burada bırakın iktidara karşıt olmayı, bu ülkenin kuruluş felsefesi olan demokratik, laik, sosyal hukuk devletine inananları, kadın erkek eşitliğine, medeniyete ve çağdaşlığa inananları dahi bertaraf ettiler. Bu isimleri teker teker tespit edip medyada yorumcu dahi olmalarını engellediler. Tabii bunu yaparken kamunun bütün kaynaklarını sınırsızca kullandılar.

» Nasıl?
Hükümetin; belediyeler, vakıflar, sendikalar, STK’ler ve futbol kulüplerine dedi ki, “Çalın, soyun ama bunu faturalandırıp yerine koyun.” Bu cümle, ahlaksız bir sürecin, denetlenmeyen bir sürecin oluşumunu başlattı. Bir kulüp başkanı örneğin, federasyondan gelen bütün paraları kendine aktarıyor ve bunu faturalandırınca kimse bir şey soramıyor. Ve bu paranın limitleri çok büyük rakamlar. Türkiye futbol kulüplerindeki yolsuzluklar dünyanın hiçbir futbol kulübünde yok. Böyle olunca çürümüşlük zaten tepeden başlıyor. Anlayacağınız Türk futbolu verimsizlik, üretkensizlik, bilgisizliğin yanında bir soygun düzeni içerisinde. Siyasetçiler bunu kendi lehine kullanıyor, yönetenler nemalanıyor ve sonuçta kulüp batıyor. Düşünün şu an 4 kulübün 6 milyar TL’ye yakın borçları var. Bu kulüpler ne yaptı ki bu borçları var? Avrupa’da kupa mı kazandılar? Her yıl 4 takım Avrupa’da çeyrek finallerde, yarı finallerde mi oynuyor? Hayır, hiçbir şey yok. Ve ne acıdır ki, dünya genelinde son 30 yılda en fazla doping yapan Türk sporculardır. Dahası, dışardan en fazla sporcu getiren de biziz. Bugün Türk futbolu dünyada ne yazık ki ahlaksızlıklarıyla gündeme geliyor.



» Peki futbolculardaki temel sorun nedir? Neden, özellikle büyük kulüplerde, ‘adam gibi adam’ olmak adı altında bu derece kokuşmuşluk var?
Ülkemizde bebeklikten başlayan çarpık bir eğitim sistemi var. Sokaktaki eğitim zaten belli, rezalet bir duruma sokaklar. Sonrasında çocuk okula başlıyor ama bugün Türkiye’de okullardaki eğitim artık ahlaka değil, dine endeksli bir eğitim. Bunun yanında, çocuğun bütün gelecekteki ufkunu daraltan bir eğitim sistemi. Unutmamak gerekir ki bir çocuk evrensel ahlaki ve insani değerlere ancak çok küçük yaşta sahip olduğunda onu taşıyabilir. Şimdi bir de bugünün Türkiyesi’nde futbolculara bakalım. Büyük çoğunluğu ekonomik anlamda düşük seviyede, özverili ailelerin çocukları. Bu çocuklar okulda değil, sokakta eğitim alıyor. Bireysel yetenekleri ile bir yere geldiklerinde ya mahalle arasında almış oldukları eğitimi veya mevcut durumda bir cemaate tarikatlara yönelişin sonucunda aldıkları eğitimi taşıyorlar. Sonunda, futbolcu olduklarında da sapıtıyorlar, kontrolsüzleşiyorlar; hem takım hem ülke hem de işlerinin gereği olan profesyonellik, sorumluluk bilinci ve milli değerleri kaybolup gidiyor. Bir de tabii dışsal etkenlerden etkilenmeye fazlasıyla açık oldukları için kendilerini siyasal emelleri ve hayalleri için kullananlar tarikatlar cemaatler ya da siyasetçileri anlamıyorlar. Oysa bir futbolcu için ‘adam gibi adam’ olmak futbolun ‘adamlık’ felsefesini taşımaktır, öyle olmalıdır. Futbolun bir felsefesi vardır; ahlaklı olacaksın, hakkaniyetli olacaksın, rakibinin hakkını yemeyeceksin, hakeme saygılı, tribüne saygılı olacaksın. Adam gibi adam olmak budur.

» Böyle bir ortam, Türkiye’nin uluslararası sporcular çıkarma şansının neden giderek düştüğünü de açıklıyor…
Futbolda öncelikle altyapılardaki eğitmenlerin eğitim düzeylerinin yüksek olması lazım. Ama şimdi zaten eğitim düzeyi yüksek olan eğitmenler biat kültürüne karşı olduğu içi bertaraf ediliyorlar. Bu durumda geriye, başarı için gereken donanımlara sahip olmayan isimlerin eğitmen olduğu ortamlar ve bu ortamlarda yetişen sporcular kalıyor. Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören’i ele alalım... Beşiktaş spor kulübünü 43 milyon borç ile alıp 750 milyon borç ile bırakmış, batırmış, dünyanın en başarısız ismi ama ne hikmetse ödüllendirilerek TFF Başkanlığı’na gelmiş. Az önce de dediğim gibi, insanların eğitim düzeyine, dürüstlüğüne, ahlakına değil ne kadar yandaş olduğuna bakılıyor. Bu zihniyetle uluslararası alanda sporcu yetiştirmek mümkün mü? Dahası, Türkiye’nin bugün futbolda içinde bulunduğu başarısızlığı kapatmak ve futbolcuları motive etmek için, futbolculara abuk sabuk primler vaat ediliyor.

» Toplumda milli takım maçlarına karşı eski coşku da yok gibi, değil mi?
Elbette yok. Toplumun milli duygularında, milli bilincinde bir kaybediş var ama bu kaybediş kalben değil. Baskıyla, zorla insanlara dayatılan bir süreçten geçiyoruz. Bakın, bizi birleştiren TC vatandaşlığıdır. Şimdi valiliklerden TC kaldırılıyor, o zaman o taraftan kim için tezahürat yapacak tribünlerde, kimi alkışlayacak, hangi milli takımı, kimin takımını? Bu anlayışta giden bir düzende milli duygu, milli bilinç, coşku bekleyemezsiniz. Toplumu bileştiren hiçbir şey istemiyorlar. Milli ve manevi duyguları, sportif ve ahlaki duyguları öne çıkaracak olan değerleri istemiyorlar işin özü bu. Ve şimdi, bizim toplum olarak paylaşacağımız, ortak hiçbir şey kalmadı.

» Bundan 20 yıl öncesine, sizin döneminizdeki futbol camiasına dönüp baktığınızda ne görüyorsunuz?
Bizim dönemde hem yöneticiler hem de sporcuları, manevi değerlerine çok daha bağlı; toplumla daha birleşmiş, bütünleşmiş, spor ahlakı, kültürü ve değerlerine daha sadık insanlar olarak görüyorum. Kulüp başkanları, yöneticiler ve futbolcular kendi içlerinde birbirlerine ne kadar rakip olurlarsa olsunlar çoğu zaman bir araya gelir, birlikte tatil yapar hatta birbirlerinden ekonomi yardımı dahi alabilirlerdi. Öyle bir paylaşım ortamı vardı. Manevi değerlerin ön planda olduğu bir ortam vardı. Bizim dönemimizde kulüplerin gelirleri yoktu ve böyle bir gelir olmadığı için bütün parayı başkanlar veriyordu. Başkanlar da topluyor, biriktiriyor ve öyle veriyordu, yani emek sarf ediyorlardı. O zaman bir başkan için her şey kulübün varlığı, devamlılığı ve onu yaşatma adınaydı.

» Peki bundan 10 yıl sonrasının Türk futbolunu nasıl görüyorsunuz?
Türk futbolu çok kötüye gidiyor. Eğitimli, başarılı insanları dışlıyorlar zaten. Mevcut insanların ülke futboluna katabileceği hiçbir şey yok. Türk futbolunun büyük bir devrime ihtiyacı var. Kulüplerin hem altyapı hem de üst yapılarına ahlaklı ve eğitimli insanlara acilen ihtiyaç var.

» Bugün Türkiye’de her alanda kilit kelime liyakat galiba?
Bir ülkenin rejimi değişirken şike yapanlar futbolda neler yapmaz? Şimdi böyle bir ortamda siz hangi spor dalında hakkaniyet bekleyebilirsiniz ki? Beklemek aptallık olur.

» Taraftarın takımıyla ilişkisi, aidiyeti bugün ne durumda?
2010- 2011 sezonunda 3 temmuz sürecinden sonra taraftar sayısı yüzde 60 azaldı. Çünkü artık taraftar, şampiyon olan takımın önceden belirlendiğini, maçların hakkaniyetle oynanmadığını biliyor. Normalde 33 bin ortalama taraftar sayısı ile oynayan Fenerbahçe bugün 7- 8 bin ile oynuyor. Galatasaray da öyle Trabzonspor da öyle. Bugün yalnızca Beşiktaş taraftarıyla, teknik direktörüyle ve yönetimiyle doğru bir kişilik ve duruş sergiliyor, böylece hedeflerine ulaşıyorlar.

***

Kulüpler 3 yıl boyunca eğitim vermeli 

» Genel eğitim sistemini kısa vadede kökten değişmesini beklemek hayalcilik. Bu durumda, çizdiğiniz tabloyu olumlu yönde değiştirebilmek için kulüplerin, bu gidişata dur demek isterlerse kendi içlerinde alabilecekleri önlemler yok mu?
Var tabii. Özellikle tesisleri olan kulüplerin hepsinin kendi altyapı tesislerinde, futbolcuyu küçük yaştan itibaren eğitecekleri bir eğitim departmanı açmalılar. Burada üç tane ders vermeliler. Birincisi spor eğitimi. Futbolcunun hayatı boyunca taşıyacağı, performansını yükseltecek ve hem kulübünü, hem de milli takımı yükseltecek bir spor etiğimi alması gerekiyor. İkincisi diksiyon ve yabancı dil eğitimi. Zira bir futbolcunun kendi dilinde kendisini iyi ifade etmeyi öğrenmesi lazım, yanında Avrupa’ya gittiğinde iletişim kurabilmesi için evrensel bir dil biliyor olmalı. Üçüncüsü de psikolog terapisi. Tercihen bir bayan psikolog, çocuğun ailesinde ve okuldaki sorunlarını dinlemeli ve onu doğru yöne yönlendirmeli. Bu eğitimler, kulüplerde 3 yıl verilmeli.



***

Rıdvan artık dostum olamaz

» Bir de geçen günlerde Rıdvan Dilmen’in başlattığı İzmir Marşı meselesi gündeme geldi. Tribünlere siyaset karışmaması ile İzmir Marşı’nı aynı kefeye koymak mümkün müdür sizce?
Herhalde Rıdvan İzmir Marşı’nı tam okumadı, oradaki öksüz yavruların nasıl sahiplenildiğini, yetim kalan çocukların feryadının nasıl anlatıldığını, Kurtuluş savaşının nasıl yokluklar, fedakârlıklar, özveriler ve mücadelelerle kazanıldığını bilmiyor herhalde. İzmir Marşı tüm bunların simgesidir. O marşa siyasi bir marş demek tüm bu değerleri yok saymak demektir. Eğer bir insan bu marşı reddediyorsa o zaman bu ülkeyi inkar ediyor demektir, Atatürk’ü ve öksüz, yetim kalan çocukları yok sayıyor demektir. Hem bu marşı yok sayacaksın hem de Atatürkçüyüm diyeceksin, ancak beyni sulanmış insanlar böyle konuşur. Rıdvan benim dostum da ama bu düşüncede olan bir insana artık dost demem çok zor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/06/lemi-basbakan-gibi-konustu-sike-her-yerde.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/06/lemi-basbakan-gibi-konustu-sike-her-yerde.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/06/lemi-basbakan-gibi-konustu-sike-her-yerde_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/06/lemi-basbakan-gibi-konustu-sike-her-yerde.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/lemi-basbakan-gibi-konustu-sike-her-yerde/35196/</link>
			<pubDate>Thu, 15 Jun 2017 13:09:45 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Her kitapta başkadır AŞK... ]]></title>
			<description><![CDATA[HABERCUK YAZARI Yasemin Baş'ın röportajı... ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/05/her-kitapta-baskadir-ask.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/05/her-kitapta-baskadir-ask.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/05/her-kitapta-baskadir-ask_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/05/her-kitapta-baskadir-ask.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/her-kitapta-baskadir-ask/34592/</link>
			<pubDate>Wed, 17 May 2017 13:50:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bir ülkenin tüm geleceği çocukların hayallerindedir]]></title>
			<description><![CDATA[Akın, çocukların önemine başlıktaki sözle vurgu yaptı ve 23 Nisan mesajı verdi: ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ sözünün teminatıdır 23 Nisan. Aydınlık gelecek için çocukları bilim ve sanatla eğitmeliyiz]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[23 Nisan 2005'te kapılarını açan Oyuncak Müzesi artık 12 yaşında… Yaklaşık beş bin tane oyuncağın sergilendiği müzenin yaratıcısı şair, yazar ve müzeci Sunay Akın'la bu yıldönümünde İstanbul Göztepe'deki Oyuncak Müzesi'nde buluştuk. 23 Nisan şerefine müzenin pek çok oyuncağını 22 Nisan – 1 Mayıs tarihleri arasında Tepe Nautilus'ta sergileyecek olan Akın'la öncelikle müze ve çocuklardan başladık sohbetimize…

‘BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN'

■ İçimizi neşeyle dolduran bir 23 Nisan daha geldi. Sizin 23 Nisan'daki coşkunuz bir kat fazla olmalı…

Bir ülkenin geleceği, o ülkedeki politikacıların, yöneticilerin vaatlerinde değil çocuklarının hayallerindedir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Bugün Meclis'in açıldığı gündür. Şuna dikkat edin lütfen, Türkiye Millet Meclisi diye bir kurum yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır.

■ ‘Büyük' tanımlaması, önemini vurguluyor…

Çok önemli. Çünkü, milletten daha büyük hiçbir güç yoktur, olamaz. ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' sözünün teminatıdır 23 Nisan. Bir ülkede çocukların geleceğine önem veriliyorsa, o ülkenin ulusal egemenliği hep elinde olur. Çocuğun geleceğine önem veren ülkeler, bilgi ve bilim yolunda yürürler. Bir ülkenin gelecekte aydınlık olabilmesi için çocuklarına iki kanat takması gerekir. Kanatlardan biri bilim, diğeri sanattır. Bu kanatları kullanan toplumlar uçar ve özgür olurlar.

‘UÇAMAYAN TAVUK GİBİ…'

■ Kanatsız olanlara ne olur?

Bilim ve sanat adlı bu kanatları olmayan toplumlar uçamazlar ve tavuğa dönüşürler. Tavuk toplumunun önüne birileri yem atar, tavuk toplum o yemleri gagalarken arkalarından yumurtaları alınır. Ne yazık ki Türkiye'nin de geldiği durum budur. Üç yanımız denizlerle çevrilidir ama limanlarımız arasında sefer yapan gemimiz yoktur, fabrikalarımız yoktur, üretim alanlarımız yoktur.

■ Peki bu tablo nasıl değişecek?

Bu ülkenin geleceğini ekonomistlerden, siyasetçilerden, sosyologlardan dinleyebilirsiniz. Oysa bir ülkenin geleceği gözünüzün önündedir ama çoğu kez görmezsiniz.

■ Nedir o göremediklerimiz?

Çocukların oyunları ve oyuncakları çok önemlidir. Çocuğun önüne oyuncak diye koyduğumuz ülkemizin geleceğidir. Mesela, Türkiye'de kadın cinayetleri en büyük sorundur. Herkes bu cinayetleri durdurmak için yollar arar. Biz bunları konuşurken de erkek çocuklar tabancayla, kız çocuklarımız bez bebekle oynamaya devam ederler. Büyüdüğünde biri ötekini vuracaktır zaten…

‘ÇOCUĞU SEVMEYEN TOPLUMUZ'

■ Atatürk'ün bayram hediye ettiği çocuklara sahip çıkamıyoruz…

Üzülerek söylüyorum, biz kendi çocuğunu seven ama çocuğu sevmeyen bir toplumuz. Bir ülkede çocuk ve kadın aşağılanıyorsa, hiç kimse bana o ülkede demokrasinin olduğundan söz edemez.

■ Örnek verebilir misiniz?

Elbette… Biz büyükler, birbirimizi rencide etmek için her zaman şu kelimeleri kullanıyoruz: ‘Çocukluk yapma', ‘Masal anlatma', ‘Senin o dediğin çocuk oyuncağı'… Kadının sözünü bile etmiyorum. Çünkü bir erkeğin ayağı taşa çarpsa ‘Hay ananın…' diye küfür etmeye başlıyor.

■ Oyuncağın önemi büyük…

Demokrasisi gelişmiş, ekonomisi güçlü ülkelerde oyuncak çocuklara hayal kursunlar diye alınıyor. Gelişmemiş ülkelerde ise oyuncak çocuklara oyalansın diye alınır. Dolayısıyla ilk şıktaki ülkeler dünyayı yönetirken, diğer ülkeler de onların kapılarında oyalanmış oluyorlar.

‘PARAYLA İLGİLİ HAYALİM YOK'

■ Sunay Bey, aileden kalan bu konağı ranta çevirmeyerek, çocuklara bir müze kurduğunuz için size çok teşekkür ederiz.

Benim parayla pulla ilgili hayallerim olmadı. Malıma mal katma gibi bir hedef belirlemedim. Ben şairim, yazarım. Fazıl Say, piyanoyu para kazanmayı düşünerek mi çalıyor.

■ Siz bir serveti elinizin tersiyle ittiniz ama müzeyle ilgili ilk günden itibaren sizden vergi talep edildi…

2013'ten beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi müzenin aylık cirosunun yüzde 5'ini vergilendirmeye başladı. Ancak buna karşılık, bugüne kadar kapımızı bir kez çalıp ‘Sunay Bey müzenin durumu nedir, bir ihtiyacınız var mı?' diye sormadılar.

02yukselabiyle20cm

OYUNCAK VERGİSİ VURGUSU

■ Her şeyden vergi alınıyor…

Hayır, vergi adaleti de yok. Size bir soru soracağım, ‘Bir çocuğun gelişiminde pırlanta mı daha önemli, gazoz mu, yoksa oyuncak mı?' Hemen cevap veriyorum: Devletin pırlantadan aldığı stopaj ‘sıfır', gazozdan aldığı yüzde 8, oyuncaktan aldığı stopaj yüzde 18… Dünyada hiçbir müze ve kütüphane para kazanılması için kurulmaz. Ne yazık ki müzelerin para kazanan ticarethaneler olmadığını bilmeyen birkaç ülke arasındayız.

■ Oysa müze çok önemlidir…

Müzeler, bir toplumun hafızasıdır. Bunu anlayamayan bir toplum Alzheimer olmuş demektir. Türkiye Alzheimer oldu. ABD'yi güçlü yapan doları değil, 17 bin 500 adet müzesidir. Daha iddialı konuşacağım, Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda ölmeseydi, biz orayı müze değil otel yapardık.

‘BENİ 50 YIL SONRA ANLARLAR'

■ Oyuncak Müzesi ülkemizin adını duyurdu…

Oyuncak Müzesi, 2011'de Avrupa Müzeler Forumu'nun ödül töreninde finale kaldı. 2012'de Avrupa Müzeler Akademisi tarafından En İyi Oyuncak Müzesi Ödülü'nü kazandı. Yine 2012'de Avrupa Birliği Kültür Komisyonu, Avrupa'daki çocuk, oyuncak müzelerinin birliğini kurmaya karar verince 4 kurucu ülke arasında Türkiye de yer aldı. Birliğin başkanlığını da bize verdiler.

■ Türkiye'yi tanıtan sporculara ödül veriliyor. Siz de ödüllendirilmelisiniz…

Ben devletimden destek istemiyorum, yeter ki köstek olmasınlar. Bu müzede 5 bin küsur oyuncak bulunuyor. Ben 20 yılımı verdim bu müze için. Türkiye beni en erken 50 yıl sonra anlayacak.

KARTAL MASAL MÜZESİ, 23 NİSAN'DA AÇILACAK…

Şair, yazar ve müzeci Sunay Akın, şimdilerde Kartal Belediyesi önderliğinde Kartal Masal Müzesi için çalışıyor. Akın, “Burada çocukların hayalleri ve masal kahramanları sergilenecek. Müze, 23 Nisan'da kapılarını açacak” dedi.

Röportaj: Yüksel Şengül/Sözcü

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/bir-ulkenin-tum-gelecegi-cocuklarin-hayallerindedir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/bir-ulkenin-tum-gelecegi-cocuklarin-hayallerindedir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/bir-ulkenin-tum-gelecegi-cocuklarin-hayallerindedir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/bir-ulkenin-tum-gelecegi-cocuklarin-hayallerindedir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/bir-ulkenin-tum-gelecegi-cocuklarin-hayallerindedir/34124/</link>
			<pubDate>Fri, 21 Apr 2017 11:14:49 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Partili olmak taraflı olmak anlamına gelmiyor]]></title>
			<description><![CDATA[AK Parti Trabzon Milletvekili Av. Salih Cora, referanduma kısa bir süre kala Kuzey Ekspres Gazetesi yazarı Elif Çavuş'un sorularını yanıtladı. Cora, “Cumhurbaşkanı artık sembolik makam olmaktan çıktı; halk tarafından doğrudan seçilen icracı bir makama dönüşmüştür” dedi. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[AK Parti Trabzon Milletvekili Av. Salih Cora, referanduma kısa bir süre kala Kuzey Ekspres Gazetesi yazarı Elif Çavuş'un sorularını yanıtladı. Cora, “Cumhurbaşkanı artık sembolik makam olmaktan çıktı; halk tarafından doğrudan seçilen icracı bir makama dönüşmüştür” dedi. 

Sayın Cora, 18 Maddelik anayasa değişikliğinde Türkiye aslında neye EVET ya da HAYIR diyecek?

Türkiye 60 yıldır mevcut hükümet sistemini tartışıyor. Geçmişte yönetim sisteminden kaynaklı birçok sorunlar yaşandı. Her on yılda bir kurulmuş saat gibi darbeler, muhtıralar yaşadık, siyasi partilerimiz kapatıldı, sağ-sol diye kardeşi kardeşe vurdurdular, faili meçhuller, Cumhurbaşkanı seçim krizleri, Cumhurbaşkanı -Başbakan kavgaları yaşandı, koalisyonlar nedeniyle oluşan istikrarsızlıklar, krizler, belirsizlikler, çözümsüzlükler, çatışmalar, milletvekili transferleri, bakan pazarlıkları yaşandı. Daha birçok olaylar yaşandı. Bunların temel sebebi zayıf yönetimler çift başlılık ve koalisyon Nedeniyle oluşan belirsizliklerdir. Bu sorunları torunlara bırakmayalım. Diyoruz ki bu miadını doldurmuş ve Türkiye’nin siyasi kültürü ile bir türlü barışık olmayan bu sistemi değiştirelim. Seçilmiş bir Cumhurbaşkanı ile seçilmiş bir Başbakan farklı siyasi kültürde olması ve benzer yetkilere sahip olması hali her zaman krize gebedir. Bunun yerine çift başlılığı ortadan kaldıran Başbakan'ın yetkileri ile cumhurbaşkanının yetkilerini birleştiren, cumhurbaşkanına sorumluluk getiren, koalisyonları ortadan kaldıran, istikrarı hakim kılan bir sistem olsun, etkili ve hızlı karar alan bir mekanizma olsun. Yargı ideolojik olmasın, tarafsız olsun, gençlerin önündeki yasakları kaldıralım, onları siyasete dahil edelim, askeri mahkemeleri kaldıralım yargıda birlik olsun. Yargının meşruiyeti millete dayansın. Yasama da yürütme de doğrudan millet tarafından seçilsin. Herkes gücünü milletten alsın. İşte Türkiye bunun oylamasını yapacak. Ya istikrarlı ve güçlü ülke Türkiye için yeni sistemi ya da sürekli geçmişte yaşananların bozuk plak gibi tekrar edeceği bir Türkiye’nin yönetim modelinin oylanması yapılacak.

 MECLİS DAHA GÜÇLÜ OLACAK

Başkanlık sisteminde parlamentonun yetkilerinin kısıtlanacağı ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanlığı hükümet modelinde Meclis daha da güçlü olacak. Hükümetin kanun teklif etme yetkisini yasaklıyoruz. Bu yetki sadece milletvekillerine ait olacak. Yine hükümetin olağanüstü hal dışında (ki o da Meclis denetimine tabidir) KHK çıkarma yetkisini kaldırıyoruz. Cumhurbaşkanı kararnamelerine denetim yetkisi veriyoruz. Hükümetin harcama yetkisi olan bütçe Meclis'in onayına tabidir. Meclisin yazılı soru, araştırma ve soruşturma önergeleri ile hükümeti denetleme yetkisi var. Kriz anında meclisinde Cumhurbaşkanı ile birlikte seçim yenileme yetkisi var. Savaş ilanı, para basmak, af gibi yetkiler ve birçok kuruma üst düzey bürokrat atama yetkisi Meclis'in uhdesindedir. Yasa yapan ve bütçe yapan meclis her zaman güçlüdür. Milletvekilleri ayrı sandıktan çıkacağı için daha etkili halka hesap veren milletvekili profili olacak.

BAĞIMSIZ CUMHURBAŞKANI DA ÇIKABİLİR

Partili bir cumhurbaşkanı nasıl tarafsız olabilir?

Partili Başbakan yürütmenin başı olarak tarafsız oluyorsa partili cumhurbaşkanı da tarafsız olacaktır. Cumhurbaşkanı artık sembolik makam olmaktan çıktı; halk tarafından doğrudan seçilen icracı bir makama dönüşmüştür. Halkın huzuruna çıkıp projelerini sunacak; halktan oy isteyecek. Kendisini o makama aday gösteren bir partinin desteğine ihtiyacı var. O desteği sağlayan partiyle ilişiğini kesmemesi en doğal hakkıdır. Önerilen sistemde cumhurbaşkanının ille de partili olması gerekmez, eğer aday çıkarsa ve halk isterse bağımsız, partisiz bir cumhurbaşkanı da seçebilir. Önemli olan bir kişinin bir makama geldiğinde dünya görüşünü bir kenara bırakması  değil onun yaptığı hizmetteki takındığı tutumudur. Biz Hakkari’den vekil çıkaramadık. Ama Hakkari'ye havalimanı yaptık. Demek ki partili olmak taraflı olmak anlamına gelmiyor. Bu örnekler çoğaltılabilir. Ahmet Necdet Sezer’in partisi yoktu ama en taraflı cumhurbaşkanı olarak tarihe geçti. Biz her zaman milletten yana tarafız.

BİZ BUNA MÜSAADE ETMEYİZ

Türkiye eyalet sistemine doğru mu gidiyor? Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Şükrü Karatepe'nin "başkanlık sistemiyle birlikte büyük kentlerin yeniden yapılanacak" diyerek Çin örneği vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Büyükşehir yasasını genişletip Trabzon gibi 20 ili daha Büyükşehir yapacağız. Bunlar kanunla yapılır. Cumhurbaşkanının böyle bir yetkisi yoktur. Şükrü Bey bunu kastetmiş olabilir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde eyalet getirilmesini öngören bir düzenleme yoktur. Kaldı ki eyalet kurmak için ille de hükümet modelini değiştirmeye gerek yoktur. Almanya’da parlamenter sistem var eyalet var. Amerika’da başkanlık var eyalet var. Fransa da yarı başkanlık var, Latin Amerika’da ve Türk Cumhuriyetleri’nde başkanlık var ancak üniter devlet yapısı vardır. Eyalet yoktur. Yani eyalet hükümet modelinin bir unsuru değildir. Biz her yerden tek devlet tek bayrak diyoruz. Buna aykırı bir tutum içerisinde olmadık ve buna da hiç kimse tevessül edemez. Biz buna müsaade etmeyiz. Türkiye'nin gerçeklerine aykırıdır.

 GENÇLERİN ÖNÜNDEKİ BİR YASAĞI KALDIRIYORUZ

18 yaşında milletvekilliği konusuna nasıl bakıyorsunuz? Özellikle erkeklerin askerlik konusu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Avrupa'da seçilme yaşı 18-21 arasıdır. Gençlerin önündeki bir yasağı ortadan kaldırıyoruz. Nasıl muhtar olabiliyorsa Meclis üyesi olabiliyor, belediye başkanı da olabiliyorsa pekâlâ milletvekili adayı da olabilir. Bunun önündeki engel kalksın. Yaş, siyaset için tek başına bir kriter değildir. 18-24 yaş arasında ki bir gencin evlenme, memur olma, askere gitme, seçilme hakkı var ancak 18 yaşına girer girmez hemen evlenmesi, memur olması mümkün olmayabiliyor. Vekillik içinde yaş, tek başına yeterli değildir. Şu anda Meclis'te 25 yaşında vekil maalesef yok. Seçilme yaşı 30’dan 25’e inmese idi ben 29 yaşında milletvekili adayı olamayacaktım. Bu düzenleme 18 yaşını ilgilendirdiği kadar 24 yaşındaki bir genci de ilgilendiriyor. Ona da imkan sunuyor. Askerlik hususuna gelince bu düzenleme sadece 18-25 yaş arasındaki erkekler için değil kadınlar içinde getirilmiş bir düzenlemedir.

 SAYININ ARTMASI GÜÇ ANLAMINA GELMEZ

Milletvekili sayısının 600'e çıkması parlamentonun güçleneceği anlamına geliyor mu? Geliyorsa o zaman bu sayı 1000'e çıkartılıp dünyanın en güçlü parlamentosu oluşturulamaz mı?

Milletvekili sayısının artırılmasının parlamentonun güçlenmesi anlamına gelmez. Bu temsilde adaletle ilgili bir durumdur. Nüfusumuz arttı. Nüfusumuz 57 milyon iken SHP-DYP döneminde Milletvekili sayısı 450’den 550’ye çıkarıldı. Nüfusumuz şimdi 83 milyon oldu. Ayrıca yurtdışındaki 3 milyon seçmene seçme hakkı verildi. Bu sayı bir Büyükşehir yapıyor. Onların da Meclis'te temsil hakkı vardır. Yurtdışındaki seçmen oy verecek ama temsilcisi olmayacak. Bu adalet mi? Oralarda da seçim bölgesi oluşacak. Dolayısı ile  şehirlerdeki vekil sayısı düşüyor, bu sayının düşmemesi için getirilen bir düzenlemedir. 

 LİYAKAT KONUSUNDA DOĞRU KARARLAR VEREMEYEBİLİRSİNİZ

Muhalefetin liyakat konusundaki eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bürokraside liyakat hususu her dönem için yapılan bir eleştiridir. Sonuçta bir makamı makineye değil bir insana teslim ediyorsunuz. Bu kişi çok zeki olabilir ama yetenekli olmayabilir. Çok yetenekli birisi çok iyi yönetici olmayabilir. Bilgili biri iletişimde sorun yaşayabilir. İletişimi iyi olan bilgide zayıf olabilir. Her ikisi de iyi olur ancak tecrübesiz olabilir. Bunlar mümkün. Her zaman doğru kararlar veremeyebilirsiniz. Burada kendilerini de öz eleştiriye davet ediyorum.

TÜRKİYE %58-63 , TRABZON İSE %75-80

16 Nisan'da Trabzon'dan ve Türkiye'den EVET beklentiniz yüzde kaç?

Milletimizin vereceği karara saygı duyuyoruz. Hayır oyu da evet oyu da değerlidir. Önemli olan sandığa gitmek ve tercihte bulunarak demokratik meşruiyete katkı sunmaktır. Bizim milletimizin terazisi hassastır. Seçim çalışmalarında yaptığım gözleme güveniyorum. Türkiye %58-63 , Trabzon ise %75-80 arasıdır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/partili-olmak-tarafli-olmak-anlamina-gelmiyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/partili-olmak-tarafli-olmak-anlamina-gelmiyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/partili-olmak-tarafli-olmak-anlamina-gelmiyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/partili-olmak-tarafli-olmak-anlamina-gelmiyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/partili-olmak-tarafli-olmak-anlamina-gelmiyor/33924/</link>
			<pubDate>Wed, 12 Apr 2017 12:37:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[ Bence Abdullah Gül gizli hayırcı]]></title>
			<description><![CDATA[Ali Bayramoğlu: Erdoğan'ın demokrat olmadığını ilk günden görüyorduk]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

Gazeteci yazar Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman'ın "Referandumda 'Hayır' cephesinde yer alan insanların büyük çoğunluğu yabancılaşmış parçamız" şeklindeki sözlerinin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın yaptıklarıyla örtüştüğünü savundu. Bayramoğlu, "Hayrettin Karaman’ın yazdıklarıya Erdoğan’ın yaptıkları çok örtüşüyor diye bütün muhafazakâr kesimi veya Ak Partili seçmeni bu zihniyet kalıbı içerisinde tanımlamanın doğru olmadığını düşünüyorum" diye ekledi. "Erdoğan ve çevresi açısından baktığımızda bu, narsistik bir otoriter popülizmin İslami ya da yerel-milli tarifi" şeklinde yorumlayan Bayramoğlu, "Ak Parti’ninki sadece bir siyasi parti öyküsü değil, aynı zamanda siyasi elitlerin, dindar-muhafazakâr elitlerin de öyküsüdür. Bu elit içinde bir ayrışma, toplumsal kesimlerde ise evrensel değerlerle tanışma yaşandı" yorumunda bulundu. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında "Bence gizli bir hayırcı" diyen Bayramoğlu, "Erdoğan demokrat değildi. İlk günden itibaren bunu görüyorduk. Ama demokrat olmayan bir adamın İslami kesimi sırtına alıp 'Ben Avrupa Birliği’ne gireceğim, Kopenhag Kriterlerini uygulayacağım' demesi herhalde hafife alınacak bir şey değildi" diye konuştu. 

Ali Bayramoğlu'nun Gazete Duvar'dan İrfan Aktan'a verdiği söyleşi şöyle:

- Sonu başa alalım: “Evet” mi “Hayır” mı?

Ben kesin olarak Hayır oyu vereceğim ve Hayır çıkmasını temenni ediyorum.

- Temenni bir yana, sizce ihtimal nedir?

Buna yanıt vermek çok zor. Çünkü özellikle muhafazakâr kesim içinde, kapalı ve nasıl davranacağı belli olmayan, araştırmacıların bile haklarında net bir fikir beyan edemedikleri bir grup var. Sonuç, bu grubun nasıl davranacağına bağlı olarak değişebilir.



"Ak Parti’ninki dindar-muhafazakâr elitlerin de öyküsüdür"

- Bu kesim kimlerden oluşuyor?

Muhafazakâr kesim içinde memnuniyetsiz bir grup olduğunu biliyoruz. 7 Haziran seçimlerinde yüzde 40’lara indi Ak Parti oyları. 1 Kasım’da bu oylar geri geldi ama Haziran’dan itibaren Ak Parti seçmeni içinde bir memnuniyetsiz kitle olduğu görülüyor. Bu memnuniyetsizlikle ilgili somut araştırmalar yapılmadı ama Ak Parti’liler bunu çözüm sürecindeki korkuya bağladılar. Ben, Ak Parti’nin yıpranma sürecinin bunda etkili olduğunu düşünüyorum. Yolsuzluk tartışmaları, iktidar içi kavgalar, Tayyip Erdoğan’ın dili, gerek Milli Görüş hareketinde gerekse Ak Parti’de beklentinin ötesine geçen bir iktidar kişiselleştirmesi bu memnuniyetsiz kitleyi yarattı. Ak Parti’ninki sadece bir siyasi parti öyküsü değil aynı zamanda siyasi elitlerin, dindar-muhafazakâr elitlerin de öyküsüdür. Bu elit içinde bir ayrışma, toplumsal kesimlerde ise evrensel değerlerle tanışma yaşandı.

- Peki bunların memnuniyetsizliklerini yüksek sesle dillendirmemelerini neye bağlıyorsunuz?

Muhafazakâr siyasi geleneğin özelliklerinden biri çok açık siyaset yapmamak, açık ifade etmemek, "bütünü parçalamamak" Bu bir gelenek ve bunu örneğin Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve başka pek çok siyasi aktör için söyleyebiliriz. Ama sokaktaki insanların otoriteyle temkinli ve endişeli ilişkisinin de bunda bir payı olduğunu eklemek lazım. Özellikle son dönemde Ak Parti’nin müdanasız her türlü muhalifi araçsal veya fikirsel bir şekilde tehdit olarak algılayıp paralamasını en iyi yine muhafazakâr kesimler görüyor.

"Karaman ve Erdoğan söylemi arasında fark yok"

- Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman, 26 Mart tarihli yazısında, 'Hayırcıları' 'yabancılaşmış parçalarımız' olarak tanımlayıp şöyle devam etti: "Müslümanlar Yahudilere, Hristiyanlara ve diğer din mensuplarına aralarında, kendi toplumlarında yaşama hakkı tanıdıklarına, onlarla ‘iyilik ve adalet çerçevesinde’ ilişkiler kurduklarına göre kendi insanlarından olup zaman içinde değerlerine, öz medeniyet ve kültürüne yabancılaşmış parçalarına bunu tanımayacaklar mı? Elbette tanıyacaklardır." Bu zihniyet İslâmcı cenahta ne kadar egemen?

Siyasi iktidarın merkezi açısından çok egemen. Tayyip Erdoğan ve çevresi açısından baktığımızda bu, narsistik bir otoriter popülizmin İslami ya da yerel-milli tarifi. Dolayısıyla Erdoğan’ın diliyle Hayrettin Hoca'nın dediği arasında bu açıdan çok da fark yok. Ama şunun altını hep çizmek lazım ki, buna itiraz eden Ak Parti’li seçmen ve Müslümanlar veya muhafazakârlar var. Elbette bunlar bir çoğunluk oluşturmuyorlar.

"Görünürlükleri de yok…"

Evet; sandıkta ortaya çıkabilir. Sandıktan Hayır çıkması onları belki daha sonra cesaretlendirebilir, bilmiyorum. Ama Hayrettin Karaman’ın yazdıklarıya Erdoğan’ın yaptıkları çok örtüşüyor diye bütün muhafazakâr kesimi veya Ak Parti’li seçmeni bu zihniyet kalıbı içerisinde tanımlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Baskın eğilim Karaman’ın veya Erdoğan’ın eğilimi olabilir ama bu siyasetin baskın eğilimidir, sosyolojinin baskın eğilimi olup olmadığı tartışılır.

- 2003’ten itibaren siz dahil pek çok liberal aydın, tam da bu gerekçelerle AKP’yi destekledi. Gelinen noktada, sizin tabirinizle narsistik otoriter popülist eğilimin İslâmcı - muhafazakâr cenahta bir karşılık bulduğu görülüyor. O halde neden Karaman’ın veya Erdoğan’ın eğilimini bu kesime genellemekten imtina ediyorsunuz?

Ben İslami kesim diye bir kategori oluştururken dikkat etmemiz gerektiğini söylüyorum.

- Niye bu dikkate ihtiyaç duyuyorsunuz?

Çünkü bizim geleneksel anlayışımız, ideolojik, İslâmcı bakışla, dindar kitleler arasında bir özdeşlik kurar ve ben bir sosyolog olarak yıllardır bunun karşısında dururum, bununla da mücadele ederim. Bir sosyal kesimin öyküsü bir ideolojiye indirgenemez. Bir sosyal kesimin içinde ana zihniyet, siyaset eğilimleri var. Bunlar, senin söylediğin unsurları besliyor olabilir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, muhafazakâr kesimdeki hakim eğilim ataerkil ve otoriter bir eğilimdir. Ama bu kesimde yaşanan pek çok kırılma ve değişimin olduğunu, değişim şansının da hâlâ olduğunu unutmamalıyız.

- Bu değişim ihtimalini atfetmek, bu kesime olan desteği sürdürmenin ifadesi mi?

Hayır, nerden baktığına bağlı. 2003’te Ak Parti’nin iktidara gelişi benim gibi düşünen insanlar için iki şey ifade ediyordu: Birincisi reformist politikalar. Benim desteğim 2003’te başladı, 2011-12’ye kadar sürdü. Düşmeler oldu, keyfimin kaçtığı noktalar oldu. Ama belli bir tarihe kadar bu desteğimi sürdürdüm. Benim gibi insanların desteğinin ikinci bir nedeni de Ak Parti’nin ortaya koyduğu liberal politikalardı. Ben Ak Parti’nin aynı zamanda İslami kesim içinde bir değişim ve dönüşüm imkânı olarak karşımıza çıktığı kanaatini taşıdım. Yaptığım bütün gözlemler bana bununla ilgili ipuçları veriyordu. İktidar deneyimi ve bu tür bir reformizm kaçınılmaz olarak muhafazakâr dünyaya evrensel değerleri sokan, evrensel değerlerle muhafazakâr değerler arasında bir evlilik olmasa bile en azından temasın olduğu bir hususa işaret ediyordu.

"Ben değişmedim Ak Parti değişti"

- Ama gelinen nokta bunun tam tersi istikamete işaret ediyor…

Sosyolojik dönüşüm açısından ben bugün Türk toplumunun çok önemli girdiler elde ettiği kanaatindeyim. Her yerde mi, bütün İslami kesimlerde mi? Elbette değil. Ama gençlerde, üniversitelerde, yetişmekte olan yeni siyasi elitlerde, bir kısım yeni medyatik elitlerde bu tür bir branşlaşmanın olduğunu, bunun da İslami kesimdeki toleransı artırdığını düşünüyorum. Ama politik olarak baktığımızda, maalesef politik reform projeleri tam bir iflasla sonuçlandı. Dolayısıyla bizim desteğimiz bu açıdan geçerliyken, bugünkü iflas ve tersine otoriterleşme de benim açımdan son derece açık ve net bir eleştiri hedefidir.

- Bu aynı zamanda geçmişinize dair bir pişmanlığı da içeriyor mu?

Hayır, bir pişmanlık içermiyor. Hata yapmış olabilirim, yanlış yapmış olabilirim. Gündelik yazı yazan, gündelik tavır alan bir insanım. Siyasi olaylarla atbaşı gidiyorum. Büyük resmi görememiş olabilirim. Ya da atladıklarım olabilir. Ama şunu açık söylüyorum ki, ben değişmedim, Ak Parti değişti.

- Fakat sizin desteklediğiniz dönemde AKP’yi eleştirenler haklı çıktı.

Ak Parti’ye yönelik daha önce yapılmış eleştirilerin bugün Ak Parti’nin konumuyla doğrulanıyor olması benim için çok anlam ifade etmiyor. Ama şunu söyleyebilirim ki, 2003’ten başlayıp 2009’a kadar giden döneme dönüp baktığım zaman, kendime soru soracağım, pişmanlık duyacağım veya yanlış yaptığımı söyleyebileceğim bir şey göremiyorum. Yapmış olabilirim. Karşıma bir yazımı çıkarırsın, “doğru, yanlış yazmışım” diyebilirim. Ama 2009’dan başlayıp 2011’e kadar giden dönem kirli bir dönem. Doğrularla yanlışların çok iç içe girdiği bir dönem. Ergenekon süreci başladığında bunu çok önemsedim ama bir süre sonra Ergenekon sürecinin nasıl kullanıldığını gördüm ve bundan çok endişe duydum.

- İsterseniz 21 Nisan 2010 tarihli bir yazınızı karşınıza çıkaralım. 2010’daki anayasa referandumundan hemen önceye denk gelen yazınızda şöyle demişsiniz: “Dindar-laik karşılaşması farklı değer sistemlerinin bir bünyede yaşamaya başlamasının en önemli üreticisi olmuştur. Seküler, dinî, geleneksel ve modern değer sistemlerinin aynı kişi tarafından tüketildiği bir yapı yeni ve önemlidir. Bu noktalarda derinleşen, engelleri ortada kaldıran Türkiye kaçınılmaz olarak daha özgür olana koşmak zorundadır… 2011 sonrası bunu vaad ediyor…” Son cümle, yanılgınızı gösteriyor.

Tabii ki, 2011 sonrası benim gözümde öyleydi ama maalesef öyle olmadı. O arada benim göremediğim şeyler vardı. Kendimi eleştirmemi ve sorgulamamı istediğini anlıyorum ama müsaade et ki, son cümleden önceki kısmı önemsiyorum. Siyasi kutuplaşma araya girmediği zaman üniversite okuyan Müslüman bir kızın -laik değer sistemle dindar değer sistemini birer çiçek olarak görürsek- bunlar arasında arı gibi nasıl nasıl dolaştığını görebiliyorum.

"Sandık homojenasyondur"

- Bunu tüm İslâmcı kesimlere genellemek mümkün mü?

Elbette bunun sosyolojik bir gerçeklik olduğunu düşünmüyorum. Toplumun tümü değil, öncü grupların mücadelesi ve taşıyıcılığı toplumsal dalgaları belirler. Kürt hareketindeki PKK’nın varlığı gibi veya İslami hareketteki Milli Görüş’ün varlığı gibi. Bunları hafife alamazsanız. Bunlar sadece siyasi-ideolojik dalgalar değil, aynı zamanda kendi içlerinde siyasi-ideolojik dönüşümü barındırırlar. Elbette taşraya gittiğinde, Batman’da örneğin Hizbullahilerle karşılaşırsın veya Konya’ya gittiğinde başka eğilimleri görürsün. Keza Türkiye’de IŞİD tarzı bir radikalleşmenin olmadığını da söyleyemeyiz. Ama ana dalgaları itibariyle baktığımızda ben Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül, Ömer Dinçer tarzı, özgürlük fikriyle, evrensel değerlerle temas etmiş, pasif pozisyonda olsa da, kendisini yeniden üretme imkânına sahip bir dokunun oluştuğunu görüyorum. 28 Şubat öncesinde demokrasi kelimesine, bu saydığım isimler bile mesafeli yaklaşırlardı. Ama toplumun tümü açısından böyle bir değişim oldu mu, hayır. Benim o dönemdeki bakışım ve arayışım buydu. Biraz hayal etmiş olabilirim, biraz yanılmış olabilirim.

- Az önce saydığınız isimler, örneğin Ahmet Davutoğlu gibi, sizin tabirinizle “evrensel değerlerle tanışmış” görünen muhafazakâr aktörlerin, Kürt meselesi başta olmak üzere son derece yıkıcı politikalara imza attıkları da bir gerçek.

Politika başka bir şey, değerler başka…

- Fakat o değerler politik alanda karşılık bulmadı…

Abdullah Gül mükemmel ve doğru politikaların peşindedir demiyorum. Dediğim, Tayyip Erdoğan’dan farklı olarak Batı değerleriyle buraya ait değerler arasında köprü kurmaya çalışmış olmaları.

- Peki İslâmcı-muhafazakâr kesimin Gül gibi aktörler yerine Tayyip Erdoğan gibi bir ismi lider olarak yüceltmesi size ne anlatıyor?

Erdoğan’ın kişisel meziyetleriyle birlikte nerede ne yapacağını bilen bir siyasetçi olduğu açık. Ayrıca iş oya, sandığa geldiğinde, az önce söylediğim heterojen toplum bitiyor. Sandık tam homojenizasyondur ve sandıkta çoğunluğun değerleri ortaya çıkar.

- 12 Eylül 2010’daki referandumda “Evetçi”ydiniz. O zaman “Hayır” diyen solcularla boykot diyen Kürtleri eleştiriyordunuz. O kesim ise bugün olduğu gibi o zaman da AKP’nin referandumu gücüne güç katmak için yaptığını söylüyordu. Siz neden o zaman “Evetçi”ydiniz ve şimdi neden “”Hayır”cısınız?

Bugün neden “Hayır”dayım; çünkü mevcut anayasa paketinin antidemokratik olduğunu, bir kişinin iktidarını, keyfiliği kurumsallaştıracağını düşünüyorum. Türkiye’nin önümüzdeki on yıllarda başına bela olacak bir paket olduğu kanaatindeyim. İkincisi de, yüzde 51 “Evet”in 15 Temmuz sonrası oluşan siyasi ortamın meşrulaşması ve doğrulanması olarak Erdoğan ve arkadaşları tarafından kullanılacağını düşünüyorum. Dolayısıyla Hayır’a meyletmemin nedeni Ak Parti’yi destekleyip desteklememekle ilgili bir mesele değil, belli bir dönemde, belli bir politikayı destekleyip desteklememektir. Şu anda ortada desteklenecek değil, eleştirilecek bir şey var.

"2010'daki hayırcılar niyet okuyordu"

Gelelim 2010’daki desteğinize…

2010’da “Hayırcılar” niye hayır dedi?

En azından HSYK üzerinden yargının ele geçirilmesi hedefine karşı duruyordu…

Yargının ele geçirilebileceğini nasıl görüyorlardı? Niyet okuyorlardı.

Ama yanılmadılar…

Paket bir tek HSYK’dan oluşmuyordu. Elbette yargı önemli bir ayaktı. Ak Parti yargı dokusunu değiştirmek istiyordu, kaldı ki o yargı da değiştirilesi bir dokuydu. Orada da başka bir vesayet söz konusuydu. Bunun dışında temel hak ve özgürlüklerin genişlediği bir paket vardı. Dolayısıyla ben orada, ilkesel olarak o paketin geçmesi gerektiğini düşündüm. Bugün olsa yine aynı şeyi yaparım. Fethullahçıların yargıyı ele geçireceği bilgisine sahip değildik. İçerideki savaşın ya da denetimin bu kadar ahlaksızca yapılacağını kimse düşünemezdi. Kaldı ki, yanlış uygulamayı varsayarak doğru bir değişim ilkesine karşı çıkmanın tutarlı olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla 2010 ile şimdiki tavrım arasında hiçbir fark yok. Ama bakıp da kızdığım bir sürü yazım var, o başka.

Erdoğan da 16 Nisan’da oylanacak pakete “Hayır” diyenleri niyet okumakla suçluyor.

Benim için önemli olan paketin kendisi. 2010’da da paketin içeriğine bakıyordum, bugün de. Bugünkü paket açık olarak üç büyük problem içeriyor. Bir tanesi, partili cumhurbaşkanı modeli. Yasama ve yürütmeyi kontrol edecek bir parti devletinin yeni formatına kapı açıyor bu. Ve bu, demokrasi için en tehlikeli işlerden biridir. 12 Eylül anayasası bile bundan iyidir. 12 Eylül anayasası dünyanın gördüğü en otoriter ve milli güvenlik anayasalarından biridir. Bu milli güvenlik anayasasının kuvvetler ayrılığını felsefi olarak korumuş olması ya da kuvvetler birliğinin cuntacıların işine gelmemiş olması o anayasayı temizlemez. İkincisi, yeni paket fiili kuvvetler birliği sistemini kuruyor. Üçüncüsü, başkan olacak kişiyle kamuoyu arasındaki bütün ara kurumların minimize edildiği bir plesibiliter, otoriter, keyfi bir popülist sistemin inşası var. Bunlara karşı çıkmamak mümkün değildir.

"Bence Abdullah Gül gizli hayırcı"

- Bir yazınızda “Referandum, muhalifi ve muhafazakârıyla Türkiye toplumunun otoriter gidişe dur deyip demeyeceğinin tarihi sınavı olacak” diyorsunuz. Türkiye toplumunun “Evetçi” kanadı yeni otoriter yönetim inşası girişimini neden destekliyor?

Bir kere paketin içeriğini ne kadar biliyorlar? Popülist-milliyetçi politikaların bunda etkisi ne kadardır? Bütün bunların tespiti çok zor. 15 Temmuz sonrası uygulamalar kadar 15 Temmuz’un kendisinin de travmatik bir etkisi var. Kürt meselesine endeksli bir milliyetçiliğin tekrar gelişmesi… Ama tüm bunların yanında, Türkiye toplumunun çoğunluğunun demokrasiyle, özgürlüklerle ilişkisi çok iyidir de diyemiyoruz. Tayyip Erdoğan bize demokrasi olarak tüp geçidi söyleyebiliyorsa, demek ki bunun ifade edilebileceği bir zihin dünyası var. Şu ana kadar Erdoğan’ın kişisel olarak angaje olduğu, kendisini, gücünü masaya koyduğu seçimleri hep kazandığını gördük. Bu sefer ise soru işaretleri var. Yine kazanabilir ama bu sefer görüyorum ki muhafazakârlar içinde çok ciddi bir Hayırcı kitle var.

Yakından tanıdığınızı bildiğimiz Abdullah Gül, sizce de gizli Hayırcı mı?

Bence gizli Hayırcı.

Neden gizli?

Bir; kazanamayacağı için. Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kabineye “benden sonra kim başbakan olsun” diye sorduğunda yüzde 80 Gül’ün adı çıktı ama Erdoğan o yönde hareket etmediği gibi Gül’ü tabiri caizse emekliye sevk etti. Gül orada da, kazanamayacağı için hareket etmedi. İkinci faktör, alışkanlıkları ve gelenekleri olan bir kurum yok ortada. Fazilet Partisi belki bir hareketti ama onun arkasında çok ciddi bir sınıfsal çıkış vardı. Şimdi bir sınıfsal çıkıştan çok bir siyasi itiraz söz konusu. Bu siyasi itiraz da organize olmuş değil. Fazilet Partisi, genç bir neslin, ticaret burjuvazisinin, Anadolu’dan gelen adamların Soğuk Savaş politikacılarına “dur artık”, “iktidar kapılarını biz açalım” diyenlerin hareketiydi. Bir diğer faktör ise, Tayyip Erdoğan Türkiye’deki ataerkil ve karizmatik lider geleneği içerisinde çok kuvvetli bir yer tutuyor. Erdoğan sadece kişisel olarak güçlü değil. Muhafazakârlar için çok önemli bir şey yaptı: Onları laik-seküler kesimlerle en azından hak ve özgürlükler açısından eşitledi.

- Eşitlemenin ötesinde, baskın hale getirmedi mi?

Söylem olarak elbette ama bunun ötesine geçildiğini yasal düzenlemelerde henüz görmedik. Eşitleme şudur: Modernist tonda dikilmiş bir ceketi sökmek, aynı ceketi muhafazakâr tonda yeniden dikmek. Muhafazakârların cumhuriyetinin mimarlarından biridir Erdoğan. Dolayısıyla onlar açısından kazanımı ifade eder. Onun gitmesi kaybediş fikrini yeniden ortaya koyar. Erdoğan’dan umut edilen ise eşitlediği gruplar arasında bir köprü kurmasıydı.

"Erdoğan'ın demokrat olmadığını biliyorduk"

Kendi beklentilerinizden söz ediyorsunuz…

Tabii. Muhafazakârların bir kısmının da beklentisi buydu. Ama Erdoğan kimlikçi politikayı tercih etti.

Erdoğan bu tercihi niye yaptı?

Arap Baharı birinci faktördür. Arap Baharı, İslâmcı hassasiyetin Türk siyasetine yeniden dönüşünün bir aracı olmuştur. Çünkü Arap Baharı, diktatörlüklerin yıkılmasıyla ortaya çıkan İslami enerjinin yeni siyasi formatları oluşturabileceği ihtimalini doğurdu. Davutoğlu ve Erdoğan’ın Batıya alternatif medeniyet kurma hedefi, bir İslâmcı için reddedilemeyecek kadar lezzetli bir pastaydı ve oraya doğru ilerlediler. Ama Batıyla Arap dünyası arasında kopma başlayınca Türkiye İslam dünyasının taşıyıcısı konumunda kaldı. Özellikle Erdoğan, Batıyla evrensel değerler konusunda ayrışmakla kalmadı, evrensel değerler karşıtı bir dil benimsedi. O dönem aynı zamanda Gezi olayları patladı. Oradaki ataerkil, talepleri ve değişimi anlamayan pozisyon ve bunu Arap Baharı’yla paralel okuması, güvensizlik paranoyası geliştirmesi… Bunun da Erdoğan’ın kimlikçi politikaya yönelmesinde önemli etkisi olduğunu düşünüyorum. Bir diğeri de Erdoğan’ın iktidar mücadelesini kazanmış olmasıdır. Bir başka faktör de iktidar içi kavgalardır. Özellikle Fethullahçılarla kurulan ilişkiler ve daha sonra yaşanan dağılma süreci kimsenin hafife almaması gereken bir tarumar sürecidir. Gezi olayları da başka bir ittifakın bitişidir. Ak Partili olmayıp ona tolerans gösteren kesimin vazgeçmesi, herkesin kendi evine döndüğü bir süreç. Suriye’de patlayan iç savaş, Rojava’daki gelişmeler, Türkiye’de yeni bir iktidar odağının ortaya çıkması, AKP, MHP ve CHP’nin dokunulmazlıklar konusunda ortak tavır alması… Bütün bunları bir araya getirdiğimiz zaman, sahiciliği tartışmalı reformcu dilden kopulmaya başlandığı söylenebilir. Uzun lafın kısası, geldiğimiz nokta kötü. Sınıfta kaldık. Bunun telafi edilecek, bertaraf edilecek bir tarafı yok. Sonuç itibariyle bir siyasi idareyle gelinebilecek en kötü noktaya gelindi. Ama süreç itibariyle baktığımız zaman, ben 10 yıl sonra bunun farklı okunacağını düşünüyorum.

10 yıl önceki öngörünüz gibi 10 yıl sonraya dair öngörünüz de yanlış çıkmasın?

10 yıl önceki öngörüm yanlış çıkmadı, yanılıyorsun. Ben Ak Parti demokrattır ve Ak Parti Türkiye’yi demokrasiye çıkaracaktır demedim. Bir öngörüm değil bir mücadelem vardı.

Nitekim Ruşen Çakır’a verdiğiniz bir mülakatta “Erdoğan’ın demokrat olmadığını başından beri biliyordum” diyorsunuz…

De Klark da demokrat değildi ama Mandela’yla oturup Apartheid rejimini bitirdi. İnsanların demokrat, liberal, solcu olup olmamalarıyla çözmeye mecbur oldukları sorunlara el atmaları arasında birebir bağlantı kuramayız. O zaman dünyayı sadece solcular kurtarır mı diyeceğiz? Erdoğan demokrat değildi. İlk günden itibaren bunu görüyorduk. Ama demokrat olmayan bir adamın İslami kesimi sırtına alıp “Ben Avrupa Birliği’ne gireceğim, Kopenhag Kriterlerini uygulayacağım” demesi herhalde hafife alınacak bir şey değildi. Bu sadece bizim için değil Batı için de böyleydi: İslamın ve laikliğin birlikte yaşadığı tek ülke, tek model, üstelik AB’ye aday bir ülke. Hem de bunu İslâmcı bagajı olan bir siyasi partiyle yapıyor. Tabii ki bu diskur bizim için olduğu kadar Batı için değerliydi. Ne zaman sarsılmaya başladı? Suriye iç savaşıyla, Arap Baharı’yla… Hem Erdoğan’ın dil değiştirmesi hem de dünyadaki özgürlükçü ve liberal dalgalanmanın daha içe kapanmacı ve otoriter rüzgarlara yerini bırakmasıyla tablo değişti.

"İslam ve demokrasi birlikteliği sağlanamadı"

İslam ile demokrasinin bir arada olamayacağını savunanlar var. Gelinen nokta bu savunuyu haklı çıkarıyor mu?

Bunun olmadığını söyleyebilir miyiz? Bütün iddialarımız, bu birlikteliğin sağlanması üstüne gidiyorsa demek ki bu birliktelik sağlanamamış. Bu birlikteliğin sağlanmasında fundamental sorunlar var. İslam’ın önerileri, siyasete ve hukuka bakışı, hakim İslam yorumunun Batının ürünü olan demokrasi öyküsüyle yaşadığı sorunlar belli. Bu sadece İslam’dan da kaynaklanmıyor. Farklı grupların birleşerek ortak bir alan oluşturması, ortak değerler geliştirmesi bu toprakların tarihinde yok. İslam da artı bir faktör olarak buna etkide bulunuyor. Bizden sonraki kuşaklar da buna karşı mücadele edecek.

Bu konuda mutlak umutsuzluk içinde olanlar var. Siz nasıl bir pozisyondasınız?

Ben de depresifim, mutsuzum, siyasetten kaçıyorum. Ahlaken pek çok saldıran oluyor; pozisyon saldırıları, doğaldır. Ama eğer bu gidişi durduramazsak, örneğin bu referandumda “Hayır” diyemezsek, bu gidiş iyi bir gidiş değil. Bölge koşulları itibariyle, Kürt meselesi itibariyle, dünyadaki içe kapanmacı rüzgarların ve her ulusun tekrar ana karasının ana çıkar noktası olmaya başlaması itibariyle iyi değil. Pozitivist yanım ise toplumun ilerlediğini söylüyor. Ben topluma her zaman inanmışımdır. Türk toplumu değişiyor. Ama şu anki gidişata toplumun kendisi karar veremiyor. Kimi egemen gruplar büyük yönlendirmeler yapabiliyorlar. Yine de geleceğe dair umudum elbette var. Yoksa giderdim bu ülkeden.

"Parçalı siyaset TSK'ya geri döndü"

15 Temmuz sonrası TSK’nın yeni yapısı derinlemesine tartışılmadı. Sizce 15 Temmuz’dan sonra TSK nasıl bir yapıya dönüştü?

Şu açık ki, bu darbenin kumandasında Fethullahçılar vardı. Bu, TSK’da 1960’lardan bu yana yaşanmayan bir şeyin yaşandığını gösterdi: Ordu içi grupsal-siyasi dokunun, parçaların oluşması. Parçalı siyaset TSK’ya geri dönmüş görünüyor. Toplumların bir sirkülasyon sistemi var, kan damarı gibi. Kan damarı tıkanırsa ya kalp krizi geçiriyorsun ya da birileri gelip orayı açıyor. Birçok toplumun tıkanıklıkları açma yöntemi daha demokratikken bizde cebri. Bu cebrin içinde devlet, devletin içinde asker, askerin içinde de hakim grup kimse o çok önemli bir rol oynayabiliyor. Türkiye bu otoriterleşme istikametinde gider ve şu an söylem düzeyinde olan kimlikçilik uygulama safhasına girerse, ordunun siyasallaşması çok şaşırtıcı olmaz.

Ordunun mevcut kimliğinden uzaklaşıp İslâmcı kimliğe yaklaşması ihtimali var mı?

Bu Ak Parti’nin ne kadar duracağıyla, şimdi kurduğu asker-sivil ilişkilerinin ne kadar işleyeceğiyle, kimlerin okullara alınıp mezun edileceğiyle çok ilgili. Bu risk var ama şu anki dengeler itibariyle ben hâlâ legalist subay geleneğinin orduda hakim olduğunu düşünüyorum.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/bence-abdullah-gul-gizli-hayirci.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/bence-abdullah-gul-gizli-hayirci.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/bence-abdullah-gul-gizli-hayirci_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/04/bence-abdullah-gul-gizli-hayirci.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/bence-abdullah-gul-gizli-hayirci/33847/</link>
			<pubDate>Fri, 07 Apr 2017 12:17:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[YENİ DİN: SOSYAL MEDYA!]]></title>
			<description><![CDATA[Trabzon’un sevilen simalarından Göksel Aksel konuğumuz oldu. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Röportaj: Elif ÇAVUŞ

Trabzon’un sevilen simalarından Göksel Aksel konuğumuz oldu. Tanıyanlar bilir öyle bir enerjisi var ki,etkilenmemek mümkün değil… Keyfiniz bozuksa Göksel’i arayın ikna edin ve bir çay için… İlaç gibi enerjisi var. Zaten röportajın bir çeyrek kısmını yazamadım. O bölümler ful kahkaha… Aslında iki genç yan yana gelip ne konuşursa biz de onları konuştuk, bence hepimizin işine yaracak bilgiler çıktı ortaya… "Şu lanet sosyal medya tutkunluğumuzdan gerçek hayatı nasılda kaçırıyoruz" dedik… Göksel bize hayatı olumlamayı da öğretiyor… 

Okuyun seveceksiniz…  

Göksel Aksel kimdir? 

Trabzon’da doğdum, büyüdüm. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’ni bitirdim. Yüksek Lisansımı NLP (Nöro Linguistik Programlama, Sinir dili Programlanması) üzerine Trabzon’da yaptım. Uzun süre sivil toplum kuruluşları ile çalıştım. İki tane aktif derneğin yönetim kurulu üyesiyim. Aynı zamanda İngilizce öğretmenliği yapıyorum. Asıl alanım işletme olmasına rağmen psikoloji üzerinde duruyorum ve NLP koçluğu üzerine çalışıyorum.

NLP NEDİR?

Neuro: Beynimizi ve duyularımızı ifade etmektedir. Yaşadığımız tecrübeleri 5 duyumuzla algılayıp proses eder ve filtrelerden geçirip beynimize yerleştirirken yeniden anlamlandırırız.

Linguistic: Kullandığımız dil ve davranışlar, beynimizde yeniden anlamlandırdığımız tecrübelere ait bilgilerdir. Bu ifadelerin gerçekle bağlantısının azaldığı noktalarda, yaşadığımız dünyamızda sorunlarımızda artmaya başlar.Dil ve sözsüz iletişimimiz, beynimizde kodlanarak anlam verilen derin yapımızdaki programların ifadelendirilmesidir.

Programming: Algı ve ifadelerimiz arasındaki bağlantıların neler olduğu bulunabilir. Bu programı ne olduğunu farkedip, istediğimiz şekilde değiştirdiğimizde, istediklerimize düşündüğümüden daha kısa zamanda ulaşabiliriz. Bu değişimin algılarda, kullandığımız dil ve davranışlarda bütünlük içinde değiştirilmesi gerekmektedir.

 

Hani terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya… Seni psikolojiye yönlendiren kendi dünyan mı oldu? Sen kendine iyi misin? 

Anneme, ablama, yakınımdaki arkadaşlarıma bazı püf noktaları söylüyorum. “Bakın bana şu durumlarda şu telkinleri verin” diyorum. Odamın duvarında kendime yazılı telkinlerim vardır. Çok faydasını görüyorum. Son 5-6 yıldır, kötü diyebileceğim, beni aşağıya çekecek insanlar yok. Bunu enerji alanıma yerleştirdim.



İNSANOĞLU BİR KAPTAN BAŞKA BİR KABA DÖKÜLÜYOR

Yani, bulunduğu şartlar ne olursa olsun, insan kendisini iyi hissedebilecek birçok sebebi bulabilir mi? Yaratabilir mi?

Tabi… Bu ruhla-beden arasındaki ilişki bilimsel olarak ortaya koyuldu. Bunların arasındaki ilişkiyi bilirsek eğer her şeyin üstesinden gelebiliriz. Rahmetli babam kanser oldu. Doktor bize direk olarak yaşamayacağını söyledi. En fazla 2 ay ömür verdi. Annemle ikimiz mücadele ettik. Telkinler yazdık birbirimize. Çok güzel bir senaryo ile biz bu acı durumun üstesinden geldik. Babam da huzur içinde vefat etti. Şükürler olsun ki hiç acı çekmedi. Zaten hayatın en büyük gerçeği, hareketin imkansızlığı teorisi. Zaman, mekan yok… İnsanoğlu bir kaptan başka bir kaba dökülüyoruz. Şuan var sadece… Ve bu an o kadar çabuk geçiyor ki…

 

HERKESE ÖZEL TELKİN YAZILMASI GEREKİR

İnsan hayatı bir kalp grafiği gibi… İnişleri var, çıkışları var. Zaten dümdüz bir çizgi olsa hayatını kaybetmiş sayılırsın. Önemli olan bu iniş çıkışları kabul etmesi… Grafik aşağıya doğru seyrederken ne yapmak lazım? Ona karşı ruh halini nasıl dirençli haline getirebiliriz?

Telkin gerçekten çok önemli. Sinir Dili Programlamasında telkin yani olumlamalar kullanılır. Herkese özel telkin yazılması gerekir. Benim bir soruna bakış açımla, senin bir soruna bakış açın aynı değildir. Senin yaşanmışlıkların, ailen, arkadaşların o soruna bakış açını belirleyen faktörler. Ona uygun şekilde telkin yazılması gerekir. Bu telkinleri yazıyoruz. Nefes egzersizleri ile birleştirip uygulamaya döküyoruz. Geri dönüşlerini almaya başlıyoruz. Sesli ve görsel telkinle üzerinde çalıştığımız firmanın performansı yüzde 7 oranında arttı. Her türlü sorunun üstesinden gelebiliriz.

 

BUGÜNKÜ BİR GENCİ 40 YIL ÖNCE DOKTORA GÖTÜRSEK ŞİZOFREN TEŞHİSİ KOYAR

Yaşadığımız süreç takdir edersin ki büyük bir buhranın içinde… Hemen her gün çok vahşi olayları duyuyoruz, okuyoruz, yaşıyoruz… Çoğu zaman bu olaylar karşısında “İnsanlar çıldırmış olmalı” diyoruz… Bu toplum psikolojisi hepimizi etkiliyor. Bunu nasıl geri paslayacağız? 

Önce kendimizi iyileştireceğiz tabi ki… Ayrıca biz birbirimize sarılmayı unuttuk. Birbirimize güvenimizi kaybettik. Son yıllarda bunu bizden kopardılar. Kimse kimseye sarılmasın, tokalaşmasın istiyorlar… Anadolu kültüründe sarılmak vardır. Bundan 30 yıl önce bir lise öğrencisinin yaşadığı kaygılarla, bugünkü lise öğrencisinin yaşadığı kaygılar arasında şizofren derecesinde farklılık var. Yani bugünkü lise öğrencisini 40 yıl önce doktora götürsek şizofren teşhisiyle hastaneye yatırırlar. Şu bir gerçek stres, toplum şartları, dünyevi şartlar psikolojimizi bozuyor. Bazı beyin kimyasallarımızın dengesi bozuluyor. Bu dengeyi ilaçlarla düzenleyebiliyoruz. Eskiden insanlar konuşabiliyordu. Her şeyini anlatırdı. Belirli tv programları var, bunların başındaki kişiler toplum mühendisleri. Bu toplum mühendisleri kitle iletişim araçları ile insanları nasıl ayrıştıracaklarını planlıyorlar, güven duygusunu ortadan kaldırıyorlar, toplumun ritmini bozuyorlar.



“KOCAM BENİ ALDATTI, AĞLAMAK İSTEMİYORUM”

Hakikaten şu doğaya enerji yollama olayı var mı? 

Var var… Brezilya’da bir keşiş var, bedava enerji ameliyatı yapıyor. O seviyeye erebilmek biraz zor. “Ben bugün telkine başladım, hemen zengin olayım” diye bir şey yok tabi. Bir iki-üç yıl çalışma yapmak gerekiyor. İçinde bulunduğumuz toplum nedeniyle de bunu maksimum seviyede yaşayamayız. Buzda ayağınız kaydığı zaman “Lanet olsun belediyeye” demek yerine “Ne güzel kar yağmış” demeyi öğrenmeliyiz. Bir şeyleri kendi içimizde söndürmemiz gerekiyor. Mesela bir kadın diyor ki, “Çok ağlıyorum ben, kocam beni aldattı”…  Eeee kocam beni de aldatsa ben de ağlarım. Ağlayacaksın tabi ki… Baban öldü, ağlayacaksın, annen hasta oldu ağlayacaksın… “Bunun önüne geçemez miyiz?” Bunun önüne geçmeyeceksin… Ağlayacaksın. Acı çekeceksin ve geri de bırakıp hayatına devam etmeyi öğreneceksin. Püf noktası orası. Biz hiçbir sorun yaşamak istemiyoruz. Her şey güllük gülistanlık olur mu? Afrika’daki insanlara NLP yapalım, Afrika kalkınır mı? Kalkınmaz. Hayatın her anından zevk almayı öğrenmek lazım.

Aslında doğaya enerji göndermek Anadolu kültüründe de belirtilmiş, “Nasılsın?” sorusuna biz ne deriz? “İyi diyelim, iyi olsun” İşte böyle bir şey….

 

SANAL BİR HAYAT YAŞIYORUZ

Siyasi eğilimlerin toplumları din üzerinden yönetme çabası ahlak erezyonu olarak karşımıza çıkıyor. Mesela Türkiye’de bugüne kadar hiçbir zaman “gerçek Müslümanlık” tabiri bu kadar çok tartışılmamıştı.  Bilmiyorum belki ben yanlış değerlendiriyor olabilirim.  Sen ne düşünüyorsun bu konuda? 

Rönesans’ın ortaya çıkma sebebi kiliselerin yükselmesiydi. Rönesans’la birlikte kiliselerin önüne geçildi Avrupa aydınlığa kavuştu. Hangi toplun din üzerinden yönetilmeye çalışılırsa o toplum karanlığa o kadar çabuk gömülür. Dünya tarihi bunun örnekleri ile dolu. Din, inanç kul ile inandığı yaratıcı arasındadır. Devletler dinle yönetilemez. Bu şekilde o dine de bugün olduğu gibi zarar vermiş olursun. Onu yozlaştırırsın. Bence biz Türkiye olarak ne yaptığımızın farkında değiliz.

Kimsenin farkında olmadığı bir din yaşıyoruz aslında. Bin yıl sonra bizi konuşacaklar eminim. Biz şuanda “Sosyal medya dini” yaşıyoruz. Bunu din olarak yaşıyoruz. Elimizde bir cep telefonu var. İbadet gibi onu elimizde tutuyoruz. O’na sarılıyoruz. TV seyrediyoruz. Ekran bağımlılığı yaşıyoruz. Gerçek hayatımız yok. Sanal bir hayat yaşıyoruz. Okumayan, okuduğunu anlamayan, yazamayan, örfünü, adetini, kültürünü bilmeyen, bir genç nesil yetiştirdik. Biz eğitimci olarak duyarlı gençler olması için çalışıyoruz.



ARTIK KADINLAR DA ALDATIYOR

Aynı zamanda kadın-erkek ilişkileri de değişti değil mi?

Bizim çocukluğumuzda aile oturması kültürü vardı. Herkes birbirini sarılır öperdi, oturur sohbetini yapardı. Şu bir-kaç yıldır artık erkekler bir tarafta, kadınlar bir tarafta oturuyor. Erkekler futbol izleyecek, kadınlar mutfakta çay muhabbeti yapacak. Biz böyle büyümedik. Eskiden boşanma oranları bu kadar artmamıştı, şimdi etrafımıza baktığımız zaman en az 3 kişinin ya boşandığını ya da boşanma noktasına geldiğini görüyoruz. Trabzon’da bize dayatılan kültürden dolayı erkekler daha çok aldatır. Aynı sitede A blokta karısı, B blokta sevgilisi oturur. Fakat Trabzon’da aldatan kadınların oranı da artık çok fazla. Türkiye’de de bu böyle emin olun…

 

ADAM ASGARİ ÜCRET ALIYOR, KADIN DEMET AKALIN’I TAKİP EDİP PIRLANTA İSTİYOR

Sosyal medyanın aldatma oranına katkısı var mı sence de? 

Olmaz mı? Konuştuklarımız hepsi bir bütün aslında. Ne ekersen, onu biçersin. Bize bir taraftan din dayatılırken, kitle iletişim araçları ile de ahlakımızı yerle bir ettiler. Şu evlendirme programları, yemek programları, yarışma programları, bugün ne giysemler, yarın ne yesemler…  İşte bütün bunlar bizi yaraladı… Bir dizi var mesela lise talebeleri kız istemeye gidiyor. Lise talebesinin derdi üniversiteyi kazanmak olması lazım. Adam asgari ücret alıyor, kadın gün boyu Demet Akalın’ını takip edip kocasından pırlanta istiyor. O adam o kadını boşar tabi… Ya da kadın gün boyunca, evde adamı bekliyor, adam özgürlüğü elinde tutuyor ve eve gelmiyor başka hayatlar kuruyor kendisine, o kadın o adamı boşar tabi…

 

DOĞA GÜCÜ VE GÜÇLÜYÜ SEVER

Göksel, sohbet çok güzeldi, teşekkür ederim… Son olarak bize ne gibi telkinlerde bulunmak istersin? 

Umut her zaman Umut… Atatürk’ün dediği gibi herkes muhtaç olduğu kanın damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu bilsin. Sadece birinin bir kibrit çakmasına ihtiyaç duyuyoruz. Bunu da hiç kimse yapamıyorsa kendimiz yapmayı başarmalıyız. Doğa gücü ve güçlüyü sever…
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/02/yeni-din-sosyal-medya.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/02/yeni-din-sosyal-medya.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/02/yeni-din-sosyal-medya_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/02/yeni-din-sosyal-medya.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/yeni-din-sosyal-medya/33225/</link>
			<pubDate>Mon, 27 Feb 2017 12:49:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Eski MİT'çi: İçeriden yardım aldığı kesin]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Eski Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 39 kişinin hayatını kaybettiği İstanbul Reina'daki terör saldırısına ilişkin olarak "Reina saldırganının içerden yardım aldığı kesin" dedi. Öneş, 2005 yılında görevi bıraktığını belirterek " MİT'te 2005 yılına kadar tek Fetullahçı yoktu" dedi.

Hürriyet'ten Cansu Çamlıbel'e söyleşi veren Öneş'in yanıtlaları şöyle:


Herkes şu soruyu soruyor; bu kadar yoğun güvenlik tedbirlerinin alındığı bir ortamda nasıl oluyor da bir kişi taksiyle Reina’ya geliyor, 6 dakikada 39 kişiyi öldürüp kayıplara karışıyor. Bir güvenlikçi gözüyle bu olayı yorumlar mısınız?

Eylemi yapan şahsın Kırgızistan’dan İstanbul’a gelişi, Konya’ya gidişi, Konya’da bazı ailelerle irtibatı sonra İstanbul’daki irtibatları... Bunlara bakınca bu şahıs yalnız kurt değil. Uyuyan hücre değil ancak diğer irtibatta olduğu şahıslar ve ailelerin uyuyan hücre olduğunu söyleyebiliriz. Hâlâ yakalanamadığına göre demek ki planlı bir işbirliğinin, yardımlaşmanın sonucu ortaya çıkan bir eylem. İstanbul’da bu kadar yoğun güvenlik tedbirleri ve istihbarat çalışmalarına rağmen geniş bir yardımlaşma ağı var ve yardımlaşma ağı içinde kendisinin planlı seçtiği hedefe başarılı bir eylemi var. Profesyonel bir yapıyla karşı karşıyayız. Şimdilik bu şahsın IŞİD militanı olduğuna dair kuvvetli şüpheler var. Zaten IŞİD üstlendi ve verdikleri mesajlar var. Fakat IŞİD dışında bir yabancı servis eylemcisi midir şeklinde siyasi şahısların da beyanları ve şüpheleri var.

 

Sizde de yabancı servis dahli şüphesi var mı?

Bir IŞİD eylemi olduğu kuvvetle muhtemel. Yalnız IŞİD’in Ortadoğu’da ortaya çıkışına bakınca muhtemel servis bağlantıları olduğu tereddütsüz ortada. Onun için o bağlantıların tespiti üzerinde önemle durulması lazım. Ancak bunu somut bir şekilde tespit etmeden ‘Şu ülke servisi yapmıştır’ demek doğru olmaz. Ama IŞİD’in bölgesel gelişmeler içindeki yeri, Türkiye ile IŞİD arasındaki sorunlar ve Fırat Kalkanı operasyonunun El Bab’da IŞİD’e yönelik etkisinin artmakta oluşu karşısında bu örgütün Türkiye’yi bir harp alanı ilan eden ve doğrudan devleti hedef alan bir eylemiyle karşı karşıyayız.

IŞİD’in kendi hedefleri olan bir terör örgütü olmakla beraber Ortadoğu’da çeşitli istihbarat servislerinin kendi çıkarları için taşeron olarak kullandığı bir örgüt olduğunu söylemek mümkün mü? 

IŞİD, Irak’ın işgaliyle başlayan bir örgütlenme ve bunun gelişmesidir. ABD’nin Ortadoğu siyasetinin yarattığı bir tepki örgütüdür. Irak ve Suriye’yi de içine alan, kontrol ettiği toprakları olan bir yarı devlet. Böylesine bir yapı Ortadoğu’daki politikalar içinde araçsallaştırılır. IŞİD içindeki grupların çeşitli servisler tarafından kullanılma ihtimali çok yüksektir.

 

 

IŞİD’in kendi hedefleri olan bir terör örgütü olmakla beraber Ortadoğu’da çeşitli istihbarat servislerinin kendi çıkarları için taşeron olarak kullandığı bir örgüt olduğunu söylemek mümkün mü?

 

IŞİD, Irak’ın işgaliyle başlayan bir örgütlenme ve bunun gelişmesidir. Amerika’nın Ortadoğu siyasetinin yarattığı bir tepki örgütüdür. Irak ve Suriye’yi de içine alan, kontrol ettiği toprakları olan bir yarı devlet. Böylesine bir yapı Ortadoğu’daki politikalar içinde araçsallaştırılır. IŞİD içindeki grupların çeşitli servisler tarafından kullanılma ihtimali çok yüksektir.

ABD’nin Ortadoğu politikasına karşı bir tepki örgütüyse Amerikan istihbaratı yine de IŞİD’i kullanır mı mesela?

Hükümete yakın medyaya bakarsak Reina saldırısının arkasında CIA var, hatta İslamcı bir gazete Reina saldırganının fotoğrafını montajlayarak  Obama’ymış gibi bastı.
Tabii burada ABD’nin önderliğindeki koalisyon güçlerinin Türkiye’nin Fırat Kalkanı harekâtını desteklememesi meselesi var. Bu konuda Amerikan sözcülerinin açık beyanları da var. Yine Suriye’de ABD’nin PYD/YPG ile ilişkileri var.

PYD/YPG’nin bizim tarafımızdan PKK’nın kendisi olduğunun ifade edilmesi ve bunu bir ulusal tehdit olarak görmemiz var. Hal böyleyken bizim medyamızda ve siyaset platformumuzda Ortadoğu’daki bu bölünme ön plana çıkartılarak ‘Türkiye’yi de bölmek istiyorlar’ şeklindeki bir algı var. Bu, iç politikada ciddi şekilde kullanılıyor.

Böyle bir bakış iç politikada prim yapabilir ancak somut verilere sahip olmadan herhangi bir ülkenin ‘doğrudan parmağı vardır’ şeklindeki bir yaklaşım Türkiye’yi uluslararası ilişkilerde köşeye sıkıştırıp zora sokan bir durumdur. Oysa mesenin çözümü siyasidir. Bu tür bir iç politika propagandası çözüm siyasetinin elini kolunu bağlar.

Karşı karşıya olduğumuz terör dalgasının çözümü siyasi derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Evet bütün bu olaylar terör faaliyetleridir ve buna göre tedbirler de alınmalı ama çözüm nitelikli siyaset üretimindedir. Böylesine küresel bağlantıları olan meseleleri Türkiye tek başına çözemeyeceğine göre dostlara ihtiyacı vardır. Gerek Batı blokunda (özellikle ABD ile), gerekse Rusya, Çin, İran’la iyi ilişkilerin geliştirilmesiyle mümkündür çözüm.

Siyaset, gücü maksimize etme meselesidir. Yardım alacağın ülkelerin sayısını arttırma meselesidir. Hele hele sınırlarımızdaki ülkelerle dostluk ilişkilerini geliştirme meselesidir. O bakımdan siyaset üretirken bugün iktidar yanlısı bazı basın organlarının, sosyal medyanın ve sivil toplum hareketlerinin daha akılcı hareket etmesi, Türkiye’nin çıkarlarını düşünerek meselelere bakması gerekir.

Mesele dediğiniz gibi yeni siyasi yaklaşım ihtiyacıyla ilgili olsa bile istihbarat zafiyeti üzerinde durulması gereken bir konu değil midir devlet için?

Böylesine sonuçlar varsa doğrudur istihbarat da eksiktir, emniyet de eksiktir. Reina olayına bakın Kırgızistan-İstanbul-Konya ekseninde irtibatlara bakın. Sırtında dikkati çeken bir çantayla sokaklarda yürüyor ve Reina’ya kadar kontrol noktalarını aşarak gelebiliyor. Evet polisin, istihbaratın fedakâr çalışmaları çok önemli ama demek ki boşluklar ve yetersizlikler var. O militan o boşluğu görerek o eylemi yapabilmiş.

‘İçerden yardım almış olabilir mi’ sorusu da var kafalarda.

İçerden yardım aldığı kesin.

İçerden yardım derken neyi kastediyorsunuz? Mesela Rus Büyükelçi Karlov’u katleden polis memuru gibi Türkiye’deki kurumların içinde Reina olayına karışmış kimseler olabilir mi? Böyle sorular geliyor mu sizin aklınıza?

Bu soruların aklımıza gelmesi lazım. Hele Rus Büyükelçisi’ni öldürenin bir polis oluşu ve öldürme esnasında kullandığı El Nusra’yı çağrıştıran sloganlar dikkat çekici. Tabii ki Reina olayında da güvenlik kapılarının atlatılarak gelmesi, sokaklarda dikkat çeken bir çantayla gezebilmesi, hareketlerindeki rahatlık bize sorduğunuz sorunun üzerinde durulması gerektiğini söylüyor. Ama bu ancak uzmanların yapacağı detaylı tetkikle ortaya çıkabilecek bir mesele.

Bugüne kadarki bilgiler eylemi tek kişi olarak yaptığını gösteriyor. Ancak 2014’te şahsın Türkiye’ye gelişi, Suriye’ye geçişi, Suriye’den tekrar dönüşü, en son İstanbul-Konya arasındaki irtibatlar dikkate alındığında yardım edenler olduğu ortada. Ciddi bir sistem işliyor.

Bu bize IŞİD’in Türkiye içinde önemli boyutta uyuyan hücrelerinin olduğunu gösteriyor. Öncelikle bu konu üzerinde çok önemle durulmalı. Sınırlarımızın çok açık olduğu, başlangıçtaki evrelerde IŞİD militanlarının ya da diğerlerinin Türkiye’yi geçiş güzergâhı olarak kullandıkları dönemlerde burada örgütsel bir yapı kurduklarını biliyoruz. Bunu Adıyaman’da gördük, Gaziantep’te gördük. Yakalanan IŞİD’lilerin ifadeleri de ortada.

IŞİD’in sınırlarımızı rahatça güzergah olarak kullanmasının yaygın olduğu dönemde MİT’e yönelik çok eleştiriler oldu. MİT TIR’ları olayı malum. Bazı çevrelerde ‘Türkiye, bir dönem Esad rejiminin düşürülmesi için ne kadar tehlikeli olduğuna bakmaksızın radikal grupların güçlenmesine göz yumdu’ şeklinde bir kanaat var.

Siz bu eleştirilerde haklılık payı görüyor musunuz?

Haklılık payı var da meseleyi MİT açısından değerlendirmemek gerekiyor. Başbakan Yardımcısı Sayın Kurtulmuş’un geçen haftaki beyanlarına bakın.

Suriye politikasının tamamen yanlış olduğunu açık ve somut biçimde ifade ediyor. MİT tırları meselesi, Suriyeli muhaliflere yapılan lojistik yardımlar, silah yardımları o tarihte uygulanan siyasetle bağlantılı. MİT’in bir sorumluluğu varsa kendisine verilen siyasi direktifin sonucudur. Devlet kararıyla devlet kuruluşları hareket ederler. Kendi başına kimse inisiyatif kullanamaz.

Ne yönde bir politika değişikliği gerekiyor sizce?

Biz orta büyüklükte bir devletiz. Ortadoğu’da cereyan etmekte olan vekalet savaşları küresel güçlerle bağlantılı. Türkiye bugünkü imkan ve kabiliyetleri içinde bu hareketleri kendi başına önleme ya da yönlendirme imkanına sahip değil.

‘Boyumuzdan büyük işlere kalkıştık’ mı diyorsunuz?

Başlangıçta kalkıştığımız ortada, bunu kabul etmek lazım. Başlangıçta bir mezhepsel bakış algısı yarattık. Gerçek olmasa bile öyle bir algı Türkiye’de de, Batı’da da, Rusya’da da bu oldu. Siyasal İslam’a karşı bakışın gittikçe sertleştiği Batı’da bu algı çok daha fazla etki yaptı. Türkiye-ABD ilişkilerinde bir zedelenme olduğunu da söyleyebiliriz. ABD’nin muhaliflere desteğinin çekilmesiyle birlikte Türkiye’nin muhalifleri desteklemeye devam edişi de iki ülke arasındaki diplomatik sorunlardan birisi olarak karşımıza çıktı.

Rus Büyükelçisinin öldürülmesinin ve Halep’in boşaltılmasının ardından Moskova ile yapılan garantörlük anlaşmasıyla birlikte bir değişim ortaya çıktı. Türkiye’nin Rusya ve İran’la yeni bir insiyatif alma durumu doğru bir adımdır. Bunun gelişiminde kaçınılmaz olarak Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi durumuyla karşılaşacağız.

Esad’ı Esed yaparak tamamen hiçleştirdiğimiz noktadan bugün Esad’la işbirliği yapmak gibi bir sürece girdik. Esad’ın halkına yaptığı mezalimleri tabii ki kınayacağız ancak bölgesel gerçeklik içinde Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması öncelikli olarak Türkiye’nin karşısına çıktı. Sayın Kurtulmuş’un da ifade ettiği gibi bu adımların atılması doğrudur. Öte yandan Türkiye’nin NATO içindeki konumu ve Batı ile ilişkileri de vazgeçilmez bir öneme sahip.

‘Ne kadar iyi istihbarat yapılsa da önlem alınsa da Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu terör ancak siyasi yöntemlerle çözülebilir’ diyorsunuz. Bu söylediğiniz PKK terörü için de geçerli mi? 

Bu kadar kan döküldükten sonra bu iklimde barış masasına dönüşü konuşmak gerçekçi mi? Günümüzde barış sözcüğünü kullanmak dahi riskli oldu ya da en azından hassasiyet yaratıyor. Bu tip meseleler küresel güçlerle, bölgesel gelişmelerle ve Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle bağlantılı. Terör bir sonuç. IŞİD ve PKK eylemlerinde ölenlerin sayısıyla meseleye baktığımız zaman duygusal boyutta tepki veriyoruz ve o zaman sadece hamasi sözler yazılı kalıyor ama terör devam ediyor.

PKK 1984’te ilk eylemini yaptı. 33 senedir PKK terörü devamlılığını koruyor. Çözemediğimiz için, meseleye sadece güvenlik eksenli baktığımız için Ortadoğu’daki gelişmeler giderek PKK’nın Suriye’de ve Irak’ta statü kazanma arayışını ortaya çıkardı.

Bununla belirli süper güçlerin bağlantıları var. O halde çözüm çok güçleşti. Buna karşı devlet evet emniyetiyle askeriyle mücadele edecek tedbirlerini alacak ancak silahı ve terörü ortadan kaldırabilecek sonucu ancak siyaset alabilir. O hareketleri önleyecek siyasetin üretilmesi gerekiyor. Gelişmelere göre siyaset üretmek ve Türkiye’nin bünyesel dinamiğini güçlendirme rolü düşüyor siyasetçiye.

PKK’nın Suriye içinde statü yaratma arayışlarına değindiniz. PYD’nin kantonlar üzerinden de facto bir statü yarattığı ortada. Şu ana kadar kazanmış oldukları statü bundan sonra Suriye’nin geleceği tartışılırken artık masada mıdır?

Artık masadadır. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin hukuki yapısı, Suriye’de PKK yapısıyla farklılık arz ediyor ama küresel güçlerin bölgeye bakışı açısında bir bütünlük içindeki gelişimi ve izleyeceği hatlar konusunda bugün dış desteğe de sahip bir statü kazanıyor.

Irak’taki model bir şekilde Suriye’de de uygulanıyor diyorsunuz, doğru mu?

Evet. Suriye’de uygulanan modelin PKK ile bağlantısı var ama aynı zamanda Irak Kürtlerini de içine alan bir bütünlüklü bakış var. Bu bakış gerek Kürtlerde gerekse de küresel güçlerde var.

Irak Kürdistan Yönetimi’nin halihazırda Ankara ile ilişkileri çok iyi. Hatta daha geçenlerde Başbakan Neçirvan Barzani PKK’ya ‘Şengal’i boşaltın’ çağrısı yaptı. Bir yandan da Suriye Kürtleriyle gelecek planlaması yapma noktasındalar mı?

Orta ve uzun vadede evet. Bu süre gelişmelere bağlı. Aynı zamanda küresel ve bölgesel güçlerin politikalarıyla doğrudan bağlantılı. Tabii ki Türkiye’nin bakışı ve kendi içindeki Kürt meselesini çözüp çözemeyişi çok önemli.

Siz uzun yıllardır demokratik çözümden yanasınız. Bugün sizin tanımınızla PKK Suriye’deki statü arayışlarında açılım sağlamışken, Kürtlerin tarihsel birleşik Kürdistan hayali açısından durum nedir. Bunu Türkiye 20 sene önce sadece bir olasılık olarak konuşuyordu. 2017’de artık Kürdistan reel bir tehdit midir Türkiye için?

2003’te Irak’ın işgali ve daha önce açıklanan Büyük Ortadoğu Projesi bize bugüne gelineceğini gösteriyordu. Zaten buna paralel süreçte PKK Türkiye’de güçlenmeye başladı, Irak ve Suriye’de de örgütsel yapısını güçlendirdi.

Bu ihtimal değil, bunun görülmesi gerekiyordu. Ben eski bir teşkilat mensubu olarak konuşmayı sevmeyen bir insanım aslında. Ancak bu gelişmeler nedeniyle ben 2005 yılında emekli olduktan sonra PKK’nın silahsızlandırılması meselesinde görüşlerimi açıklamaya başladım.

Çözüm süreci konusunda yazılar yazmaya başladım. Çözüm süreci Türkiye için hayati bir meseledir. ‘Türkiye’nin demokratikleşmesine paralel PKK’nın silahsızlandırılması için ihtiyaç duyulan şartları hazırlayıcı siyasi hazırlığa ve proje üretimine ihtiyaç var’ dedim.

Onun için çözüm süreci önemliydi, Oslo süreci dahi – eksikliklerine, hatalarına rağmen- çok önemliydi çünkü PKK’nın silahsızlandırılmasını hedef almıştı. Barış kelimesinin içinde olduğu her şey çok önemlidir.

Bugün gelişmeler bize şunu gösteriyor; siyasi iradenin Ortadoğu’daki gelişmeleri de dikkate alarak ifade ettiğim kapsamlı demokratik çözüm projesi konusunda yeterli hazırlığı yokmuş. Gelişebilecek riskler karşısında yeterli spotları ortaya çıkartamamış.

Meseleyi iktidarın tekelinde ve kapalı kapılar ardında çözmeye çalışırken parlamentoya, topluma yansıtmakta başarılı olunmamış. Ortak demokratik çözüm şartları ortaya çıkartılamamış. Yine de bugünkü şartlarda dahi tek çözümün Türkiye’nin nitelikli demokratikleştirilmesi çerçevesinde ciddi bir proje üreterek demokratik muhalefetle birlikte meseleyi parlamentoya taşıyarak ve HDP’nin tüm eksikliklerine rağmen desteğini alarak çözüm adımlarının vakit geçirilmeden atılması olduğunu düşünüyorum.

Ortadoğu’da devam etmekte olan gelişmeler Türkiye’deki Kürt kimlikli kesimin bağımsızlıkçı görüşler çerçevesinde yeni siyasetler arayışını ortaya çıkartır. Oysa Türkiye’nin nitelikli demokratikleşmesi Ortadoğu’daki çözümün de anahtarı. Ortadoğu’da etnik ya da mezhep yapısına dayanan bağımsızlıkçı yapıları Türkiye’nin demokratik hamleler ve Rusya ile işbirliği üzerinden durdurması mümkün.

Oslo ve İmralı süreçlerinde MİT müsteşarı ve yardımcıları temel aktördü. Şu anda siyasi alanda yeni bir sürecin hiçbir emaresi olmasa da MİT’in gerekirse diye hazırladığı alternatif çalışmalar/senaryolar var mıdır?

Esasında olması lazım. Devletin ilgili kurumsal yapılarının ülkenin gelişmeleriyle ilgili çözümleyici siyaset planlanabilmesi için siyasi iktidara görüşlerini açık ve şeffaf biçimde, hiçbir çekince altında olmadan rapor etmesi gerekir. Ben bunun Türkiye’de eksik olduğunu düşünüyorum. Devletin genelinde yetersizlik olduğunda kurumlarında da yetersizlik ortaya çıkar. Yeterli diyemeyiz, ülkenin içinde bulunduğu durum ortada.

Hükümetin anayasa değişiklik paketini referanduma götürdükten sonra siyasetin normalleşeceğine ve terör meselesinin de ondan sonra hallolacağına dair bir yaklaşımı olduğunu anlıyoruz. Referandumdan sonra düzlüğe çıkar mı Türkiye?

Esasında tüm halkımız da bu cevabı bekliyor. Biz orta boy bir devlet olarak küresel güçleri politikalarından vazgeçiremeyeceğimize göre, etkimizin sınırlı olduğunu bildiğimize göre önce kendi bünyemizde bu tip tehditlere karşı savunma hatlarını güçlendirmemiz gerekiyor. Önce milli birlik ve bütünlüğü sağlayabilmeliyiz.

Nasıl sağlanacak? 

Son 10-15 senede bunu sağlayamamışız çünkü kimlik siyaseti, etnik ve mezhep siyasetleri yapılmış, laik anti-laik tartışması içinde meselelere bakılmış, Cumhuriyet değerleri sorgulanmaya başlanmış, yeni bir tarih ortaya çıkarma arayışları olmuş. Bunlara paralel de terör eylemlerinin artışı var.

Bugün çözümün anahtarı farklı kimlikleri, inançları, renkleri bütünleştirecek bir anlayıştır. Bu da nitelikli demokrasidir. Anayasada bu önemli değişiklik ana muhalefet tarafından bir rejim değişikliği olarak görülüyor. Çok hassas bir tespittir. Halkımızın yüzde 25’inin kabullendiği bir tespittir.

Kürt sorununu ilgilendiren kitlelerin taleplerini de PKK etkiliyor. O halde PKK’yı o kitleden tecrit edecek pratik nasıl olabilir?

Kürt kimlikli vatandaşı da bu anayasanın içine çekmenin anahtarı da nitelikli demokratikleşme ve eşitliktir. Hayır diyen yüzde 40 olsa da önemi yok. Toplumsal birleşmeyi yaratacak bir zemin yok. Bilakis toplumsal ayrışmayı daha da sertleştirecek bir adım. Böylesine bir referandumun yapılmamasının daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Beka sorunu varsa, milli birlik arayışı varsa önce parlamentoda demokratik ittifakın sağlanması gerekiyor. Hatta ben bugün içinde bulunduğumuz şartlarda çıkışın anahtarının AKP-CHP koalisyonu olduğunu düşünüyorum. HDP’nin de destekleyeceği şekilde bir demokratikleşme çerçevesinde PKK’nın silahlarını bıraktırılabileceğini ve bu adımların Suriye’deki gelişmeleri de etkileyebileceğine inanıyorum.

Erken seçim ihtimali gördüğünüz için mi bunu söylediniz?

Şartlar onu zorluyor. Siyasetin omuzlarında çok ağır yük var. Siyasetin Türkiye’nin bu gerçeklerini görebilmesi ve mutlak ‘ben çoğunluk iktidarı olmalıyım’ arayışından uzaklaşması lazım. Haziran 2015 seçimini her zaman kaçırılan bir fırsat olarak gördüm.

O fırsatın kaçırılmasıyla Türkiye’nin içine girdiği süreci gördük, yaşadık. Bu riskler devam ediyor. Nitelikli demokratik hedeflerin ve Cumhuriyet değerlerinin benimsenmesi gerekli.

Sizin görev yaptığınız dönemde MİT içinde Fetullahçı olarak bilinen kimse var mıydı?

Ben bir tek kişi bile bilmiyorum, olmazdı. Belki kendisini saklayan 1-2 kişi olabilir ama ben 2005 yılında emekli oldum o tarihe kadar MİT içinde Fetullahçı bir zihniyet ve yapının yaşaması mümkün değildi.

Bugün durum nedir?

Medyada 100’ün üzerinde insanın ihraç edildiği, 300 kadar insanın teşkilat içinde tecrit edildiği şeklinde açık kaynak haberleri var. Yükselen grafik son 10 senenin meselesi.

Cevat Öneş kimdir?

Cevat  Öneş, İstanbul Erkek Lisesi ve İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra MİT’e girdi. Yurtiçinde ve yurtdışında pek çok önemli görevde bulundu, 1989 - 1991 yılları arasında Diyarbakır Bölge Başkanlığı yaptı. Sönmez Köksal’ın MİT Müsteşarlığı’na gelmesinin ardından Psikolojik İstihbarat Başkanlığı görevine getirildi. Köksal’ın yönetiminde MİT’in sivilleşmesi sürecinin aktörlerinden biri oldu. En kıdemli ‘Başkan’ olarak bazı dönemler Köksal’a vekâlet etti. 2000’de İstihbarattan Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı’na terfi etti. O dönemde Operasyondan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı ise Emre Taner’di. 2005’te 64 yaşında emekli oldu.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/01/eski-mitt-ci-icceriden-yardim-aldigi-kesin.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/01/eski-mitt-ci-icceriden-yardim-aldigi-kesin.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/01/eski-mitt-ci-icceriden-yardim-aldigi-kesin_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2017/01/eski-mitt-ci-icceriden-yardim-aldigi-kesin.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/eski-mit-ci-iceriden-yardim-aldigi-kesin/32363/</link>
			<pubDate>Mon, 09 Jan 2017 10:04:31 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çok çarpıcı araştırma: Türkiye'de Suriyeli kuma modası]]></title>
			<description><![CDATA[Suriyeli kadınlarla ikinci evlilik: Erkekler İyilik yaptıklarını söylüyor, ama çocuğu olan kadınlarla değil, genç kızlarla evleniyorlar]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sosyolog Tuba Duman, Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Suriyelilerle yapılan ikinci evlilikler üzerine araştırma yapıyor. Duman, bu durumun artık sosyal bir sorun olduğu görüşünde. Suriyelilerin de çaresizlikten ikinci eş olmayı kabul ettiğini söylüyor. Duman, "Erkekler savaştan ganimet toplamış gibi hissediyorlar. İyilik yaptıklarını söylüyorlar. Ama eşini kaybetmiş çocuğu olan kadınlarla değil, genç kızlarla evleniyorlar" dedi. 

İrfan Bozan'ın El Cezire Türk'te yer alan haber şöyle:

“Bir Türkle bir Suriyeli kadını evlendirmem için beni davet ettiler. Orada başka bir Suriyeli kadın, 15 yaşındaki kızını bana ikinci eş olarak vermeyi teklif etti. Çok fena oldum, tutuldum, reddetmem çok zor oldu. Nefsim ‘evet’ dememi çok istedi” (M.A., 35, imam, erkek, Şanlıurfa)

Bu sözler, “Bir kadın istismarı olarak Suriyeli kadınların ikinci eş olması” başlıklı araştırmada yer alıyor. İki yıl süren araştırmanını sahibi, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi öğretim üyelerinden Sosyolog Dr. Tuba Duman. 

 

Dr. Tuba Duman, savaş nedeniyle Suriye’den göç eden kadınlarla ikinci eş olarak evlenilmesinin Türkiye’nin önemli bir sosyal sorunu olduğu görüşünde:

"Yaygın olduğunu söylemek için yeterli veri yok, ama alttan alta işleyen böyle bir mekanizmanın olduğu gerçeklik. Konu üzerinde iki yıldır çalışıyorum, saha araştırması olarak Urfa ve Ankara’yı seçtim. Bu, artık bir sosyal sorun olarak tanımlanıyor. Alttan alta işleyen böyle sorunlu bir talep var."


"Karım beni kızdırınca onu üstüne Suriyeli kadın almakla tehdit ediyorum. Bana bazen soruyor ‘Gizli bir Suriyeli karın var mı?’ diye. Ben de ‘Henüz yok’ diyorum ki dikkatli olsun” (Y.C., 40, işadamı, erkek, Şanlıurfa - Sosyolog Dr. Tuba Duman'ın araştırmasından)


Mağdur üreten evlilikler

Tuba Duman'a göre, bu tür evliliklerin sebebi güvenlik arayışı. 

"Çaresizlikten ikinci eş olmayı kabul ediyorlar. Göç, en çok kadınları etkiliyor. Dezavantajlı gruplar ve savunmaya muhtaçlar. Cinsel, fiziksel ve ekonomik olarak korunma istiyorlar. Bunlar savaştan kaçmış, travma görmüş ve artık güvenlik arayışındalar. Bir diğer neden de, geldikleri yerde bir sosyal çevreleri var ve burada da bir sosyal çevreye girmek istiyorlar. Anne, çocuğunu ikinci eş olarak evlendirirken aynı zamanda kendisi de bir aile ediniyor. Bir Türkiyelileşme sürecine giriyor. Bu evliliklerin legal hiçbir yanı yok ve son derece sorunlu evlilikler. Mağduriyet üreten evlilikler ama maalesef insanlara cazip geliyor. Suriyeli bir kadın görüşmecime, 'Geleceğin nedir?' diye sorduğumda ağlamaya başladı. 'Benim geleceğim yok, geleceğim karanlık' dedi. Böyle bir zorunlu rıza var. Bu ruh hali ikinci eşliğe bir adaylık doğuruyor."


Urfa’da, köylerde bazı insanlar ikinci evliliği yapardı ama şimdi Suriyelilerle daha kolay evleniyorlar. Başlık parası daha az. 40 binden 4 bine kadar düştü. Aslında çok bir şey değişmedi. (A.B., 50, esnaf, erkek, Şanlıurfa - Sosyolog Dr. Tuba Duman'ın araştırmasından)


"Erkekler savaştan ganimet toplamış gibi hissediyorlar"

Peki, bu evlilikleri kimler yapıyor? Tuba Duman’ın bu soruya yanıtı şöyle:

"Erkekler savaştan ganimet toplamış gibi hissediyorlar. İyilik yaptıklarını söylüyorlar. Ama, evliliklere baktığınız zaman boşanmış, eşini kaybetmiş çocuğu olan kadınlarla değil, genç kızlarla evleniyorlar. Oysa, o genç kızlar, genç erkeklerle evlenip hayat kurabilirler. Erkeklerin, 'İyilik yapıyoruz' argümanı, hiç inandırıcı değil. Yardım illâ ki evlenmek yoluyla mı yapılmalı?"
Tuba Duman, Suriyeli ikinci eş konusunun aile yapısında mağduriyetler ürettiğini de söylüyor:

"İkinci eş evliliği, çoğunlukla çok eşliliğin yaygın olduğu gruplarda oluyor. Fakat, gizli evlilik şeklinde de gerçekleşiyor. Aslında toplumsal bir meşruiyeti yok. Başka bir evde metres şeklinde gerçekleşiyor. İlk eşe zorla kabul ettirme şeklinde de gerçekleşiyor. Normalde evlilikler, sosyal uyumu kolaylaştıran süreçlerdir. Fakat, bu tür evlilikler sıkıntılı, hatta aile yapısını bozan, birinci eş için de mağduriyet üreten, aile içindeki bireylerin o kurum içinde hakkını korumayan birliktelikler."


Bir gün beni bir bey aradı. ‘Suriyeli bir hanımla evlenmek istiyorum, yardımcı olur musunuz’ diye. ‘Tabii' dedim 'Uygun bir talip olursa yardım ederiz, sevaptır’. Adam ekledi ‘Ama kimsenin haberi olmayacak, bu benim ikinci evliliğim, eşimden gizli’. ‘Tabii çok sinirlendim, reddettim. (A. İ, Gönüllü, kadın, 47, Ankara - Sosyolog Dr. Tuba Duman'ın araştırmasından)


"Ankara’da da bu tür evliliklere rastlanıyor"

Tuba Duman ikinci eş evliliğinin sadece kırsala özgü bir durum olmadığını, Ankara’da da yaşandığını gözlemlemiş:

"Devlet de, sivil toplum kuruluşları da bunun farkında. Boşanma gerekçelerinde, 'Eşim ikinci evlilik yaptı' gerekçesi artıyor. Ben araştırmamı Urfa’da yaptım ama çevre illerde de de var. Meselâ, Mardin, Gaziantep ve Kilis’te de yoğun evlilikler var. Bu bölgeler Suriyelilerin en fakirlerinin ve en güvencesizlerinin yerleştiği bölgeler. Öte yandan, Ankara’da da bu tür evliliklere rastlanıyor. Araştırmamın ortay çıkardığı bir diğer bulgu da çok eşliliğin sadece kırsala özgü bir durum olmadığı."


Eşimin iki dayısı eşlerinin üstüne Suriyeli kadınlarla evlendiler. Kendilerini ‘Biz onları koruyoruz, kurtardık’ diyerek savunuyorlar. Ben de cevaben ‘Siz sadece o kadınların zayıflıklarından yararlanıyorsunuz, günaha giriyorsunuz. Eğer Allah rızası için yapıyorsanız, kadınlara para verin, maaş verin (A.Ç., 38, müdür, erkek, Şanlıurfa - Sosyolog Dr. Tuba Duman'ın araştırmasından)


Tuba Duman, sorunun varlığından herkesin haberdar olduğunu, ama hassas konu olarak adlandırılması nedeniyle çok da konuşulmamasından yakınıyor:

"Bu konuda ciddi toplantılar yapıldığına tanık oldum. Ama, Suriyelilerle ikinci eş evliliğini önleme konusunda bir örgütlenmeye, kampanyaya henüz rastlamadım. Bir anlamda konuşulması hassas konular arasında, bizim hiç bitmeyen hassas konularımızdan biri. Türkiye’de 3 milyon Suriyeli var ama sokakta değiller. 'İyi-kötü insanlar bir yerlerde' dediğimizde, kötü olan kısımlar işte burası."


Ev sahibi kızımı rahatsız ediyordu, adam hem de evli. Bize yardım eden gönüllülere söyledik, onlar kurtardı bizi, evden de taşındık.

(S. E., 49, Suriyeli, kadın, Ankara - Sosyolog Dr. Tuba Duman'ın araştırmasından)


"Biz onları kurtardık, hastaneye getirdik ama ilaç vermedik" 

Sahada araştırma yaparken edindiği bilgiler ışığında Tuba Duman’ın ne yapılmalı konusunda da önerileri var:

"Bu insanların asgari yaşam koşullarının iyileştirilmesi gerekiyor. Bu insanların topluma uyumu için projelerin başlatılması gerekiyor. Urfa’da sahada gördüğüm şu: Uzağın uzağında bir evde oturan Suriyeliler var. Bunlar nasıl Türkçe öğrenecek? Orada 40-50 sene de otursa Türkçe öğrenemeyecek. Oysa onlar, hayatın içinde olmak artık iyileşmek istiyorlar. Biz onları kurtardık, hastaneye getirdik ama ilaç vermedik. Bence, çocuk yaşta Suriyelilerle evlilik konularında vicdani kampanyalar yapılmalı. Dini mesajlar kullanılmalı. Cuma hutbelerinde ensar- muhacir kardeşliği anlatılıyor ama muhacirlere bunların da yapılmaması gerektiği anlatılabilir. İmam, hutbede 'Küçük yaşta Suriyellilerle evlenmeyin' dese ne olur? Muhtemelen çok tepki alır; 'Biz öyle mi yapıyoruz, sen bize ne diyorsun derler?' Bu da aslında toplumsal kabulün olmadığını gösteriyor."
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/cok-carpici-arastirma-turkiye-de-suriyeli-kuma-modasi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/cok-carpici-arastirma-turkiye-de-suriyeli-kuma-modasi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/cok-carpici-arastirma-turkiye-de-suriyeli-kuma-modasi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/cok-carpici-arastirma-turkiye-de-suriyeli-kuma-modasi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/cok-carpici-arastirma-turkiye-de-suriyeli-kuma-modasi/32149/</link>
			<pubDate>Tue, 27 Dec 2016 13:36:49 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Durica ile çok özel röportaj]]></title>
			<description><![CDATA[Trabzonspor'un sezon başı transferlerinden Durica, fizik gücü, oyun konsantrasyonu, soğukkanlılığı ve tecrübesi ile defansımızda güven veren bir isim]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Trabzonspor'un sezon başı transferlerinden Durica, fizik gücü, oyun konsantrasyonu, soğukkanlılığı ve tecrübesi ile defansımızda güven veren bir isim. Slovak stoper ligin başından beri sergilediği performansla taraftarlarımızın büyük beğenisini toplarken, her geçen gün artan ilgi ve sevgi, başarılı oyuncunun saha dışındaki yaşantısına ilişkin merakı da beraberinde getirdi. Buz hokeyi yerine neden futbolu seçti? Trabzonspor’a transferi nasıl gerçekleşti? Trabzon’da kurduğu yaşamdan memnun mu? Futbol dışı zamanını nasıl değerlendiriyor? Kendini profesyonel kariyerinin neresinde görüyor? Trabzonspor Dergisi, başarılı oyuncu ile kendisine dair bilinmeyenleri, özel hayatını, Trabzonspor’a ve Trabzon kentine dair düşüncelerini konuştuğumuz keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi.

Trabzonspor'a gelirken danıştığın, bilgi aldığın herhangi birisi oldu mu?

Trabzonspor’a gelmeden önce Vittek ve Sapara ile görüşme yaptım ve fikirlerini aldım. Buraya gelmemde onların da katkısı oldu.

Trabzon şehri ile ilgili düşüncelerin nelerdir?

Ben sessiz ve sakin yerleri çok seviyorum. Böyle olmadığı için Moskova’yı pek sevmezdim. Çünkü 20 milyon insan ve çok fazla trafik vardı. Bu nedenle Trabzon hem benim hem de ailem için çok iyi. Deniz kenarında bir evimiz var. Bebeğimizi güzel bir ortamda büyütüyoruz. Moskova ve İstanbul gibi şehirlerde insanlar daha sinirli ve stresli oluyor. Trabzon’da ise insanlar daha sıcak ve arkadaş canlısı.

Takımın bu sezon istenilen seviyede olmamasının sebebi sana göre ne oldu?

Bulunduğumuz durumdan ne ben ne de takım arkadaşlarım mutlu değil. Ancak yeni kurulan takımlara biraz zaman gerekiyor. Zamanla daha iyi olacağımızı düşünüyorum. Antrenmanlarda çok iyi çalışıyoruz. Her geçen gün oyunumuz iyileşiyor. Örnek vermek gerekirse; Beşiktaş maçında çok iyi oynadık ama bazı hakem hataları nedeniyle sonuç ortada.

Hem lig hem de kupada mücadele devam ediyor. Her iki kulvarda beklentileriniz neler?

Kariyerim boyunca bu kadar uzun süren bir kupa serüveniyle karşılaşmamıştım. Bu zamana kadar hep eleme usulü maçlar oynadım. Bu maçlar ligi nasıl etkiler bilmiyorum. Ancak kupayı kesinlikle kazanmak istiyoruz. Ligi de bitirebileceğimiz en iyi yerde tamamlamak istiyoruz.

Oyuncu kadrosu hakkında neler söylersin?

Takımda çok iyi ve deneyimli oyuncular var. Önemli deneyimleri olan kaptan Onur’un yanı sıra genç futbolcular kadroda bulunuyor. Çok sayıda yeni oyuncu takıma katılmış durumda. Böyle olunca takım olmak kolay ve çabuk olmuyor. Adım adım ilerleyeceğiz ve iyi bir takım birlikteliğine kavuşacağımızı düşünüyorum. Şu anda da o sürecin içeresindeyiz.

Teknik Direktör Ersun Yanal ile ilişkileriniz nasıl?

Çok karakterli ve işini disiplinli yapan bir teknik adam. Arada bizi esprilere de boğuyor. Ayrıca oyuncularla birebir görüşmeler yapıyor, bizlerin fikirlerini alıp takımın durumunu soruyor. Bu bana göre çok önemli. Kötü sonuçlar sonrası ise çok üzülüyor. Trabzonspor için her zaman daha iyisini yapmak ve takımı yukarıya taşımak istiyor.

Taraftarlar için neler söylersin?

Burada insanlar futbola aşkla bağlanmış durumda. Herkes futbolla yaşıyor. Özellikle Galatasaray maçı sonrası hava limanında o kadar insan tarafından karşılanmamız beni çok şaşırttı ve ayrıca mutlu etti. Böyle bir durumu ilk kez yaşadım.

‘Savunma Bakanı’ lakabı hakkında neler söylersin?

Benim için çok eğlenceli ancak ben kendimi o şekilde hissetmiyorum. Ben bu takımın bir oyuncusuyum. O nedenle sahada yüzde yüzümü vermek istiyorum. 34 yaşındayım ve futbol kariyerimin son iki senesini yaşıyorum. Bu süre içinde elimden geldiğince takımıma katkı sağlamak istiyorum.

Daha önce oynadığın takımlarda sana takılan bu tarz bir lakap var mıydı?

The Rock. (Kaya).

Fiziki olarak çok iyi durumdasın. Formunu korumak için nelere dikkat ediyorsun?

İçki kullanmıyorum. Sağlıklı beslenmeye ve kendime iyi bakmaya özen gösteriyorum. Yaş ilerledikçe genç oyunculara oranla iki kat daha fazla çalışıp kendinize dikkat etmeniz gerekiyor. Ben de bunu yapıyorum. Mutlaka ekstra çalışmalar yapıyorum. Örneğin antrenmanlardan bir saat önce salona girip çalışmaya başlıyorum.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/durica-ile-cok-ozel-roportaj.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/durica-ile-cok-ozel-roportaj.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/durica-ile-cok-ozel-roportaj_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/durica-ile-cok-ozel-roportaj.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/durica-ile-cok-ozel-roportaj/32093/</link>
			<pubDate>Thu, 22 Dec 2016 12:03:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Agos'ta Pontos iddiaları]]></title>
			<description><![CDATA[Agos Gazetesi 'Rum Pontus gerçeği' başlığı altında Tamer Çilingir'in yeni kitabı ilgili skandal bir röportaja imza attı. 
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İşte o röportaj:  

Ermeni Soykırımı son yıllarda biraz daha yüksek sesle konuşulmaya başlansa da, 1914-21 arasında Karadeniz’deki Pontos Rumlarının uğradığı soykırım neredeyse hiç konuşulmuyor. Konuyla ilgili önemli çalışmaları bulunan Tamer Çilingir’in ‘Pontos Gerçeği: 1914-21 arasında Karadeniz’de yaşananlar’ başlıklı kitabı Belge Yayınevi tarafından yayınlandı. Çilingir’le, ‘Pontos Gerçeği’ni konuştuk.

Pontos Soykırımı'nın tarihini kısaca özetleyebilir misiniz?

1894 yılında Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayıp, 1915’te İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1,5 milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani’nin hayatına mal olan Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın son etabıdır Pontos Rum Soykırımı.

1914-1921 yılları arasında Amasya, Samsun, Giresun’da 134.078, Niksar’da 27.216, Trabzon’da 38.434, Tokat’ta 64.582, Maçka’da 17.479, Şebinkarahisar’da 21.448 olmak üzere 1921-23 yılları arasında ve Mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştır.

Günümüzde 1915'teki Ermeni Soykırımı halen yüksek sesle olmasa da konuşulmaya başlandı ancak Pontos Soykırımı genellikle bilinmiyor. Bu bilinmezliğin başlıca sebepleri nelerdir? 

İlk sorunuza verdiğim yanıtta belirttiğim gibi, soykırım süreci 1915 ile sınırlı değildir ve böyle de ele alınmamalıdır. Soykırım süreci üç önemli siyasi iktidarın (Abdülhamit, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Kemalistler) Osmanlı’nın geride kalan son toprak parçasındaki Hıristiyan uluslara yönelik peşi sıra uyguladıkları dünyada eşi benzeri olmayan ve Hitler’e de esin kaynağı olacak bir özelliğe sahiptir.

Ancak bu soykırımın son etabının yani Pontos Rum Soykırımı’nın gerçekleştiği koşullarda içinde bulunulan konjönktürel durum çok farklıdır. Ve Rumları tümden imha etme etabı başlamadan önce de örneğin sadece Karadeniz’de katledilen Rumların sayısı 150 bine yakındır. Mustafa Kemal’in 1919 yılında Samsun’a gelişiyle bu süreç tamamen yok etme sürecine evrilecektir.

Ermeni Soykırımı dünyanın hemen her ülkesinde yüz yıldır konuşuluyor, hemen her ülkenin üniversitelerinde bu konuda akademik binlerce çalışma var. Bunun en önemli sebeplerinden biri Ermeni ulusunun 20.yüzyıla girilirken hayatın birçok alanında örgütlü oluşudur. Soykırım sürecinde de bu örgütlülükler dünyanın birçok yerinde seslerini yükseltmiş ve özellikle Ermenilere yönelik soykırımı sürecinde yaşananları dile getirebilmiş olmasıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedenler safında yer alan Osmanlı mahkemeleri bile İttihat ve Terakkicileri yargılayıp mahkum etmiştir. Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın bu evresinde (1915) İttihat ve Terakkicilerin yol arkadaşı Almanya da suç ortağıdır. Dolayısıyla Almanya ile çelişkileri olan daha doğrusu Birinci Dünya Savaşı’nın karşı cephesinde yer alan başta İngiliz ve Fransız devletleri bu konuda en azından sessiz kalmamışlardır. Türkiye’de ise son yıllarda özellikle Hrant Dink’in katledilmesinden sonra konuşulmaya başlanmış bir konudur Ermeni Soykırımı.

Devlet açısından bakıldığında ise inkâr hâlâ temel politikadır.

Pontoslulara yönelik soykırımın dünyada daha alt tellerden seslendirilmesinin temel nedenlerinden biri, o dönem dünya siyasetinde önemli rol oynayan devletlerin de suç ortaklığıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu dünya savaşının galibi emperyalist devletlerin ittifakı ile gerçekleşmiştir. Ve tabii dünyanın ilk sosyalist devrimini gerçekleştiren Sovyetler Birliği de Türkiye Cumhuriyeti’ni hem siyasi hem askeri destek vererek onaylamıştır.

‘Emperyalizme, yedi düvele karşı bir kurtuluş savaşı’ masalının gölgesinde bütün Karadeniz kana bulanmış ve 1923 yılında Lozan’da yapılan anlaşma neticesinde gerçekleşen Mübadele ile de tüm olan bitenin üzerine sünger çekilip, adeta mal değiştirir gibi Osmanlı’dan geri kalan topraklardaki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan’daki Müslümanlar yer değiştirilmiş, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmiştir. Yani Pontos’taki Rumların soydaşı Yunanistan bile olan bitenin sorumlularıyla masaya oturup el sıkışmıştır.

1927 yılında okumaya başladığı ‘Nutuk’ ile tarihi yeni baştan yazan Mustafa Kemal’in resmi tarihi bugüne kadar sınırlı birkaç aydın ve örgütlenme haricinde hâlâ eleştirilememiş, bu tarihle hesaplaşılamamıştır. İşte bu yüzden, Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın ilk etabı cumhuriyet öncesinde olduğu için kimi kesimlerce (çok küçük bir kesim) kabul görebilirken, Pontos Soykırımı’ndan bahsetmek, cumhuriyeti de sanık sandalyesine oturtacağından ‘bilinmezliğini’ sürdürmektedir.

Karadeniz'de Pontos Soykırımı'na dair bakış ne yönde? Yerelde ciddi bir kimlik inkârıyla karşılaşıldığı söylenebilir mi? Bu konuda Trabzon'un özel bir hassasiyetle öne çıkması nasıl açıklanır?

Karadeniz’de demografik yapının çok değiştiği/değiştirildiği iddiaları pek gerçeği yansıtmıyor öncelikle bunu belirteyim. 1461 yılından (Osmanlı Sultanı Mehmet’in Trabzon’u işgali) itibaren Osmanlı kayıtları (tahrir defterleri, salnameler, vb.) ve son Mübadele sonrası Yunanistan’dan gelen Müslümanlarla ilgili çıkan birçok Cumhuriyet kaynakları bize gösteriyor ki, 600 yıldır Pontos’ta yaşayan nüfus ya Müslümanlaştırılmış ya da 1914-1923 yılları arasındaki gibi katledilmiş ya da 1923 yılındaki Mübadele sürecinde olduğu gibi Pontos’tan sürgün edilmiştir.

Mübadele ile Osmanlı’dan geri kalan topraklardan Yunanistan’a sürgün edilen Ortodoks Rumların sayısı 1 milyon 250 bin ( Pontos’tan gidenlerin sayısı 200 bin civarındadır), Yunanistan gelen Müslümanların sayısı ise 500 bindir. Ve bu gelen Müslümanların çok azı Pontos’a yerleşmiştir.

Osmanlı yönetiminde peyderpey Müslümanlaştırılan ve soykırımı süreci ile artık Ortodoks kimliğin tamamen silindiği Pontos topraklarında bugün Rumlar artık Müslüman kimliği ile yaşıyorlar.

600 yıllık zulmün ve soykırımın tanığı Pontos insanının yaşadığı travma elbette sosyoloji biliminin ilgi alanındadır. Ancak yüzyıllar boyunca egemenlere karşı yaşama mücadelesi veren bu insanlar, kimi zaman dinlerini kimi zaman dillerini kimliklerini değiştirse de hiç bir zaman egemenler tarafından güvenilir olmamışlar ve bu onlara hep hissettirilmiştir.

Bu gün ‘Temel fıkraları’na konu edilerek komikleştirilip aptal yerine konan, aşağılanan, şivesiyle, burnuyla alay edilen, özellikle Trabzon çevresinde hâlâ Rumca konuşanlara “bu dili nerden öğrendiniz” soruları sorulan bu insanlara hâlâ kendilerine güvenilmediği hatırlatılarak ötekileştirilmeye devam etmektedir. İşte bu nedenle adeta bir toplumsal reflekse dönüşen ‘en iyi Türk biziz’, ‘en iyi Müslüman biziz’ diyerek kendilerini hâlâ egemenlere kabul ettirmek içim yaşam mücadelesini sürdürmektedirler yüz yıldır. Bu yüzden kontrgerilla ve Milliyetçi-Müslüman Türk çeteleri Karadeniz’de çocuklardan katiller yaratma becerisine sahip olabilmiştir.

Pontos’ta yaşayan istisnasız herkes “Acaba Rum muyuz?” sorusu ile karşı karşıyadır en azından yüz yıldır. Bunun böyle olmadığını ispat etmek için uğraşan her ailenin bir sonraki jenerasyonunda bu soru tekrar tekrar mutlaka gündeme gelmiştir.

Müslümanlıkla ilgisi olmayan hatta Hıristiyan inancına uygun birçok gelenek Pontos’ta devam etmektedir. Çok yerde tabutla gömülmek, yumurta boyamak, Kalandar etkinlikleri vb. adetler sürüyor. Giysiler, kemençe, horon, halk şarkıları, yemek alışkanlıkları, eğlenceler ise binlerce yıllık Pontos folklorunun baskın izlerini taşır.

Trabzon’un bu konuda öne çıkmasının da sebebi budur. Çünkü bugün Pontos’un Rum geçmişinin en önemli izi olarak söyleyebileceğimiz ‘Pontos Rumcası/Romeyika’ Trabzon’da 300’ün üzerinde köyde yaşayan bir dildir. 

 

Pontos Soykırımı'yla ilgili çalışmalara Türkiye'de ne zaman başlandı?

Ne yazık ki bu konuya dair 100 yıl boyunca yazılı çizili birkaç makale dışında hiç bir şey yoktur. 1996 yılında Ömer Asan’ın ‘Pontos Kültürü’ kitabı Pontos kültürü hakkında yazılı cumhuriyet tarihinin ilk kitabıdır. Özellikle Trabzon ve çevresinde konuşulan dil olan ‘Romeyika’dan yola çıkarak, soykırımından söz edilmemiş olsa da Pontos’tan çıkan ilk sestir, önemlidir, değerlidir. Son yirmi yıl içerisinde Yunanistan’daki akrabalarını bulan ve bu nedenle de yüz yıl öncesinin Pontos sürgünleriyle görüşme olanağı bulan birçok aile ve onların çevresinde ciddi bir duyarlılık oluştu.

Yunanistan’dan Pontos’taki akrabalarını arayanlar, Pontos’tan Yunanistan’daki akrabalarını arayan, bunun için ilanlar veren, internet sitelerine yazılar yazan insanlar var.

Pontosla ilgili yazılmış (tümü resmi tarih yanlısı) kitaplar yok satıyor, sürekli yeni baskıları çıkıyor.

Ben ve bir kaç arkadaşım yaklaşık 6 yıl önce bu konuda hem Türkçe çıkmış yayınları hem Yunanca çıkmış yayınları okumaya başlayarak aynı zamanda Ermeni Soykırımı ile ilgili çalışmalar yürüten araştırmacı, akademisyen ve yazarlarla ilişki kurarak Pontos’un karanlık tarihini öğrenmek için bir adım attık.

Ben ve arkadaşlarım ailelerinin ana dili Pontos Rumcası/Romeyika olan insanlarız. Yani çocukluğumuzdan itibaren ‘Biz Rum muyuz?’ sorusunun yanıtını bulamamıştık. Ve tabii Hrant Dink’in bir Trabzonlu tarafından katledilmesi de bir Trabzonlu olarak beni de sarsmıştı.

Üstelik daha önce de bir papazın bıçaklanması ve ardından öldürülmesi, ırkçı saldırı ve linçlerle anılan bir şehir olan Trabzonlu olmam, olmamız, bu konuda beni ve bizi daha da sorumlu hissettirdi. Aslında bilimsel temellerini oturtamamış olmamıza rağmen sebebini çok iyi bildiğimiz bu durumun geçmişimizle ilgisini bilimsel temellere oturtmak için kollarımızı sıvadık.

Nihayet 2016 yılının Nisan ayında Ankara’da yüz yıl sonra bir ilki gerçekleştirdik.

 ‘1. Dünya Savaşı ve Sonrası Pontos Rum Soykırımı Konferansı’ başlığıyla yapılan konferansa benimle birlikte Vilasis Ağcidis, Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, Ahmet Demirel, Sinan Çiftyürek, Mert Kaya, Mahmut Konuk, Theofanis Malkidis, Baskın Oran, Stergios Thedoridis, Attila Tuygan, Yannis Vasilis Yaylalı ve Sait Çetinoğlu gibi isimler katıldı ve sunumlar yaptılar.

Yüz yıl sonra ilk kez Pontos Rum Soykırımı akademisyenler, araştırmacılar ve yazarlarca dile getirilmiş oldu. Katılımcıların ağırlığı Pontoslu, izleyicilerin tümü Pontoslu idi. Televizyonlar, gazeteler, birçok muhalif örgütlenme konferansa kayıtsız kaldı ama olanaklar ölçüsünde sosyal medyada konferans canlı olarak yayınlandı ve dünyanın bir çok yerinden izlendi.

Ben üç yıl süren bir çalışma sonucu kitabımı bitirdim ve Pontos Rum Soykırımı ile ilgili ilk kitap olma özelliği taşıyan ‘Pontos Gerçeği’ ortaya çıktı.

Son birkaç yıldır genç akademisyenler Pontos’a ilişkin ilgilerini belirtiyorlar. Yakın zamanda bu konuda yeni çalışmaların ortaya çıkacağını umuyorum. Devlet kurumlarının, arşivlerin bilimsel çalışmalara izin vermeyen tutumlarına rağmen gerçekler bir biçimiyle ortaya çıkıyor. Benim kitabımdaki bir çok belge ve kaynak cumhuriyet tarihi ve Türkçe kökenlidir mesela. Görmek istedikten sonra resmi tarih kaynakları da Pontos Rum Soykırımı belgeleriyle dolu.



Türkiye'de devlet Ermeni Soykırımı'nı her zaman inkâr etse de 1915'e dair bir fikir beyan ediyordu fakat Pontos Soykırımı konusunda hükümetlerin de sessiz kaldığı görülüyor. Bu sessizliğin nedenleri olarak neleri verebilirsiniz?

Bu sorunun yanıtını önceki sorularınızda vermiştim aslında. Pontos Rum Soykırımı, cumhuriyetin kuruluşuyla, kuruluş felsefesiyle ilişkilidir. Belki hükümetlerin sessizliği değil de, muhalif kesimlerin sessizliğine dair bir kaç söz edilebilir.

İttihat ve Terakkicilerin ardından Kemalistlerin Türk milliyetçiliği ve Sünni İslamcılık üzerine şekillendirdikleri ideolojik kimliklerinden ne yazık ki kendisine muhalif diyen kesimler de henüz kurtulamadılar.

Örneğin Küçük Asya’ya çıkan Yunan ordusunun askerleri dışında başka hiçbir devletle çatışmayıp yedi düvele karşı anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı verdiğini iddia ediyor resmi tarihçiler. Neredeyse yüz yıldır bir namuslu tarihçi de çıkıp bu yalandır demiyor. Üstelik bütün belgeler de ortada, nerde hangi cephede nasıl bir çatışma olmuş belli. Ölenlerin, kalanların sayısı belli. Kurtuluş savaşı denilen şeyin ellerindeki tek ordu olan Merkez Ordusu ve çeteler aracılığıyla Pontoslu Rumları imha etmek olduğunu belgelemek için, sadece TBMM Gizli Meclis Tutanaklarını okumak bile yeterlidir. Bu tarihçiler bu tutanakları okumamış olabilir mi 50 yıldır? 50 yıl önce yayınlanmış bu belgeler İş Bankası Yayınları tarafından. Tabii bu arada cumhuriyetin aydınlanmayı, cahillikten kurtulup, modernleşmemizi sağladığını düşünen ciddi bir kesim de var. Açtı, yoksuldu, cahildi Anadolu insanı diye başlar ya hep hikâyeler. 20.yüzyıla gelindiğinde dünya çapında okullara, entelektüellere, aydınlara, doktorlara, mühendislere, eczacıya, sanatçıya, zanaatkara sahip idi bu topraklar. Hepsini soykırımı süreciyle yok edenler, cahillikten şikayet ediyor ne tuhaf.

Pontos şehirleri opera binaları, tiyatrolarla dolu idi. 1890 yılında Trabzon Filarmoni Orkestrası şarkılar söylüyordu. Muhteşem bir Opera binası 1912 yılında Rumlar tarafından Trabzon’da inşa edilmişti. Nerdeyse her sokağından piyano sesi gelen Trabzon’da 1915 yılında Le Figaro gazetesinin 150 abonesi var. Golf oynanıyor, kriket oynanıyor Trabzon’da 1914 yılında (çekilmiş fotoğraflar var). Bugün İstanbul’da kaç kişi bilir acaba kriketin ne olduğunu?

Cumhuriyetle birlikte aydınlıktan karanlığa dönüştürülmüş Pontos kentleri. Bu karanlığa dönüşle hesaplaşma aslında cumhuriyetle hesaplaşmak olduğu için sessizdir bugün ülkenin “aydınları”. Bu sessizliğin temel sebebi iktidarlar açısından imha ve asimilasyonun ve tabii inkârın vazgeçilmez bir politika oluşudur, aksi cumhuriyetin kuruluşunun meşruluğunu reddetmekle özdeştir.  Bu yüzden de geçmişle hesaplaşmamak, hesaplaşmak istememek en akılcı yoldur onlar açısından.İnsan hakları, adalet, hukuk, özgürlük hatta sosyalizm gibi kavramları savunup böyle bir soykırım karşısında sessiz kalmak hatta resmi ideoloji ağzıyla inkar etmenin sebebi de yine daha önce belirttiğim gibi cumhuriyete ve cumhuriyeti kuran düşünceye bir başka deyişle Kemalizm’e yüklenen ilerici misyondur.

19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a ayak basması ve Karadenizli Rumların tasfiyesi süreci hakkında neler söylenebilir? Bu süreçte Topal Osman çetesinin işlevi nedir?

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a gelişiyle birlikte ilk yaptığı iş Topal Osman ile görüşmek olur. Bu görüşme Topal Osman güzellemesi yapılan onlarca kitapta açıkça yazılı çizilidir. 1919’dan itibaren bütün Karadeniz şehirlerinde Rumlara yönelik saldırı ve cinayetler giderek artmaya başlar. Mustafa Kemal, Topal Osman’a tüm Rumları imha etmek için yol gösterir, talimatlar verir. Bir yandan çetelerin Rum köylerine yönelik saldırıları sürerken aynı zamanda Amasya’da Merkez Ordusu adında bir ordu kurulur. Kısa bir süre önce gözlerinin önünde Pontos’taki tüm Ermenilerin katline tanık olan Rumlar sıranın kendilerine geldiğinin farkında oldukları için partizan grupları oluşturarak dağlara çıkar ve direnmeye başlarlar.

Hedef Rumların sadece canı değil, malları mülkleri ve servetleridir aynı zamanda. TBMM Gizli Meclis tutanaklarında sıkça dile getirildiği üzere  meselenin özü ‘tenkil ve yağma’ yani yok etme ve Rumların tüm mal varlığının gasp edilmesidir.

Amele Taburları ve ölüm yürüyüşleri (tehcir) 1911 ve 1915’te olduğu gibi bir kez daha Merkez Ordusu’nun kurulmasının ardından gündeme gelir.

Tüm Karadeniz sahili 1921 yılından itibaren ‘savaş alanı’ ilan edilip Rumlar iç bölgelere doğru yürüyüşlere zorlanırlar. Amele taburlarında en ağır işlere zorlanan ve aç bırakılan Rumların çoğu hastalanır ve hayatını kaybeder.

Ölüm yürüyüşlerinde de aynı akıbet beklemektedir Rumları, son kişi ölene dek yürüyüşe ara  vermeden devam edilir. Yürüyüşü organize eden askerler geri dönüp yeni gruplarla yeni yürüyüşlere devam eder. Bu arada birçok yürüyüş de çetelerin yaptığı saldırılarla kısa sürer. Bu konuda da yine TBMM Gizli Meclis Oturumlarında milletvekilleri konuşmalar yaparlar.

Okullar, okulların spor kulüpleri, tiyatro müzik kulüpleri üyeleri ihanetle suçlanıp İstiklal Mahkemeleri’nin kararlarıyla idam edilirler. Merzifon Koleji’nin futbol takımı oyuncuları bile idam edilenlerin arasındadır.

Yaşlı genç ayırt edilmeksizin kadınlara hatta çocuklara tecavüz edilir, çete reislerinin ve paşaların haremleri Rum genç kadınları ile doldurulur. Erkek çocuklar öldürülmezler ise Müslüman ailelere verilir. Samsun Bafra’da binlerce Pontoslu Rum boğularak öldürülür. Hitler’i henüz kimsenin tanımadığı, gaz odalarını kimsenin bilmediği yıllardan bahsediyorum.

Kiliselere doldurulup diri diri yakılır binlerce insan. Baltalarla kafalar kesilir.

Tüm bu uygulamalarda öne çıkan en önemli isim Topal Osman’dır. Ermeni Soykırımı sürecinde yaptığı katliamlardan dolayı hakkında mahkumiyet kararı verilmişken, Pontos’taki katliamların organizasyonunda yer alması için albay rütbesine yükseltilir. Öylesine korunmaktadır ki kimi yüksek rütbeli subayların hakkında Meclis’e, Mustafa Kemal’e defalarca şikayet dilekçesi yollamalarına rağmen o acımasız katliamlarına devam eder. Onu destekleyen en önemli isimlerden biri olan ve hakkında soruşturma açılmasına karşı meclise yolladığı savunmasına “Bütün Rumlarda bir devlet mefkuresi vardır. Fikrimizce, memleketimizdeki Rumlar bir yılandır. Bu yılanların zehirleri kadınlardır”  sözleriyle başlayan Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa’dan da söz etmek gerek. Hakkında Meclis’te soruşturma açılan bu soykırımcı paşayı Meclis’teki bu soruşturmaya itiraz ederek onu nasıl kurtardığını bizzat Mustafa Kemal Nutuk’ta açıkça dile getirir. Koçgiri Kasabı olarak da anılan Nurettin Paşa, Rumların yanı sıra Rumlara destek olduğundan şüphelendiği Müslümanlar da nasibini alacaktır. Sonuç olarak soykırımın ardından Mübadele anlaşması ile artık tüm Rum mal varlığına el konulup cumhuriyet kurulur. 

Romeyika sözlüğü çıkıyor

Doğu Karadeniz'in dağlık bölgelerinde Rumcayı muhafaza eden topluluklar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu dilin gençlere aktarımdan bahsedilebilir mi?

Alman Sosyolog Tessa Hoffman, Trabzon’da 300 köyde Pontos Rumcası /Romeyika’nın hâlâ yaşadığını söylüyor. Cumhuriyetten bugüne bu dili konuşanların giderek azaldığını söylemek yanlış olmaz. Dağ köylerinde bugün yaşlı kadınların çoğunluğu Türkçeyi anlamakta zorlanıyor. Okula gitmedikleri, şehre inip devlet kurumlarıyla, kasaba ve şehirle ilişki kurmadıkları, resmi işleri de genel olarak erkeklerin görmesinden kaynaklanan bir durum bu. Ama iletişimin bugün ulaştığı boyutla birlikte bu dilin kısa bir süre içinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Bu dil bugüne kadar sadece ailelerin evde konuştukları bir dil. Cumhuriyet sonrası asimilasyon politikaları ile Rumca şarkılar Türkçeleştirildiği için artık şarkıları bile Rumca söyleyen insan sayısı çok az. Son yıllarda genç birkaç sanatçının Rumca albümler yapması ise dilin yaşamasına katkı sağlayacak bir gelişme olarak gösterilebilir. Ayrıca yakında kitap olarak yayınlanacak bir Romeyika sözlüğü hazırlandı. Yine internet ortamında bu dili yaşatmak için oluşturulan siteler aracılığıyla en azından belli bir kesim mücadele ediyor. Bu dilin yaşatılması için İstanbul ve Ankara’da dernek kurma girişiminde olan insanlar var.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/agos-ta-pontos-gercegi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/agos-ta-pontos-gercegi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/agos-ta-pontos-gercegi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/2016/12/agos-ta-pontos-gercegi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/agos-ta-pontos-iddialari/31894/</link>
			<pubDate>Sat, 10 Dec 2016 09:16:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Karadeniz Müziği nasıl çıkış yakaladı]]></title>
			<description><![CDATA[Bir akademisyen gözüyle Türk müziğinde Osmanlı'dan bu yana değişimler... ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[KTÜ Devlet Konservatuarı. II. Uluslararası Müzik ve Dans Araştırmaları Sempozyumu akademik kurulunda yer almak üzere Trabzon’a gelen Trabzonlu Prof. Şahvar Beşiroğlu ile konuştuk.  Osmanlı’da Türk müziği, Karadeniz müziği ve Trabzon hakkında konuştuğumuz Beşiroğlu, Türk müziğindeki ve Karadeniz müziğindeki değişim ve dönüşümle ilgili önemli açıklamalar yaptı.

Röportaj: Elif ÇAVUŞ

Şefika Şahvar Beşiroğlu kimdir?  

1975 yılında 10 yaşında iken İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulduğu ilk yıl kanun çalgısı ile eğitimime başladım. Ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra kararım müzik yönünde oldu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 4 yıl konservatuarın yüksek kısmında okudum. 1982’de mezun oldum ve yüksek lisansımı yine konservatuarın bünyesinde açılan sosyal bilimler enstitüsüne bağlı Türk Müziği ana sanat dalında yaptım. Kanun çalgısı ile ilgili hazırladım. Doktora da müzik tarihine ve müzikolojiye yönlendim ve 3. Selim dönemiyle ilgili bir tez yaptım. 1982 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra asistan olarak konservatuarda ders vermeye başladım. Müzikoloji bölümü kurulmuştu ama öğrenciler yeni yeni alınıyordu. Doktora süresindeki çalışmalarım sonucunda hocam beni müzikolojiye yönlendirdi ve müzikolojide de dersler vermeye başladım. Müzik tarihine yoğunlaştım ve bu sırada bir Amerika konserinde İlber Ortaylı ve Cemal Kafadar ile Harvard Üniversitesi’ne gittim. 1 yıl kendisiyle doktora üstü çalışması yaptım. Akademik serüven devam etti, doçent oldum sonra profesör oldum. 1999 yılında Müzik ileri araştırma merkezi kurduk. Şuanda oranın müdürlüğünü yapıyorum. 18. Yüzyıl dönemi müzikleri ile ilgili çalışmalarım var. O döneme ait Osmanlı çengi çalmaya başladım. Şuan Türkiye’den çeng çalabilen 4-5 kişiyiz. Yeni yeni gelişen bir saz.

 

MÜZİK AİLEDEN TARİH DEDEDEN

Neden alan olarak Türk müziğini seçtiniz?

Çocukluğumla alakalı… Ailede genelde Türk Müziği dinleniyordu. Anneannem Münir Nurettin Selçuk hayranı idi. Evimizde hep onun plakları vardı. Bu işe çok meraklı olmaya başladım. Benim kendi pikabım vardı. Hafta sonraları Beyoğlu’na çıkıldığı zaman herkesin söylediği gibi bir kara kedi plakçısı vardı. Her hafta bana bir 45’lik plak alırlardı. Türk müziğine müthiş bir ilgi vardı. Tarih ilgim de dededen geliyor.

 

OSMANLI’DA KÜLTÜR VE SANAT ÇÖKÜŞ DÖNEMİNDE ZİRVE YAPTI

Tarihte Türk müziğini incelediğiniz zaman nelerle karşılaştınız? Özellikle Osmanlı döneminde…

Çok büyük farklılıklar var şuan ki Türk müziği ile… Tarih Metodik olarak kişiseldir. Tarihi yazan kişiler kendi bakış açılarıyla yazmıştır. Bizim Osmanlı tarihi anlayışımız Afet İnan’ın kurguladığı bir tarihtir. Yükselme dönemi, duraklama dönemi vardır ama genelde siyasi tarih üzerinden okunmuştur. Sosyal ve kültürel tarih anlayışı ortaokul ve liselerde okutulmamakta. Bu bizim aşmamız gereken bir konu… Çünkü Osmanlı’nın çöküş döneminin başladığı ve toprak kaybetmeye başladığı dönemde sanatta tam tersi ilerlediği dönem ve bu anlamda en önemli dönemini yaşıyor. Yani 3. Selim dönemi…

 

OSMANLI YÜZÜNÜ HEP BATIYA ÇEVİRDİ

Osmanlı çok zengin değil mi kültür ve sanat açısından…

Tabi ki… Hem Anadolu, hem İstanbul… İstanbul’un patronajı İstanbul’un alınması ile başlıyor… Çünkü bir kültür devralıyorsunuz. Fatih İstanbul’u devralıyor ama Fatih hiçbir zaman kurulan devletinin bir anlayışı olarak kendini görmüyor. Fatih’in her zaman inandığı şey kendisinin 3. Roma kralı olduğu… Osmanlı’nın yüzü hep Avrupa’ya yönelik… Hiçbir zaman geriye bakmamış Osmanlı… Avrupalılarla birlikte yaşamış İstanbul alındıktan sonra…

19. yüzyılda başlamıyor Avrupalılarla ilişkilerimiz. İstanbul alındığında Kilise de, Sinagog da vardı… Ceneviz ve Venedikliler Galata bölgesinde yaşıyordu. En iyi ilişkilerimiz İtalya ile olmuştur. 

 

TRABZON, İSTANBUL KADAR ZENGİNDİ…

Trabzon da 4 bin yıllık bir şehir… Kültürel ve sanat açısından oldukça zengin…

Trabzon tarihindeki zenginlikler nelerdir mesela…

Trabzon da aynı İstanbul gibi… Rum Pontus İmparatorluğu’nun başkenti Trabzon. Başkent olunca kültürel ve sosyal olarak daha kozmopolit bir yapıya sahip oluyorsunuz ve aynı zamanda da merkeziyetçilik üstleniyorsunuz. Rum Pontus İmparatorluğu’ndan sonra Osmanlı Trabzon’u aldıktan sonra o merkeziyetçilik devam etti. Amasya, Manisa da birer sancak. İstanbul kültürünün bu sancaklarda bir anlamda yansımasını gösteriyor. Batılı algı düşünce İstanbul’la birlikte buralara da yansıyor. Mesela ilk Opera binası Trabzon mevcut. Sonrasında sinemaya çevriliyor ve sonra da yıkılmış. Trabzon kültürü çok önemli bir kültür. Harput, Urfa da öyle.

 

KTÜ DEVLET KONSERVATUARI BİNA BEKLİYOR

KTÜ Devlet Konservatuarı. II. Uluslararası Müzik ve Dans Araştırmaları Sempozyumu. “Bellek ve Kültürel Miras” konusuyla bu yıl karşımızda… Siz de sempozyumun akademik kurulunda yer alıyorsunuz…

10 yıl önce Muzeffer Tunç hocamızın girişimi ile konservatuarın kurulmasıyla ilgili bir çalışma başlatıldı. Ben de yardımcı olmak için hazırdım. Her şey kadro meselesi. Şimdi çok iyi bir kadroları var. Abdullah Akat doktora öğrencimizdi. Şuan işin başında ama bina sıkıntıları var. Bunu özellikle yazarsanız sevinirim. 10 yıldır bir bina sözü var ama konservatuara yakışmayacak şekilde eğitim vermeye çalışıyorlar. İnşallah şuan ki rektör bununla ilgilenip konservatuara yakışan bir bina kazandırabilir.

Sempozyuma gelirsek ilki 4 yıl önce düzenlenmişti. Şehir ve akademisyenlerin biraraya gelmesi için önemli bir çalışma tabi ki…

Bu yıl da çok güzel bir sempozyum oldu. Önemli olanı bellek kısmı bir aktarım söz konusu. Yaşadığınız kültürü koruyarak bir sonraki kuşağa aktarmak “Bellek ve Kültürel Miras” başlığını ortaya çıkarttı. Tabi ki hiçbir zaman tam olarak korunamayabilir ama devam eder. Bu anlamda müzik de böyle bir şey. 100 yıl öncenin müziğini icra etmiyoruz ama elimizde veriler olduğu için bilimsel metotlarla araştırıyoruz ve bu kültürel bellek araştırması olmuş oluyor.

 

POPÜLER MÜZİK KALİTEYİ DÜŞÜRÜYOR MU?

Her şeyin eskisini ararız… Hep “Nerede o eski……” ile başlayan cümlelerimiz olur. Müzikte de böyle… Belki teknoloji gelişiyor ama kalite hep tartışılır durumda… Siz nasıl yorumluyorsunuz bu durumu?

20. yüzyılda geleneksel kültürler devam ederken Batılılaşma, modernleşmenin etkisiyle batının kendi içinde geliştirdiği formlarla birlikte Türkiye’deki müziklerde de çeşitlenme oldu. Bir geleneksel müzik haricinde farklı türler de ortaya çıkmaya başladı. Buna genel anlamda popüler müzik diyoruz. Bu anlamda bir değişim söz konusu. Kendi kişisel tercihimi yaptığım zaman daha çok geleneksel anlamdaki eserleri dinliyorum.

POPÜLER MÜZİK ARABESKLEŞİYOR

Türkiye’nin Cumhuriyet döneminden sonraki geçirdiği süreçle alakalı bir değişim olabilir. Bunu bir tespit olarak söylüyorum; her müzik tür olarak batıdan farklı olarak Türkiye’de üretilen popüler müziğin arabeskleştiğini düşünüyorum. Hangi tür olursa olsun. Arabesk müzik gerçek arabesk anlamda yaşıyor mu? Çok az. Gerçek anlamda bir pop müzikte bile, bir rock müzik sanatçısının dahi arabesk etkisiyle beste icra ettiğini görüyoruz. Bu anlamda kulak makamsal tınıları orada bulduğu için olabilir. Mesela halk müziğinin çıkışta olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet döneminden 80’lere kadar olan dönemden daha fazla dinlenildiğini düşünüyorum. Şehirlere göçlerle gelen kitlelerle başlayan sürecin artık arabeskten koparak halk müziğine ve yeni üretimlerine doğru yöneldiğini düşünüyorum. Bir Neşet Ertaş’ın ekolü olan kişilerin yaptığı daha aranjman diyebileceğimiz türlerinin ön planda olduğunu düşünüyorum. Bir Karadeniz müziği için de aynı şey geçerli. Bir Volkan Konak kemençe kullanıyor ama kemençenin yanında gitar da kullanıyor. Sadece kemençe ile okumuyor.

 

BATILI MOZART’A NASIL BAKIYORSA BİZ SANAT MÜZİĞİNE ÖYLE BAKIYORUZ

Aynı mantıkla sanat müziği konusunda ne diyebiliriz?

Geleneksel bir müzik ama sonuçta üretimi açısından tamamen sözle alakalı olduğu için dille çok bağlantılı. Biz şimdi o dili konuşmuyoruz. O dili kaybettik.

 “Bülbül gibi pür oldu cihan” mesela bu cümlede “pür” ün ne anlama geldiğini bilmezseniz o cümleyi anlamazsınız. Dili bilirseniz daha fazla haz elde edersiniz. Bu anlamda Osmanlıcanın kullandığı yapı içindeki makamsal müzikle ilişkimiz, bugün aynı batılı insanın Mozart, Beethoven, Bach’la olan ilişkisi gibidir.

 

KAZIM VE VOLKAN’LA KARADENİZ MÜZİĞİNİN ÇIKIŞI

Karadeniz Müziği’nde de değişim söz konusu. Kazım Koyuncu, Fuat Saka ve Volkan Konak tarzlarıyla Karadeniz Müziği’nde yeni bir dönem başladı diyebilir miyiz?

Yapılan işin kalitesi çok önemli tabi. Fuat Saka gitarla söylüyor. Yapılan iş çok nitelikli. Birol Topaloğlu mesela tulumla söylüyor daha yöreye yakın… Fuat Saka da geleneği devam ettiriyor. Politik bir süreç de aslında. 80’e kadar Kürtçe, Çerkezce, Lazca konuşmak yasaktı. TRT, Anadolu’da birçok derlemeleri yaptığı zaman bu dillerde olan türküleri Türkçe’ye çevirdi. Türkçülük politikası vardı. TRT’nin yurttan sesler korosu da bunun için kurulmuştu. Bütün yörelerin türküleri aynı tip bağlama ve ilave sazlarla söyleniyordu. Hâlbuki Karadeniz’de bağlama çok az kullanılan bir çalgıdır. Ama bağlama ile Cemile Cevher, Kamil Sönmez, Karadeniz müziklerini seslendirdi. 90’lardan sonra yasak kalktı. Kürt müziği, Laz müziği, Gürcü müziği diyebiliyoruz. Hiçbir zaman böyle bir terim kullanma düşüncesi olmamıştı. Volkan Konak ve Kazım Koyuncu’nun çıkışı bu anlamda popüler oldu.



 

ÇALGILARIN MİLLİYETİ YOKTUR ÇALIŞ ŞEKİLLERİNİN MİLLİYETİ VARDIR

Kemençe bize Rumlardan kalan bir çalgı mı?

Bu konuda çok büyük bir araştırmam olmadı ama çalgılarla ilgili şunu söyleyebilirim; bir çalgının milliyeti yoktur. Kemençe farklı yerlerde kullanılıp göçlerle mi buraya geldi, veya buna benzer çalgılar var mıydı? Sadece Rumlar değil, Gürcistan’da da kullanıyor.

Çalgının milliyeti yoktur ama çalış şekillerinin milliyeti vardır. Kanun da bugün Araplarda, İran’da ve Yunanistan’da, Türkiye’de kullanılıyor. Şimdi kanuna Türk sazı demek, kanun Araplardan alındı demek çok doğru şeyler değil. Milliyetlerinin ne olduğunu bilmiyoruz ama çalış sitillerinin farklı olduğunu biliyoruz. Müzikal öğeler farklı.

 

İNSANA AĞAÇ BIRAKMIYORLAR

Son olarak Trabzon’la ilgili düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Trabzon sizi mutlu ediyor mu?

Açıkçası memleketim beni mutlu ediyor diyemiyorum. İstanbul gibi bir yapılaşma görüyorum. Yapılaşma çok kötü. Karadeniz yeşille birlikte anılan bir yer. Sadece yaylalar değil, kent içi de yeşildir. Her taraf apartman olmuş durumda ve hiç yeşil göremiyoruz. Ağaç bile bırakmıyorlar insana… Beni en çok bu üzüyor…. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/karadeniz-muzigi-nasil-cikis-yakaladi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/karadeniz-muzigi-nasil-cikis-yakaladi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t_karadeniz-muzigi-nasil-cikis-yakaladi.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/karadeniz-muzigi-nasil-cikis-yakaladi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/karadeniz-muzigi-nasil-cikis-yakaladi/31308/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Oct 2016 13:18:52 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Trabzon'da PAŞA'lar gibi tatil yapmak ister misiniz?]]></title>
			<description><![CDATA[Trabzon'un en iyi tatil köylerinden birisi olan Paşa Tatil Köyü'nde yok yok... ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Röportaj: Elif ÇAVUŞ

Trabzon'da deniz sezonu çok kısa bir zaman dilimine yayılır. Doğu Karadeniz'in hava şartları, deniz turizmine çok müsait değildir ancak kıyılarının güzelliği ile turistlerin gözdesi olmayı başaran Trabzon'da, yaz turizmine hizmet eden bir çok tatil köyü işletmecisi var.  

Bu tatil köylerinden birisi de Akçaabat-Salacık'ta bulunan Paşa Tatil Köyü. 12 yıldır Trabzon'da hizmet veren Paşa Tatil Köyü, her yıl yeniliklerle müşterilerini karşılıyor. Trabzon'un en iyi tatil köylerinden birisi olan Paşa Tatil Köyü'nde yok yok... 

Müthiş manzarasında deniz keyfi yapabiliyorsunuz. Bir taraftan Trabzon'u, diğer taraftan da Akçakale'yi izliyorsunuz. Bir plajda yöre insanının en çok dikkat ettiği şey nedir diye sorsak her halde ilk sırada "güvenlik" gelir. 

Paşa Tatil Köyü, işletmecisinden çalışanına kadar ilk olarak müşterinin her türlü güvenliğine önem veriyor. 7/24 kamera sistemi ile müşterilerin en ufak bir rahatsızlık yaşamasına müsaade edilmiyor. Hizmet sektöründe de örnek bir çizgi çizen Paşa Tatil Köyü, 30'un üzerinde çalışanı ile otel hassasiyetinde hizmet veriyor. 

Denizi, yemek çeşitleri, manzarası, canlı müziği, suit kamelyaları ile paşalar gibi tatil yapmak isteyenlerin adresi Paşa Tatil Köyü'nü aile şirketinden Muhammet Başkan ile konuştuk. Hem bölge turizmini, hem yaz turizmini hem de Paşa Tatil Köyü'nü konuştuk. 



Turizm sezonunun ortasındayız ancak deniz sezonunun henüz başlarındayız diyebiliriz. Trabzon denize sırtını dönmüş bir şehir. Denizle insan arasında Karadeniz Sahil Yolu var ve dolayısıyla kıyısında denize girilebilecek çok ay yer var. Paşa Tatil Köyü bu kıyılardan bir tanesi. Paşa Tatil Köyü'nde bu yıl değişiklikler görüyoruz. Neler bekliyor bu yıl müşterilerinizi?

 

 12 yıldır burada hizmet veriyoruz. Sizin de değiniz gibi insanların denizle olan alakası yol ile bir şekilde engellendi. Halkın denizi rahatlıkla kullanabileceği nadir yerlerden birisi Paşa Tatil Köyü. Her yıl olduğu gibi bu yıl da değişiklikler yaptık. Bu yıl peyzaj ağırlıklı değişiklikler yaptık. Doğaya dostuz. İnsanlar buraya geldiklerinde yeşilin mavi ile buluştuğu bu alanda hem bitki örtüsünü, meyve bahçelerini, kumsalını, hem de tertemiz denizini görecekler.  Amatör bir tatil köyüyüz. Günü birlik kamping, bahçe, restoran hizmeti veriyoruz. Yeni dizaynımızla kapasitemizi de arttırdık. Benim de içime sinen bir bakım düzen oluşturduk. Çok uygun koşullarda yerel turizmi yaşayabilir insanlarımız. Trabzon ve bölge illerinden gelen vatandaşlarımıza, yerli ve yabancı turistlerimize hizmet veriyoruz.



Konaklama olanağı da var. Kaç kişi kapasiteniz var?

36 yatak kapasitemiz var. Aileleri alıyoruz. Çoçukların katılımı ile 12 aileyi aynı anda ağırlayabilecek potansiyeldeyiz. Bu yeterli değil, kapasiteyi arttırmayı düşünüyoruz. Zamanla bunu da yapacağız.

Trabzon'da insanlar hava şartları dolayısıyla yayla turizmine ağırlık veriyorlar diyebiliriz, deniz ise insanımızın vazgeçilmezi ancak sezon çok kısa sürüyor. Aslında aileniz büyük bu yatırımı yaparak büyük bir açığı kapatmış ancak yatırımcı olarak büyük bir risk değil mi? 

O anlamda kendimizle dalga geçiyoruz tabi. Trabzon 4 bin yıllık bir kent. Denizle ilgili turizm hizmetinin hikayesi yaklaşık 100 yıllıktır. Trabzon'da hemen hemen Cumhuriyet'le birlikte modern bir kent olduğundan bahsedilir. Ama bu anlamda yatırımları bir şekilde 2005'li yıllarda bizlere nasip oldu. Bilinçli bir yatırımcı olduğumuzu zannetmiyoruz ama böyle bir yatırım Trabzon'a gerekiyordu.



Bölgeden bahseden siyasetçiler, yatırımcılar artık ilk cümle olarak "Turizm" diyor. Bu anlamda turizme yatırım yapan kişiler sizce yeterince devlet desteği görüyor mu?

Bizim bu yatırımımız kamuoyunda destek gördü, alkışlandı. Bu anlamda bizi takip eden buraya benzer yatırımlar da oldu. Keşke bunlar artsa ve Trabzon sahili daha da güzelleşse. Trabzon'a başka bir pencereden bakmak lazım. Trabzon spor şehridir, organizasyon şehridir, kültür şehridir ve turizm şehridir. Bunların hiç birinde baca yoktur. Hepsi birbirinin gelişmesine katkıda bulunur. Bu alanların istihdamı da geniştir. Trabzonspor'un marka olması, üniversitenin olması, doğal güzelliklerinin olması, denizinin olması, tarihin olması Trabzon'un şanslarıdır ve bunları iyi kullanmamız lazım. İnsanlarla doğal güzellikler arasında duvarlar örüldü. Biz bu şansı kullanamadık. Teşvik var. Gerçekte uygulamada bin bir prosedürle karşılaşıyoruz. Kurallı davranmaya çalışıyoruz ama maddi kayıplarımız çok oluyor. Gerekli desteği alamadığımız için istediğimiz seviyeye gelemedik. Çok daha hızlı büyümeyi gerektiriyor bu sektör. İnşallah bundan sonraki süreçte turizm yatırımcıları gerekli desteği görür.



Türkiye genelinde bu yıl turizm konusunda talihsiz bir dönem yaşanıyor. Karadeniz bölgesinde durum ne sizce, Arap turizminde de bir tıkanmanın olduğunu görüyoruz... 

Domino etkisi oluştu tabi ki. Bizim ülkemizin bütçesinin büyük oranda turizm gelirleri ile dizayn edildiğini biliyoruz. Bu yıl beklenilen turizm girdisi yapılamadı. Bir çok sebebi var. Güvenlik, siyasi, iklim... Bu en küçük işletmelere kadar yansıdı. Alternatif bir yöntem var. Eğer iyiysen kendi içinde de bu sorunu çözebilirsin. Trabzonlu bir ailenin Akdeniz ve Ege'de yapmak istediği tatili, sadece uçak biletlerinin maliyeti ile burada 10 gün tatil yapılabilir. Bu sorunlar geçici. Gidişat aslında daha kaliteli bir sonuç verecektir. Kimse bu işten kolay kolay vazgeçmesin.

Araplara gelince... Bu yıl herkes büyük bir beklenti ile yatırımlarını ona yönelik yaptı. Biz onlara yönelik yatırım yapmadık. Ama onların gelmemesi bir kaos oluşturdu. O balon ekonomi cımbızı yedi ve patladı. İnsanlar ellerinde kalanları ellerinden çıkarmaya çalışırken piyasayı dejenere ettiler. Arapları fırsatçı bir tavırla karşıladığımızı düşünüyorum. Onları makul karşılamak yerine skandallarla karşıladık ve büyük tepkiler aldık. Bir kaç örneğin olması bile yetti. Giresun, Ordu ve Batum'u tercih ediyorlar artık. Ordu'da havalimanının açılması da etkili oldu.

Araplar, Paşa Tatil Köyü'nü tercih ediyor mu?

Biz her insana açığız. Yalnız plajın yazılı olmayan kültürü var. Plaj kıyafetleri ile oturduğumuz zaman bazı insanların bundan rahatsız olmaması lazım ve o kıyafetlerle oturan insanın da rahatsız olmaması lazım. Biz buna çok önem veriyoruz. Rahatlık ve güvenlik bizim için olmazsa olmaz. Onlar kendileri uygun görmedi. Başka soyutlanmış bir alan istediler. Bu manada da bizim halkımızdan tepki aldık. Tesettür alanı oluşturduk. Tesettür alanı içinde kendi ailelerindeki erkekleri oturamadı. Dolayısıyla erkekleri dışarıda oturunca kendi halkımızdan tepki aldık. Bir ablamız, "Biz Atatürk'ün Türkiye'sinde yaşıyoruz. Uyum sağlayanlar, o yapıyı kabul edenler bizimle gelsinler kardeş kardeşe oturalım" dedi ve bu uygulamadan rahatsızlığını ifade etti. Ben de kendisine hak verdim. Ortadoğu kökenli komşularımızın buraya gelmelerini istiyoruz elbette gündüz gelemiyorlarsa, akşam yemeğine gelebilirler. İran, Azerbaycan, Gürcistan, Yunanistan, İtalya ve Arjantin'den misafirlerimiz geliyor. Onlar Paşa Tatil Köyü'nden oldukça memnunlar.



Trabzon'da deniz kenarında bir restoran olarak da Paşa Tatil Köyü hizmet veriyor. Burada da büyük bir açığı kapatıyor değil mi?

Hem restoran olarak hizmet veriyoruz hem de organizasyon şirketlerinin en gözde mekanlarından birisi olmayı da başardık. Yaratıcılık bizim Trabzon insanında aşırı derecede var. Buradaki her köşe organizasyon şirketlerinin de gözdesi. Burada düğün fotoğraf çekimleri, tanışma yemekleri, düğün fotoğrafları, evlilik teklifleri, sünnetler, kınalar, düğün organizasyonları için gerçekten Trabzon'un en çok tercih edilen yerlerinden birisi Paşa Tatil Köyü. Can kurtaran kulesinde bir masa dizaynı yapıldı. Evlilik teklifi yapıldı. Sosyal medyada da bu anlamda taktir topluyoruz. Bu da bizi çok memnun ediyor.



Şimdi Paşa Tatil Köyü'nde "yok yok" deyince aklıma canlı müzik geldi. Canlı müzik de yapıyor musunuz? 

Trabzon'u temsil eden Selçuk Balcı, Apolas Lermi, Volkan Konak gibi sanatçılarımızın müzik tarzlarını seslendiren ve çalan konservatuar öğrencileri ile her akşam burada canlı müzik yapıyoruz. İnanılmaz keyifli oluyor. Kemençe ve gitar ile yöresel müzik yapıyoruz.



Hedeflerimiz neler peki?

5 bin kişilik açık hava konseri yapılabilir. Türkiye'de ses getiren Trabzonlu sanatçılar, ya da Türkiye'nin sevilen sanatçıları getirilebilir. Yabancı sanatçılar da getirilebilir. Trabzon'un bu tür etkinliklere kesinlikle ihtiyacı var.

Son olarak eklemek istediklerimiz neler?

Bizim buradaki pozitif mücadelemizin müthiş zorlukları var. Yılgınlık gerekçesi olarak görmüyoruz. Müthiş bir mücadele ortaya koyuyoruz. Umuyoruz, siyasetçilerimiz ve kamu birimlerimiz olaya farklı bir pencereden bakar da bu güzelliğe sahip bir çok kıyı noktamız düzenlenir ve vatandaşların hizmetine sunulur. Yap -İşlet-Devret modeli ile bu yerler turizme kazandırılması gerekiyor. Gelir getirici, istihdam sağlayıcı hale getirmemiz gerekiyor. Buradaki evler bu işletme olduktan sonra değerine değer kattı. 100 bin tl ise 200 bin tl oldu. Bakımsız başı boş yerler zaten insanlar tarafından kullanılıyor. En doğal ihtiyaçlarını karşılayacakları şekilde hizmet alamıyorsalar ne oluyor çevreyi ve denizi kirletiyorsunuz. İnsanlarımız zaten bilinçsiz. Denize çöp atmak, tükürmek... Bu bizim dünyanın en masum çocuğu olan denize yaptığımız haksızlıktır. O çocuk bize çok faydalı durumdadır. Biz onu dövmemeliyiz. Birilerinin gücü yetmez, herkesin mücadele etmesi lazım. Kıyı şeridinde insanların tercih ettiği yerler devlet eli ile kontrol altına alınması lazım ve makul şekilde işletilmesi lazım. Gelsin benim yerel yönetimim "ben buraya gerekli yatırımı yapacağım, çevresini, güvenliğini, atığını, peyzajını ben yapacağım, sen ihaleye gir kazanırsan benim işletmecim ol" desin. Buna da varım. Bu şekilde doğaya, hayata hizmet etmek istiyorum.



Kaç kişi istihdam ediyorsunuz?

30 kişi istihdam ediyoruz. Ayrıca 2 ablam da burada çalışıyor. İlkokul mezunu idiler ama şimdi liseye gidiyorlar. Hem okuyorlar, hem çalışıyorlar, hem de iş sahibi oldular. İnsanların hayatları nasıl değişiyor değil mi? 2 ablamın da hazırladığı yöresel yemekleri yemek için gelen müşterilerimiz var.  Özellikle sarmamız meşhurdur...

Çok teşekkür ediyorum, turizme katkınız için ve bu güzel işletmeyi Trabzon'a kazandırdığınız için... 

Ben de habercuk ailesine teşekkür ediyorum.  

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonda-pasalar-gibi-tatil-yapmak-ister-misiniz.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonda-pasalar-gibi-tatil-yapmak-ister-misiniz.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t__4581.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonda-pasalar-gibi-tatil-yapmak-ister-misiniz.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/trabzonda-pasalar-gibi-tatil-yapmak-ister-misiniz/29834/</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2016 14:36:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Nihat Genç'ten müthiş tespitler (Özel röportaj)]]></title>
			<description><![CDATA[Genç, "Ama kör bir siyaset, ham bir siyaset, Trabzon’un kültürünün kaldıramadığı ve içinde kaybolduğu bir vahşi siyaset içinde boğuluyoruz. Bunun arızalarını yaşıyoruz. Mesela Trabzonspor için çok şey söyleyemem ama siyasetin çok içine girerek kaybettiğini düşünüyorum" dedi. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ağabeyi Fuat Genç'in cenazesi için Trabzon'a gelen araştırmacı yazar Nihat Genç, Kuzey Ekspres'in sorularını yanıtladı.

Röportaj: Elif ÇAVUŞ

3 kardeşini de kanser belasından dolayı kaybeden Nihat Genç, 63 yaşındaki ağabeyi Fuat Genç'i son yolculuğuna uğurlamak üzere geldiği Trabzon'da dostlarıyla da biraraya geldi., Günümüz Türkiyesi'de yazarlık ve gazetecilik mesleğini kendi deyimiyle "Eyvallahsız" yapan Nihat Genç, acılarını bir kenara bırakarak sorularımızı yanıtladı. Türkiye'nin içinden geçtiği süreci değerlendiren Genç, aynı zamanda bir Trabzon ve Trabzonspor değerlendirmesi de yaptı.

KİMSEYE EYVALLAHIN OLMADAN...

Bağımsızlığı ve özgürlüğü son derecede tartışmaya açılan gazetecilik ve yazarlıkta Türkiye'de kendinizi nerede görüyorsunuz?

İlk gençlik yıllarımdan itibaren çok yoğun siyasi ve özellikle iletişim teorilerine dair metinler okudum. Genç yaşımda şunu fark ettim; gerçek değerini görebilmek için bağımsız olabilmelisin. Yani holdinglerden, patronlardan bağımsız yaşayabilmelisin. Bunu nasıl yapacaksın? Kullandığın dilin gücü ile yapacaksın. Öyle edebi hikayeler yazacaksın ki, en uç yerde de yazsan sizi orada bulacaklar. Bağımsız yazar olmamda ilk günlerde Leman Dergisi’nin çok büyük faydası oldu. On beş yıl hikayeler yazdım ve ondan sonra da bağımsızlığımı korumaya çalıştım. Burada tuhaf olan değil kaçınılmaz olan büyük bir ambargo, sansür, dışlama oldu. Yok edici ve sizi tarihten silici bir şekilde baskı ile yüzleşiyorsunuz. Ya kovuluyorsunuz ya da başka şeyler oluyor. Fakat Türkiye’nin geçtiğimiz 8 yılında operasyonlar devreye girip bir sürü basın kuruluşundan bizler kovulup bir sürü medya organı da kendi kendini tasfiye ile uğraşınca iş tabii ki güçlü söz söyleme sanatına, sert söz söyleme sanatına, sert eleştiri yapmaya kalıyor. Ben gençlik yıllarımın en büyük kavgasını 13-14 yıl Leman’da çalışarak orada vermiştim. İlerleyen yıllarda da Oda TV’den 11 arkadaşım arasından 10’u alınıp tek başıma kaldım. Bu geçiş döneminde Oda TV’ odak noktası olunca burada gösterdiğimiz hukuk duruşu, eleştirel duruş, Türkiye’de Oda TV’yi cazip hale getirdi. Tabii ki bu yazarlıkla olan bir şey, kimseye eyvallahın olmadan…



SAĞCISI, SOLCUSU İLE HEP BİRARADAYIZ

Türkiye tarihine ışık tutan ve derin analizler içeren kitaplarınız da var. Yazarlıkta felsefeniz nedir?

Yazarlığımı oturttuğum felsefe şudur: Ben altta kalanlar, avukatsızlar, sokakta yaşayanlar, kimsesizler, haklarını kullanamayan insanlar, ezilen insanlar… Hayatımın her zamanında bu insanların tarafında olmak, bu insanların edebiyatını yapmak ve bu insanların hikayelerini anlatmak üzerine yazarlık seçimim oldu. İlk yazarlığımdan beri kim içeriye tıkıldı, kim susturuldu, tarihte de aradığım zaman hep bu yazarları aradım, buldum kendime… İşin felsefi tarafında bu var. Fakat geniş kitlelerle buluşma noktasında ise çok temel değerler vardır ortak nokta olarak. Şimdi Trabzon’a geldiğimde sağcısı, solcusu bizi bir araya getiren, bir arada tutan bu değerlerdir; o da üzerine bastığımız toprağın bir egemenlik hakkı olduğu, eşsiz olduğu, biricik olduğu, vatanseverlik duygusunun oluşu ve eşit hukuk değerleri…

KRAL YOK, HERKES HUKUK KARŞISINDA EŞİT

"Hukuk değerleri" demişken, Türkiye'de bugün hukuk sisteminin tartışıldığı ve en az basın kadar güvenilirliğini kaybetme noktasına getirilen hukuk sistemi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Devlet hukuktur. Hukuk çözüldüğü zaman devlet çözülür. Cumhuriyetin de bir hukuk rejimi olduğunu, hukuk devleti inşa ettiğini söylemeliyim. Çünkü yurttaşlık budur… Kral yok, herkes hukuk karşısında eşit. Sabancı, sen, ben ve Cumhurbaşkanı da... Bu vatanseverlik ve hukuk değerlerini çok dile getirince geniş kitlelerle çok daha yakınlaşmamız doğdu. Ayrıca bu iktidar da önüne gelen herkesi kovunca... İlk beni kovdular mesela. SKY Türk’ten kovdular beni, sonra ART’ye gittik. ART de polis baskınları ile kapatıldı. ART benim fikrimde bir yer değildi ama konuşacak bir yer arıyordum. Sonra Halk TV’ye gittim. Ekmelettin Bey’i eleştirdim. Niye Cumhurbaşkanı olacak diye. Sarıgül’ü eleştirdim. Bu ikisi yüzünden kovuldum. Derken bu kovulmaların hikayesi de geniş kitleler yarattı diye düşünüyorum.

HALKIN HİKAYELERİ, HALKIN KÜFÜRLERİ OLACAK

Sizin muhalifliğiniz her hangi bir örgütsel anlayışa dayanmıyor. Galiba okurlar tarafından bu yüzden samimi bulunuyorsunuz ve oldukça geniş kitlelere ulaşıyorsunuz. Örneğin, diğer gazetelerde yazan muhalifler de bugün bir oluşuma ya da bir düşünceye hizmet ettiğinden olsa gerek sizin kadar samimi bulunmuyorlar...

Birçok muhalif arkadaşımız var ve bu muhalif arkadaşlarımızın yazılarını beğeniyorum. Ama böyle zamanlarda halkın hikayeleri, halkın küfürleri olacak; ben hep Anadolu halkının yaşadığı toprağın, Urfa’nın da Adana’nın da, o halkın derin hikayelerini tarih içerisinden getirip anlatmayı ve böylelikle bir muhaliflik ve isyan kültürü oluşturmayı çok seven bir yazarım. Tabii ki eyvallahsız. Bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum.

DOLMUŞ PARASI BULAMIYORSUNUZ

Bunun maddi kaygısı da var değil mi? Bununla nasıl baş ediyorsunuz?

Baş edilmez bir şey, tavsiye de etmiyorum. Paradan, yazdıklarının karşılığı söz konusu olduğu zaman bambaşka bir dille konuşurum. Çok daha hayıflanan bir dille konuşurum. Ama şu an kendimi sıkıyorum burada. Sıkmak zorundayım. Yaşadığım çok özel, maddi şeyleri lüzumsuzca ortalığa dökmem. Ama yakın arkadaşlarımla bunları paylaşırken çok rahat söylerim. Ağzını burnunu dağıtıyorlar, seni ekmeksiz bırakıyorlar, dolmuş parası bulamıyorsun. Böyle çok uzun yıllarımız geçti. Bunları göze almak çok zor bir şey.

TRABZON'UN ÖFKESİ ESTETİZE EDİLMEZSE KÖTÜ SONUÇLAR ÇIKIYOR

Trabzon'un çığlığını duyuyor musunuz peki? Bu şehir sizin bildiğiniz şehir mi? Mesela oy oranlarını görünce nasıl etkileniyorsunuz?

Trabzon şöyle bir yer, öncelikle onu söylemek istiyorum. Trabzon milli takıma aşırı fazla futbolcu veren yani sanatçı, yazar, siyasetçi veren böylelikle kendi oynatacağı yerli takımında adam bulamayan bir şehir. Çünkü yetiştirdiği değerler milli takımda oynuyor. Sanatçıları, siyasetçileri, şarkıcıları, ressamları… Ve çok güçlü tarif edilemez bir enerjisi ve bir öfkesi olduğu için, elbette ki biz yazar, çizer ve edebiyatçılar bu öfkeyi estetize etmeye çalışıyoruz. Bu öfke estetize edilmediği takdirde de çok kötü sonuçlar görebiliyoruz. Arıza ve marazi şekilde. Gücüm yetse gelip yerel takımda da oynamak isterim. Ama ben ve benim gibi birçok yazar, çizer sanatçı arkadaş milli ligde çok güzel işler yapıyorlar gerçekten. Tabii ki toprağım. Uzaktan baktığımda oy oranları bizi çok rahatsız ediyor, hatta lanet okuyoruz zaman zaman… Gelip de burada dar alanda gençlerle yakın olmak, daha yakın bir siyasi atmosfer içinde olmak bizim için de imkansız. Daha genel bir yerdesin. Adana’ya, Antalya’ya da gidince bu kadar fazla okunuyorum ve geniş kitlelere ulaşabiliyorum. Türkiye’nin yazarı olmak gibi bir şey var. Bir de yazarlık böyle bir şeydir, dünyaya seslenen, her yere seslenen bir şey… Ben tarih boyu Trabzon’un çok çalıştığımız halde bulamadığımız bir enerji taşıdığını ve bu enerjinin sürekli Türkiye’de koşturan, çalışan, üreten, bölüşen, neşelendiren ve ülkesine sadık insanlar yetiştireceğini biliyorum.

Trabzonspor’un yetiştirdiği insanlara bakalım; Şenol Güneş şampiyon oluyor, Mustafa Akçay takımını Avrupa'ya taşıyor. Bütün takımlarda en az bir Trabzonlu futbolcu bulmanız mümkün; bir elmas, bir mücevher kaynağı Trabzon. Türkiye’nin sporuna, sanatına, siyasetine çok ateşli ve renkli çocuklar yetiştirebileceğini düşünüyorum. Ama kör bir siyaset, ham bir siyaset, Trabzon’un kültürünün kaldıramadığı ve içinde kaybolduğu bir vahşi siyaset içinde boğuluyoruz. Bunun arızalarını yaşıyoruz. Mesela Trabzonspor için çok şey söyleyemem ama siyasetin çok içine girerek kaybettiğini düşünüyorum.

MUHALİF SEL BARAJI PATLATACAK

Gelelim ülke gündemine... Muhalefette değişim çanları çalışıyor. AK Parti, Başbakanını değiştiriyor. Saray başkanlık istiyor. Türkiye'nin etrafı ateş çemberi... Neler oluyor?

Muhalefetin çok zor günler yaşadığını ve tarihi kararlar alma sürecini yaşadığını görüyorum. Kurultaydan Meral Akşener çıkarsa, Türkiye’de başka bir durum olacak. Türkiye siyaseti Akşener’i mutlaka deneyecek ama diyelim ki bu deneme sonucunda Akşener’den beklenen verimi veremedi, o zaman muhalefet kendine başka yollar arayacak. Muhalif sel bence bir yerden barajı patlatacak. Bu kesin yani. Ben başkanlığın hukukun üstünde, hukuku saymayan anayasayı değiştirmeye çalışan, Türkiye’de rejimi değiştirmeye çalışan bu gücün Türkiye’de uzun vadede başarılı olacağına asla inanmıyorum. Adana, İstanbul, Bursa, Ankara gibi kentlerdeki milyonlarca insan birikim içinde ve bu insanlar yurttaşlık haklarını bir saraya teslim etmeyecekler. Ama burada nasıl bir patlama olur, CHP mi kendini toparlar, gezi benzeri isyan hareketleri mi olur bilemiyorum. Türkiye iki üç milyonluk bir Latin ülkesi değildir. Kolayca “ben yaptım, oldu” denilebilecek, bastırılabilecek, susturulabilecek, insan hakları elinden alınabilecek bir ülke değildir. Türkiye buna tahammül etmeyecektir. Bu çok nettir. Ama bir muhalif belirsizliğin olduğu aşikardır. Hem MHP’de hem CHP’de. Bu saatten sonrası kahve falı olur.

3 BÜYÜK GÜCÜ KULLANARAK TÜRKİYE'DE SARAY İNŞA ETTİ

Türkiye’deki İslamcı iktidarın, gelmiş geçmiş tarihlerin en büyük vahşi örgütü IŞİD’le önce Nusra vasıtası ile ilişkide olduğu açık. Dünya tarihinin en eli kanlı terör örgütü PKK ile ilişkiye girdiği açık. Dünya tarihinin gelmiş geçmiş dünyayı şaşırtan bir casus ağı olan cemaatle de ilişkiye girdiği açık. Bu 3 büyük gücü kullanarak Türkiye’de büyük bir güç inşa etti. Saray inşa etti. Fakat kovduğu, içeri tıktığı bütün insanlar, hukuktan hiç şaşmadılar. Hukuk dışı hiçbir yöntem de denemediler bu güne kadar. O yüzden hukuk kazanacaktır. Doğru yoldan hukuki haklarını kullanmak isteyen insanlar kazanacaktır. Bu kadar büyük yanlış ve şeytani örgütlerle bir araya gelmiş sarayın uzun vadede kendi meşrutiyetini bu ülkeye kabul ettirmesi mümkün değildir.

HER AN PATLAYABİLİR...

Peki, ne olacak sizce? Yani Cumhurbaşkanı ne yapmak istiyor? IŞİD'in Türkiye için ne kadar tehdit oluşturduğunu düşünüyorsunuz? Suriye'de yaşananlar Türkiye'yi ne kadar tehdit ediyor?

Sarayın inşası kolay değil. Saray inşa edenler büyük bir hanedanlık kurmak zorunda. Başbakan atamalarıyla hanedanlığı nasıl kurmaya çalıştığı görünüyor. Ama ideoloji olarak da kutsal ittifak kurmak zorunda, sağ kanallarla, milliyetçilerle. Devlet Bahçeli ile kutsal ittifakı daha ciddi kurabileceğini denediğini de görüyoruz. Başka bir şey de oluyor, NATO dengesi bozuluyor, Avrupa dengesi bozuluyor, Amerika ile ilişkileri de tartışılır hale geldi, hiç beklemediğimiz kadar yerli ve milli lafları da kullanmaya başladı Saray. Bu da şunu gösteriyor, geniş kitlelerin popülist oylarını alabilir ama aynı zamanda dünyaya yavaşça kapanan bir “Saddamlaşma” sürecinin de işareti olabilir. Başından beri Saddamlaşma süreci içinde olduğunu görüyoruz. Çünkü Kuzey Irak’ta, Suriye’de olup bitenler, Türkiye’nin canını sıkacak değil, egemenliğini sarsacak boyutlara geldi. Çünkü kurtuluş savaşından bugüne kadar ilk kez Kilis’e bu kadar bomba atılıyor. Bu şunu gösteriyor, yarın başka şehirlere de atılabilir. Ya da Türkiye’nin içinde gizlenmiş IŞİD ne kadardır? Hangi felaketlerin önünü açacaktır? Bir sürü soru var. Bu da Türkiye’de bir kaos ortamının ancak ümmet ve Osmanlı lafları ile patlamadan yaşandığını gösteriyor. Her an patlayabilir. Ümmet diyerek, Osmanlı diyerek Türkiye’de rejim değişikliğine giden insanlar başka güçleri de devreye sokmaya çalışıyorlar. Dünyanın gözü önünde bu kadar tilkiliği ve kurnazlığı yapabileceklerini dünyanın icazeti ile Türkiye’de iktidar kuranların başarabileceğini sanmıyorum. Dünyadan bir medet aradığım için değil asla, Türkiye’nin yerli yurttaş kültürü, cumhuriyet kültürü almış milyonları var; o insanların hukuki ve meşru müdafaa hakları bir şey yapacaktır ve ama bu el altından ümmet ve Osmanlı laflarıyla gitmek istedikleri popülist şekilde düzenlemek istedikleri şey duvara toslayacaktır. Yaşanmayacaktır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/nihat-gencten-muthis-tespitler-ozel-roportaj.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/nihat-gencten-muthis-tespitler-ozel-roportaj.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t_nihat-gencten-muthis-tespitler-ozel-roportaj.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/nihat-gencten-muthis-tespitler-ozel-roportaj.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/nihat-gencten-muthis-tespitler-ozel-roportaj/28561/</link>
			<pubDate>Sun, 05 Jun 2016 15:20:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Trabzonspor'da başarı beklentisi aza inmeli ]]></title>
			<description><![CDATA[Trabzonspor'da 3 dönem yöneticilik yapan ve geçtiğimiz dönem başkan adayı olan işadamı Emin Kahraman Kuzey Ekspres'e konuştu. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Röportaj: Elif ÇAVUŞ

Emin Kahraman kimdir?

1958 Trabzon doğumluyum. İlk orta öğrenimimi Trabzon'da tamamladım. 1970'de aileden gelen meslek gurubumuz kuyumculuğa başladık. Bugün de Trabzon'da kuyumculuk mesleğimizin dışında iki cafe-restoran ile hizmet veriyoruz. Aynı zamanda Trabzonspor'da 3 dönem yöneticilik yaptı.

EN BÜYÜK MİRASIMIZ TRABZONSPORDUR

Trabzonspor bizim için olmazsa olmaz. Trabzon'da olmayan fabrikanın yerine bir fabrika tütmeyen bacaların tüteni de diyebiliriz. Hareket alanını Türkiye ve yurtdışında en iyi şekilde yansıtan bir kurumdur Trabzonspor. Tüm yaşamımız içinde her hareketimiz, aile yaşamımız içinde şehrimizin ekonomisi, turizm açısından rahatlatan katkı sağlayan bir fabrikamızdır Trabzonspor. Gelecekte çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük mirastır. Renkleriyle ekonomik yapısının şehre katkısı aile mirasımız Trabzonspor'dur.

3 DÖNEM YÖNETİCİLİK

1984 yılında idmanocağı Spor Kulübü ile spor yöneticilik hayatımıza başladık. İdmanocağı'ndan aldığımız spor terbiyesi ve ahlakıyla çalışmalarımızı yaptığımız çalışmalar takdir görmüş olacak ki,  Trabzonspor'da yöneticilik yapan büyüklerimizin beğenilerini kazandık. Bu anlamda bizi tercih noktasında yaptığımız çalışmalar etkili oldu. İdmanocağı'ndaki yöneticiliğimiz 1992 yılına kadar devam etti. Şampiyonluklar bizi adım adım Trabzonspor'a yaklaştırdı. İlk yöneticiliğimiz Mehmet Ali Yılmaz ile 1995 yılında başladı. Aileden gelen spor yapımızın da önemi olduğunu düşünüyorum. Burada gelen teklifi değerlendirdik ve bizim de kulübümüze katkımız olsun diye yönetici olmaya karar verdik. Necmettin Aytekin asbaşkanlığında görev aldık.7 ay kadar bir süre yöneticilik yaptık sonrasında kongre kararı alındı. Yapılan bir takım uygulamalardan duyduğum rahatsızlık ve yöneticilerin çokluğundan dolayı bir karar aldım ve bir sonraki yönetimde bulunmadım. Uzun bir süre ara verdim ancak yine de Trabzonspor'un her konuda yanında oldum. Her yönetime destek oldum ve yardımcı oldum. 2005 yılının Aralık ayında Nuri Albayrak'tan gelen teklifi değerlendirdim. Tekrar Mali Sayman olarak yöneticilik yaptım. Nuri Bey ile 3 yıl yönetim süresini tamamladık. Yine süre ara verdikten sonra tekrar Sadri Şener yönetiminden Nevzat Şakar'dan teklif geldi. değerlendirdik tekrar yöneticilik yapmaya karar verdik. Yönetim süresinde beraber olduk. Devrettik.

SİVASSPOR MAÇINI UNUTAMAM 

2007 yılında Trabzon'da oynanan Sivasspor maçında galip olduğumuz halde sahaya girip sporcuya tacizde bulunan taraftarımız ve Trabzonspor'un bu konuda aldığı haksız cezalar ve camianın bu konuda bütünleşememesi unutamayacağım anılarımdan birisi.



 NURİ BEY DÖNEMİNİN BAŞARISINI GÖREMEYENLER BUGÜN.... 

Etkin olduğum dönemde kulübün saymanlığını yürütüyordum. (Nuri Albayrak döneminden bahsediyor) Bize verilen tablo 22 milyon TL idi. Projelerimizi kısa zamanda hayata geçirdik, kulübün onca giderlerinden sonra ekonomiyi en iyi anlamda destekledik ve ekonomik bilgiyi her ay yazılı ve görsel yayın araçları ile taraftarlarımıza  ve camiamıza en iyi şekilde anlattık. Bu şekilde kulübün afaki harcamalarının önüne geçtik ve sponsorlukla ve kendi katkılarımızla kulübün ekonomik tablosunu iyileştirdik. 3 yıl içerisinde aldığımız tabloyu büyütmeden  ve içeride olan sporcu kalitesini en üst düzeye çıkartarak devredeceğimiz dönemde 3 yılda 37 milyonla kulübü bir sonraki yönetime devrettik. Nuri Bey'in başkanlığındaki yönetimin bugüne kadar en başarılı tablolardan birini yarattığını söylemek mümkün ancak biz camiamıza bu tabloyu bu kadar anlatmamıza rağmen bu tablonun ibra edilmedi. O zaman bu borcu ibra etmeyenler bu başarıyı anlatmamıza rağmen görmeyenler bugün o dönemin ne kadar başarılı olduğunu ve bugün kulübün tamamen batağa gittiğini ama yapabilecekleri bir şeyin olmadığını gördüler. Oysa ki Trabzon'da bu kadar başarılı olan işadamlarını görmezden gelip hala çareyi dışarıda arayan geçmişte yöneticilik Trabzonlu isimlere ve Trabzonspor'un taraftarı olanlara bu başarıyı nasıl anlatabilirdik. 

ÖNCE BAŞARI SONRA ŞOV

Trabzonspor'un 2015'te başkanlığa aday olduğumda daha geniş kapsamlı Trabzonspor'un nasıl yönetileceğini çevreme en iyi şekilde anlatmıştım. Şuan kısaca anlatmam gerekiyorsa Trabzonspor'un Trabzon'da başarılı olmuş başkanlık yapabilecek, yöneticilik yapabilecek arkadaşlarımızla yönetilmesi lazım. Trabzonspor'a gönül veren, iş hayatında olan başarılarını Trabzonspor'a yansıtan, Trabzonspor'un öncelikli olarak ekonomik tablosunu masaya yatıran, daha sonra sporcu kadrosunu, hocasını plan ve programını yapan ve bunu da camiaya şov yaparak anlatmayan yönetimlere ihtiyaç var. Bütün bu planlamalar ile başarı elde ettikten sonra şovunu gerekirse yapan yönetimler lazım. Yapılan vaatleri hayata geçirerek camiaya umut verilmeli. Aksi halde beklentiler tamamen ters dönüyor ve bugünkü durumlar yönetilmez hale geliyor. Başta söylediğimiz gibi planlı programlı yapılanma ile Trabzonspor'un daha sağlıklı yönetileceğine inanıyorum.



SÜRE VERİLSE İDİ SPORTİF OLARAK DA BAŞARILI OLACAKTIK

Mehmet Ali Yılmaz dönemindeki yöneticiliğimde, yönetimin İstanbul ve Trabzon ayağından oluşması nedeniyle benim kafamda olan yöneticilik anlayışını çok göremedim toplantılarda. Bana göre o dönemde sadece biraraya geliyorduk. Konulara çok istediğimiz şekilde vakıf değildik. Nuri Bey'in yönetimi ise Trabzonspor'un kurumsal anlayışının daha iyi işlediğini söyleyebilirim. Yapılan toplantılarda "Trabzonspor'u nasıl ve ne şekilde yönetebiliriz, ekonomisini nasıl düzeltebiliriz" saatlerce konuşurduk ve konumuz hep Trabzonspor'du. Herkes Trabzonspor'un başarısına odaklanıyordu. Bana göre Trabzonspor bu anlayış ile kurumsal olarak en iyi başarıları elde etmiştir. Sportif anlamda belki aynı başarıyı yakalayamadık ama süre verilse idi onu da yapabileceğimizi o toplantılardan ben bunu çıkarıyorum. Sadri Şener döneminde tabi ki toplantılarımız Trabzonspor'un başarısı içindi fakat bazı etkenler toplantıları benim anlayış ve Trabzonspor'u yönetme adına istediğim şekilde olmamıştır. Zaman zaman da bu mücadeleyi her ne kadar vermeye çalışsam da istediğimiz sonuçları ben ve ekibin çok iyi aldığına ihtimal vermiyorum. Kanımca da böyle olmuştur.

AKYAZI KAPALI BİR KUTU GİBİ...

Öncelikle Trabzonspor'un düzlüğe çıkması için Trabzonspor'un gerçeklerini ortaya koymak lazım. Yönetimler ve kurumsal yapının ekonomiyi ve bazı şeyleri saklayarak veya gözardı ederek, camiamıza tam inandırıcı şekilde anlatmaması düzlüğe çıkmamızın önünde büyük bir engel teşkil eder. Bana göre bugün olduğu gibi yönetimsel ve sportif anlamda başarı getirmez. Vaatler ve sözler yerine getirildiği zaman tablo iyi bilindiği zaman camia birlik ve beraberliği kendiliğinden yakalar. Gerekse yönetim ve taraftar o zaman başarıyı kovalamaya başlar. Aksi takdirde Trabzonspor'da bu borç batağı altında kalabilir. Oysa Trabzonspor'un önünde büyük projeler yapılabilecek şeyler var. Örneğin Akyazı ama o da tamamen camiaya anlatılmayan ne olacağı bilinmeyen kapalı kutu gibi. Akyazı'nın iyi kullanılması, transferlerin çok uçuk şekilde olmaması, gelecek vaat edecek şekilde yapılması... Kartal Tesisleri'nin daha planlı ve düzenli şekilde Trabzonspor'a en hızlı şekilde gelir getirecek hale getirilmesi, sponsorların daha verimli kullanılması, Trabzon'da hoca ve sporcu anlamında öğütücü bir şekilde kullanılmaması Trabzonspor'un düzlüğe çıkmasında, gelecek vaat etmesi için önemli maddeler. Bunları yapamadığımız takdirde Trabzonspor'un düzlüğe çıkma gibi bir durumu söz konusu olamaz.

BEKLENTİYİ AZA İNDİRMEK GEREKİR

Camiaya mesajım öncelikle birlik ve bütünlüğü sağlamaktır. Bu birlik ve bütünlük ancak yönetimlerin de el atması ile olur. Taraftarın da kendi içinde bir bütün olması, Trabzonspor'a zarar verecek her hareketten kaçınması gerekir. Taraftarın ve camianın kısa zamanda başarı beklentisini aza indirmesi gerekir. Çalışmaların planlı, programlı yapılmasına izin vermesi ve süre tanıması gerekir. Yerel basınımızın da eleştirilerini dozunda ve yapıcı şekilde yapmasını arzu ediyoruz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonsporda-basari-beklentisi-aza-inmeli_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonsporda-basari-beklentisi-aza-inmeli_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t__4458.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonsporda-basari-beklentisi-aza-inmeli_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/trabzonsporda-basari-beklentisi-aza-inmeli/28549/</link>
			<pubDate>Sat, 04 Jun 2016 12:41:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Avni Aker'in hayattaki tek kızından müthiş röportaj]]></title>
			<description><![CDATA[Avni Aker'in hayattaki tek evladı Türkan Aker Trabzonspor Dergisine konuştu]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hüseyin Avni Aker Stadyumu… Ne güzel, ne hoş geliyor kulağa değil mi? Trabzonspor’un maçlarını oynadığı… Efsane olduğu, tarih yazdığı… Karadeniz Oyunları, Gençlik Olimpiyatları gibi büyük organizasyonların ev sahibi…. Trabzonspor’u dünyaya tanıtan, adını tarihe altın harflerle yazdıran; stadyumumuz…

Maçları radyodan takip ettiğimiz dönemlerde merkezdeki spikerin, ‘Şimdi mikrofonlarımız Avni Aker’de’ sözlerini duyduğumuzda yaşadığımız o heyecanları hepimiz hatırlarız… Bir çoğumuz Avni Aker’in ne demek olduğunu bilmeden sevmiştik bu ismi… Peki kimdi Hüseyin Avni Aker? Ailesi, çocukları var mıydı?

Hüseyin Avni Aker’in hayattaki tek evladı Türkan Aker… 89 yaşında. Babasını anlattı bize, gururla ve gözleri dolarak. “Stadyumu Trabzon’a kazandıran ancak tamamlandığını göremeden göçtü gitti aramızdan. Görseydi çok sevinecekti” diyor Türkan Aker. Babasının adının stadyuma verildiğini öğrendiklerinde sevinçten havalara uçtuğunu anlatıyor.

Avni Aker’e veda en çok O’nu üzüyor. Ağzından şu cümleler dökülüyor: “Tabi ki babamın isminin yaşamasını isterim. Ancak emeğinin, çabasının olmadığı hiçbir yere isminin yeniden verilmesini kabul edemem. Adı zaten tarihe geçmiş.”

 



 

Nasıl bir aileniz vardı?

Annem Şöhret hanım ev hanımıydı. Babama da hep, ‘Efendi’ diye hitap ederdi.Biz dört kardeştik. En büyüğümüz Ömer Faruk ağabeyim, sonra Adnan, ben ve kardeşim Aydın. Doğduğum zaman babam okulda nöbette kaldığı döneme rastlamış. Annemin yanında da akrabalarımız varmış. Babam nöbet dönüşü eve geldiğinde ‘kızın oldu’ müjdesini alınca, ‘Türk kızı Türkan doğdu’ diyerek karşılık vermiş. Adım o şekilde konulmuş. Benden sonra en küçüğümüz Aydın. Aydın’ı 2 yıl önce kaybettik. Şu anda hayatta kalan tek çocuk benim. Babam çok merhametli, eli açık, akrabasını, komşusunu düşünen, kollayan bir insandı. Annemle çok mutlu bir evlilikleri vardı.

Trabzon’da hangi mahallede oturuyordunuz, o dönemleri hatırlıyor musunuz?

Yenimahalle’de oturuyorduk. O dönemler tütün tarlaları çoktu. Bizim de hem tütün bahçemiz hem de sebzeliğimiz vardı. Tütünü marabalara yaptırırdık. Türkiye harpten çıkmıştı ve memlekette yokluk vardı. Ancak bizim durumumuz iyiydi. Hem babam memurdu hem de tütünümüz ve sebzeliğimiz vardı. Başlarda iki oda bir sobalı olan evimizi babam daha sonra 8 odaya çıkarmış. Çünkü babam hem bizleri hem de bize gelip gidecek akrabaları da düşünerek büyütmüştü evi. O dönem erkek kardeşini baktı, evlendirdi ev yaptı, kız kardeşinin kocası öldü. O da çocuğu ile geldi bize. Babam neredeyse bütün sülalesine baktı diyebilirim. Alışverişlerimizi belirli yerlerden genelde veresiye yapardık. Kumanyalar aylık alınırdı. Zaten evimizin hemen karşısında da bir bakkalımız vardı.

Babanızı, Hüseyin Avni Aker’i bir de sizden dinleyelim, hayattık tek evladı tek kız çocuğu olarak bize babanızı anlatır mısınız?

Babam, Vakfıkebir’in Çavuşlu Köyü’nde dünyaya gelmiş. Trabzon’a gelmişler. İstiklal Savaşı’na katılarak düşmanla savaşmış. İlkokul öğretmenliği yapıyordu ancak o sadece beden eğitimi öğretmeni değildi. Trabzon tarihinin ilk beden öğretmeniydi. Trabzon Lisesi ile Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Buralarda da başarılı olunca Beden Terbiyesi Bölge Asbaşkanlığı görevine getirilmişti. Babam o kadar cömertti ki anneme hep, ‘gelen komşuları, akrabaları yedir, bana da bir lahana çorbası versen yeterli’ derdi. Gözü tok eli açıktı babamın.

Babam milliyetçi, memleketine bağlı, vefalı, dürüst, alçakgönüllü bir insandı. Dostları ve akrabaları, ‘Avni Bey’ diye hitap ederlerdi ona. O Trabzon’da sporu sevdiren ve ilerleten insandı. O kadar iyi bir insandı ki, kardeşlerine çifter çifter elbise diktirdiğini hatırlıyorum. Hatta milletvekili adayı olması için teklif gelmiş, o ise ‘Enerjimi Trabzon’a vereceğim’ diyerek bu teklifi kabul etmemişti. Babam paraya ehemmiyet vermezdi. Bazen okula giderken o uyuyordu ve ben de cebinden para alıyordum. Her zaman yeleklerinin cebinde bozuk para olurdu. Okulda ya da okul dönüşü yolda karşılaştığımız zaman çıkarıp yine bana para vermek isterdi. Ben de sabah aldığımı söylememe rağmen yine de bana para verirdi. Çok şefkatli bir babaydı.

 



 

Sık sık şehir dışına da gitmiş babanız, hatırlıyor musunuz o günleri?

O zamanlar bayramlar da çok başkaydı. Babam öğrencileriyle beraber özellikle Cumhuriyet Bayramlarında Anıtkabir’e gidiyordu. Çok faaldi. Öğrencileriyle Trabzon dışına maçlara da gidiyordu. Öylesine bir tempoda çalışıyordu ki hatta onun için, ‘Onu bu tempo yordu’ deniliyordu.

Peki Avni Aker Stadı’nın yapımına başlanmasına dair neler hatırlıyorsunuz?

Şimdiki Trabzon Lisesi’nin karşısında Orman Okulu lojmanları vardı. O lojmanların hemen yanında üzeri tahtalarla kapatılmış bir saha vardı ve o saha berbattı. Bayram törenleri de orada yapılırdı. Bu şartlar Trabzon’da bir sahaya ihtiyaç olduğunu gösterdi ve babamdan istekte bulundular. Stat yapılan o alan tütün tarlasıydı ve bir takım araştırmalardan sonra orayı seçtiler. Beden Terbiyesi Bölge Başkanlığı o arsayı satın aldı. Ben o sıralarda 15 yaşlarındaydım. O alan evimizin yakınındaydı ve sürekli oraya toprak yığıldığını görüyordum. Toprağı da at arabalarıyla taşıyorlardı. Ara sıra evimizin üst katına çıkıp bakıyorduk oraya. Stadın yapıldığı yer bugünkü gibi değildi tabi ki. Daha doğrusu Trabzon’da o dönem düz bir yer yoktu. Hatta bizim tütün tarlalarımızın bir kısmı bile gitmişti stat için. Babam stat için gerçekten çok çalıştı, emek sarf etti. Hatta bir ara çok yorulduğu için Beden Terbiyesinden bir öğretmen daha istedi. Ve Hayri Gür ile Turgut Bey isimli bir öğretmen daha gönderdiler. Aylarca hatta senelerce dolduruldu orası. Çok uzun sürdü çalışmalar. Bitişini göremedi babam, görseydi çok sevinecekti. Biz de ismi verildiği zaman çok sevinmiştik. Hakkıydı da bu.

Babanızı çok erken kaybettiniz, nasıl değişti hayatınız sonrasında?

Tabi ki, ben 16 yaşındaydım. 1944 yılının Ağustos ayıydı ve babam henüz 54 yaşındaydı. Babam sessiz, içine kapanık bir insan olduğu için hastalığını da hiç bilmedik. Bir kez hasta oldu ve sonrasında kaybettik onu. Büyük ağabeyim İstanbul’da mülkiyeyi, ondan sonraki liseyi bitirmişti. Küçük kardeşim de 13 yaşındaydı. En büyük abimizi de tıpkı babam gibi 54 yaşında kaybettik. Kardeşim liseden sonra okumayacağını söyleyince, annem buna izin vermedi ve onu okuttu. Birkaç yıl sonra benim de taliplim çıkmıştı. Annem ‘yasım var’ diyerek 2 yıl evlenmeme izin vermedi ve 3 yıl nişanlı kaldıktan sonra Maliye’de çalışan ve daha sonra defterdar olacak olan eşimle evlenerek Ankara’ya geldik. Annem ise 83 yaşına kadar yaşadı.

Akyazı Stadı yapılıyor biliyorsunuz, neler söyleyeceksiniz bu konuda, babanızın isminin herhangi bir yere verilmesini ister misiniz?

İnsanın içi burkuluyor. Tabi ki babamın isminin yaşamasını isterim. Ancak emeğinin, çabasının olmadığı hiçbir yere isminin yeniden verilmesini kabul edemem. Onun adı zaten tarihe geçmiş.

Trabzonspor’dan ya da yetkililerden bir temenniniz, bir isteğiniz var mı?

Bütün Aker ailesinin en azından onure edilmek adına maçlarda tribünde bir yerlerinin olmasını isterdim. Aker ailesi büyüdü. Bu soyadını büyüttük biz. O yüzden de ilgililerin bu anlamda daha vefalı olmasını beklerim.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/avni-akerin-hayattaki-tek-kizindan-muthis-roportaj.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/avni-akerin-hayattaki-tek-kizindan-muthis-roportaj.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t__675.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/avni-akerin-hayattaki-tek-kizindan-muthis-roportaj.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/avni-akerin-hayattaki-tek-kizindan-muthis-roportaj/28449/</link>
			<pubDate>Tue, 31 May 2016 15:10:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sümela Manastırı ve Ayasofya Camii ile ilgili müthiş iddialar... ]]></title>
			<description><![CDATA[Trabzon turizmi açısından büyük önem taşıyan Sümela Manastırı ve camiye çevrilen Ayasofya Müzesi ile ilgili ilginç iddialar ortaya atıldı... ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[HABERCUK ÖZEL Röportaj: Elvan Hayali DEMİRCİ 

Bu haftaki röportaj konuğum Sayın Ahmet Musaoğlu. Trabzon’da yazdığı kitaplarla ve tarihi itirazlarıyla tanınan bir insan Musaoğlu. Kendisiyle görüşmem, uzun zamandır dikkatimi çeken ‘’Tarihi yalanlar’’ başlığı adı altında öne sürdüğü iddialarla oldu.  İddia diyoruz çünkü Musaoğlu , kendini kaynak gösteriyor araştırmalarına. Ve doğru okumakla alakalı olduğunu söylüyor kaynaklarının. Yazdığı kitapların Türkiye’de yapılan çalışmalar içerisinde ilk ve tek olduğunu söylüyor. Trabzon’da bir çok makamlara da yazılı beyanat verdiğini söyleyen Musaoğlu. özellikle Trabzon tarihinde bilinen yanlışların düzeltilmesine katkıda bulunduğunu ve düzeltilmesini talep ettiğini aktarıyor bizlere. 

Söz konusu olan ‘’Tarihi Yalanlar’’ın başını Ayasofya Camii’nin çektiğini ve konuyla ilgili kitabı bulunduğunu Trabzon Ortahisar Belediyesi Yayınlarından  çıkardığını araştırmalarımızda görüyoruz. 

Konuyu tartışmaya açma amacında değil, doğruyu bulma niyetindeyiz. Gerekli mercilerin de bu iddiaların doğruluğu veya yanlışlığı hakkında Trabzon halkını bilinçlendirmesi temennisiyle, Musaoğlu ve iddia ettiği ‘’Tarihi Yalanlar’’ söyleşisini okurlarımızla paylaşıyoruz...  

Elvan Hayali Demirci : Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız bizlere ?

Ahmet Musaoğlu : Trabzon Ortahisar Mahallesinde doğdum. Liseyi Trabzon Lisesinde okuduktan sonra önce Erzurum Üniversitesi Ziraat Mühendisliğini iki ay okuduktan sonra Ktü Jeoloji Yüksek Mühendisliğine geçiş yaptım.1976 yılında mezun olarak, Ankara Mta Genel Müdürlüğü’nde memurluk hayatına başladım.Daha sonraları evlilik sebebiyle Trabzon’a döndükten sonra ilk kitabım Nuh Tufanını çıkarttım. Akabinde ‘’Uygarlık Tarihi’’ ile devamında toplam 9 yayınlanmış kitabım bulunuyor.  Üniversite yıllarında ‘’Aslında teoriyi bilmeden pratik yapıldığını’’fark ederek teoriye yönelik çalışmalara önem verdim.  (Sürekli bir bilgilenme  içinde olduğunu ve kendini fark ettiğini söyleyen Musaoğlu araştırmalarını, kendini fark ettiği dönemden beri sürdürdüğünü ifade ediyor. Bilim yazarı olduğunu söyleyen Musaoğlu’nun savunduğu felsefenin; Bilimin Din, dinin İslam, İslamında bilim olduğu doğrultusunda)  2002 yılında memuriyet hayatından emekli olup ,çalışmalarıma aktif olarak devam ediyorum. Kısa adı İlesam olan ,Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Meslek Birliği Trabzon İl Temsilciliği görevini sürdürüyorum.

 

AYASOFYA HIRİSTİYANLARDAN DEĞİL PAGANLARDAN KALMADIR

Gelelim Tarihi yalanlar ya da doğru bilinen yanlışlar diye adlandırdığınız konulara? Birçok gazete ve dergide yer alan ve ısrarla düzeltilmesini beklediğiniz iddialarınız var.

Öncelikle belirtmem gerekirse; bir çok insan ve yayınevleri karşı çıktı çalışmalarıma hatta bazıları satış için almadı ama ben para kazanma amaçlı çalışmalar yapmadım. ‘’Deniz bilmezse, balık bilir, balık bilmezse halık bilir’’ felsefesiyle devam ediyorum çalışmalarıma. Bunu özellikle yazmanızı isterim Balığı parantez içine alıyorum ve (B) Alık bilmezse diyorum Halık bilir. Alıklara rağmen yazmayı sürdürüyorum.

Evet araştırmalarım doğrultusunda ‘’Trabzon Ayasofya Tarihi ‘’ kitabımda detaylı bahsettiğim Ayasofya ve Trabzon tarihi kes kopyala yapıştır tarih bilgileriyle yanlış aktarılıyor. Ayasofya’nın Kommenos  Krallığı tarafından kilise olarak inşa edilmesi tamamen bir yalandır. Kommenos İmparatorluğu yoktur. Böyle bir imparatorluk yaşamamıştır. YaşayanlarDoğu Romalılardır. Ayasofya için bulunan en eski belge Trabzon’da yaşamış seyyah Aşık Mehmet’in ifadesinden yola çıkarak binayı Hıristiyanların yaptığı söyleniyor. Oysa Aşık Mehmet’in yazdığı kitaptaki cümleyi okuduğumda aslında burada öyle denilmiyor. Ama bu cümle farklı okunmuş olsa gerek. Burada Aşık Mehmet’in Ayasofya için kullandığı cümlede "Hıristiyanların elinde bir kiliseydi" deniliyor ama ifadedeki Paganlardan kalma olduğu ifadesi bugüne değin okunmadı. Doğru okumayı ben yapınca Ayasofya’nın ilk kurucusunun paganlar olduğunu tespit etmiş oluyoruz.  Sıralamayla gidersem Ayasofya’yı Hıristiyanlar yapmadı, Manuel hiç yapmadı. Kommenos diye bir krallık hiç olmadı demiştik zaten. Kommenosun 20 Kralı yaşadığı söylenen şehirde bu kralların hiç birinin mezarına dahi rastlanmıyor. Ayasofya’nın duvarlarında bulunan tek başlı kartaldan yola çıkıldığı söyleniyor, Kommenosun simgesiymiş. Oysa o kartalın orjinali çift başlı kartaldır ve biri kırılmıştır. Çift başlı kartal başlı başına Selçuklu simgesidir.



ÇAN DEĞİL GÖZLEMEVİ İDİ

Peki Trabzon’da Kommenos imparatorluğu yok ise Fatih Sultan Mehmet kimden aldı Trabzon’u?  Kimler vardı Trabzon’da?

Merkezi İstanbul’da olan Doğu Roma İmparatorluğu vardı. Burası İmparatorluğa bağlı bir eyaletti ayrıca bir imparatorluk yoktu. Olmadığının bir belgesi ise Rum  kelimesidir. Roma’dan kalmadır Rum. Fatih Sultan Mehmet, Doğu Romalılardan almıştır Trabzon’u. Gelelim Ayasofya'ya... O dönemlerde kullanılan gözlemevi olarak inşa edilen binanın yanında çan olarak nitelendirilen kulesi gözlem kulesidir. Bir dönemde fener olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla kilise, hiç camiye çevrilmedi. Zaten gözlemevi olan bina sonrasında mescit olarak ibadete açıldı. Çünkü fetihten sonra o mahallede cemaat oluştu.

 

AYASOFYA KİLİSE İSE PAPAZ LİSTESİNİ AÇIKLASINLAR

İbadet usulünü öğrendiğimiz şekilde soruyorum; bize öğretilen herhangi bir resmin ya da figürün karşısında namaz kılınmanın doğru olmadığıdır. Buradan bakarsak Ayasofya nasıl camii olabiliyor o kadar resim, figür ve ikonlar  varken içersinde?

Her medeniyet fethettiği yerlerde kendi medeniyetini bütün binalara uygular ve uygulamıştır da. Öncelikle bahsi geçen figürlerin o dönemde var olduğunu bizlere ispat eden bir bulgu yok. Öte yandan 300 yıla yakın süre ibadet edilen bir yerde tabiî ki o figürlere bakarak ya da onların altında ibadet ettikleri söylenemez. Mutlaka İslam'a uygun hale getirilip ibadethane olarak kullanılmıştır.

 Bu varsayımlara göre ben de tarihe soruyorum, herkese soruyorum; orda ki freskler müzeye çevrildiği dönemdeki restorasyon çalışmaları sırasında mı yapıldı? Bu işlemelerin yaşları hesap edilmeli diye düşünüyorum. Ve devamında şunu da sorarım Rum patrikhanesine eğer burası kiliseyse o dönemin papaz listesini varsa açıklasınlar, çünkü tüm kilise tutanaklarında din görevlileri listesi vardır. Bu anlatılanlar tamamen misyonerlik senaryolarıdır.



BU KONUDA DA KANDIRILIYORUZ

O halde tabana inmek gerekirse , Ayasofya mimarisinin kapalı kollu haç mimarisi olduğuna ne diyorsunuz ki üstten binaya bakınca bunu çıplak gözle de görebiliyoruz?

Yok değil … Bu konuda da kandırılıyoruz. Ayasofya’nın hemen önünde halen duran küçük bir temel var. O temel Ayasofya’nın ilk orijinal mimari yapısıdır. O temel Perslere aittir. Persler(Paganlar) Anadolu’da 300 yıl yaşamış ve hüküm sürmüş bir imparatorluk olmakla beraber, bahsi geçen kare haç mimarisinin ana sahibidir. Orijinal dediğimiz mimari yapının aynılarını Türkiye’nin bir çok yerinde rastlamamız mümkündür. O dönemde orijinali Paganlar tarafından yapılan mimari yapıya ilaveten Selçuklular tarafından bina eklenerek bu haline kavuştu. 3 ana kapıdan oluşan bina da kapılarda Selçukluların yaşam ağacı tasvirleri bulunur. İnkar edilecek yönleri olmayan tasvirlere Türkiye’nin başka yerlerinde farklı binalarda  da rastlamanız mümkündür.

 

TARİHÇİLER BENİ ÇÜRÜTEBİLİRDİ AMA...

Aslında herkesin bildiği üzere yer bilimcisisiniz. Ama öte yandan tarihe tabiri caizse kafa tutuyorsunuz? Birisi çıkıp size demiyor mu siz neye göre bunları yazıp, çiziyorsun? Kaynak ne gösteriyorsunuz ?

Çok güzel bir örnek vereyim size. Kaba bir tabirle anlatmak gerekirse işkembeden atmak terimi vardır bildiğimiz, eğer ben işkembeden atmış olsaydım, zaten yalanlanır ve yanlışlanırdım. Ayasofya tartışmaları olduğu sırada tarihçi olarak bilinen Veysel Usta'nın öne sürdüğü tezleri üzerine yanlışları iddia ve ispat etmiştim. İspat ettiği halde kendilerinden ve başka hiç kimseden itiraz ve aksini ispat edecek bir girişimde bulunulmadı. Bana göre hiç biri tarihçi değil, tarihçiyim derler ise komik olurlar. Tarihçiler, iddialarımı yanlış olsaydı çürütebilirlerdi.

 

SÜMELA TARİHİ YALAN!

Ayasofya tarihini uzun uzadıya kitabınızda anlatmışsınız. Biz kısa kısa örnekler verdik sizin aktardıklarınızla. Sümela Manastırı için de tarihi yalanları olduğunu savunuyorsunuz. Bunlar nelerdir ?

Sümela'nın tüm kayıtlarda tarihine bakıldığında söylenen şudur. Milattan sonra 4. yüzyıl gibi bir zamanda İsa’nın havarisi Lucas ,Meryem’in ikonunu yapıyor ve o Meryem uçarak buraya geliyor. İki papazda peşinden gelip kiliseyi yapıyorlar. Şu ifadeleri herhangi birine şu camii şu şekilde yapıldı diye anlatsa adama beyaz gömlek giydirilir en yakın akıl hastanesine gönderilir. Nitekim bu tarihsel olarak da yalan aklın mantığına da ihanettir. Milattan sonra 400'ü bırakın bu kış Sümela vadisinde bile yatabilen ve kışı geçirebilecek insan halen daha yoktur. İnsanların bir kış orda yaşadığını ve manastır kurduğunu söylemek kadar komik bir şey olamaz. Akıl dışı ve bilimdışıdır anlatılan. Bu yalanlar tüm kitaplardan da kaldırılmalıdır. Ve bunun gibi diğer görüşlerde tabiî ki.

 

SÜMELA GEÇİCİ İSKAN YERİDİR

Sizin iddianıza göre Sümela nedir ve kimler yapmıştır ?

Osmanlıların Salnameleri vardır 1869 çıkmaya başlamıştır ve Trabzon için her şey yazılmıştır bu salnamelere. O tarihe kadar her şeyi yazan Osmanlı’da Sümela isminde ya da o bölgede buna benzer hiç bir yapıdan bahsetmemiştir. Çünkü o tarihte orda öyle bir yapı yoktur. Olsaydı kayda geçerdi. Sümela ismi salnamelere 1888’de geçmiştir. 1869’dan 1888’e kadar Meryemana Manastırı ismi yer almıyor. Tirebolu’daki Meryem Ana ismi Trabzon’a taşınmış gibi görünüyor. Tarihte yapıldığı söylenen dönemlerle örtüşmez. O yıllara bakıldığında Osmanlı’ya saldırı dönemidir. 1850 yıllarında Maçka döneminde bir takım şapeller yapılmıştır misyonerliği yayma dönemi olarak diyebiliriz. Ama bugün ki yapı tamamen sonradan yapılan bir ihtişamlı bir yapıdır. 20.yüzyılın ilk yarısı sonrası yapılmıştır . O vadi o dönemde güneyden gelecek tehlikelere karşı Trabzon’la geçici haberleşme yeri olması daha muhtemeldir. İnsanlar yaylalara çıkarken bazı konaklama merkezleri yaparlar geçici kullanılan ve kuzey ve güneyle irtibatı sağlanan geçici konaklama yeri gibi düşünün. Kışın orada kimsenin kalabilmesi mümkün değildi zaten. Tarihte geçici iskan yerlerinden bahsedilir ve kaynaklar Sümela’nın da geçici iskan yeri olduğunu gösterir.

BATININ BİZLERE EMPOZE ETTİĞİ TARİH... 

O halde neden bu tarihi yalanlar?

4.ü Murat dizisinde bir anekdot vardır . Veziri 4.Murat’a Polonyalıların isteklerini sıralıyor. Sultan cevaben ‘’verin verin bugün borç alan yarın buyruk alır ‘’cevap tarihten geliyor bizler buyruk alıyoruz. Çünkü , batının bizlere empoze ettiği tarihi, onların istediği gibi aktarmazsanız, üniversitelerde bir yerlere gelemezsiniz, doçent olamazsınız, profesör olamazsınız vs vs olamazsınız.

 

GİZLİ TAPINAK SÖZ KONUSU OLAMAZ

Meryemana Manastırı çok zor bir arazide inşa edilmiş . O halde neden o kadar zor bir yerde inşaa edildi gizli bir tapınak değildiyse?

O vadi Güneydeki Bayburt dolayısıyla Erzurum’u içine alan haberleşme için olduğundan o dönem Zigana’yı geçmektense o vadi daha kolay bir merkezdir. Dünyada her şey aleni ve aşikar yaşanır. Ve gizli tapınak söz konusu olamaz.

 

KAYNAKLARI YOK

Peki "bizim diyen" Ortodokslara neden ispat edilemedi ,Sümela’nın onlara ait olmadığı?

Çünkü ispat edecek kaynakları yok, sahte tarihi inandırırsanız insanlara inkar ya da ispat etmeniz zordur.

 

TRABZON'U İLK KURANLAR HATİTLERDİR

Konu konuyu açıyor bu anlattıklarınıza göre Trabzon’u kim kurdu size göre ? (İşin içinden çıkamadığımı da söyledim o sırada J)

Evet kolay kolay çıkamazsınız bu durumda. Tarihte Hititler yok, dersem ne dersiniz ?

 

İyice allak bullak gidiyoruz bakalım...

Tarihte Hititler yoksa Hattiler var.Hitit ve Hattiler aynı kişiler. Hitit deyince tarihi daha beyazlaştıyoruz güya daha batılı modele sokuyoruz. Hattiler Uygarlığın tarihinin çıkış noktası ve bunun  reddi için Hititler üretilmiş. ,Hattilerin İlk çıkış yerleri Mekke’dir . Mekke dünyanın ilk yerleşik şehridir. Milattan önce 3000'e kadar Anadolu'nun göbeğinde antik yerleşme kurdular. Oradan Kuzey'e doğru ilk Sinop’a sonra Trabzon’a sahilden gelemediler Kelkit, Bayburt üzerinden Trabzon’a gelip yerleştiler. Dolayısıyla Trabzon’u ilk kuran Hattilerdir. Hattilerden sonra ikinci kuruluşunu yapanlar Fenikelilerdir. Fenikeliler için her ne kadar kolonici denilse de onlar, yerleşkeci yani şehirler kuran insanlardır.

 

Siz bunları neden anlatıyorsunuz kabul görülmeyeceğini bile bile?

Ülkemiz insanı kandırılıyor. Batı üzerimizde senaryoyu yazmış, o senaryo üzerinden gidiyoruz ülke olarak. Anlatıyorum çünkü, insanlara doğruyu sunuyorum,tarihi gerçekler bilinsin.

 

KÜLTÜRÜ ÖNEMSEYEN YOK

Neden Kültür Bakanlığı'na bildirmiyorsunuz bu inandığınız gerçekleri?

Bir kere Kültür ve Turizm yan yana olduğu yerde kültür olmaz. Turizm dediğiniz şeye şu sıralar inanç turizmi de eklenerek kültürü yok ettiler. Kültürü önemseyen yok benim gördüğüm kadarıyla.

 

Teşekkür ediyorum zaman ayırıp, bildiklerinizi paylaştığınız için

Ben teşekkür ederim nezaket gösterip dinlediğiniz için. Tüm Habercuk ekibine teşekkürlerimle saygılarımı sevgilerimi gönderiyorum.

 

Bu röportaj çok uzun ve konudan konuya geçen bir röportajdı. Sadece Ayasofya için gitmiş olsam da görüşmeye Sümela ve akabinde Vazelon ,Kuştul manastırlarının da benzer hatalarla dolu olduğunu , Trabzon Müzesinde ‘’Hermes ‘’olarak gördüğümüz heykelin aslında denizi işaret eden Adrian heykeli olduğunu ve kendi tabiriyle Trabzon Tarihinin koca bir palavradan ibaret olduğunu söylüyor Musaoğlu Ve bu konuda her ilgiliyle görüşebileceğini, aksinin ispat edilmesini istiyo,r eğer yazdıkları doğru değilse. Ve belirtmek gerekirse ısrarla tek kaynağın kendi araştırmaları ve doğru okumak  olduğunu söylüyor altını çize çize… Bir çok kitabında bahsettiği üzere Musaoğlu; detaylı anlatıyor kendi keşfettiği ve araştırdığı tarihi...  Öte yandan ‘’Anormallik normal ,normallik anormal’’ diye gösterilen bir toplumda olduğumuzu, anlattıklarının ve çalışmalarının boş olmadığını buna rağmen şehrin tüm ilgililerini ve  mimarlar odasını da dahil bilinen yanlışları düzeltmeye davet ediyor.

"Ya benim yazdıklarımın doğru olmadığını ispat etsinler ya da tarihi değiştirsinler" dercesine…

Okurlarıma  sadece kendisinden dinlediklerimi aktarırken, Ahmet Musaoğlu kitaplarına ve yayınlanmış gazete haberlerine  vb gibi örneklerine  göz attığımı da  belirtmek isterim.

Kitaplarının  özellikle Ayasofya Tarihi kitabının ve bir kaçının Ortahisar Belediyesi Kültür Yayınlarınlarından çıktığını da dip not olarak eklemekte fayda var. Şehrin ilgili makamlarına yazılı beyanatları ve resmi verilen cevapları bulunuyor kendisinde. Ve elbette ben de bir Trabzonlu  olarak iddialarını çürütecek ya da doğrulayacak insanları dinlemek isterim. Yoruma açık olmalıdır bu röportajım kanaatimce. Saygılarımla…
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/sumela-manastiri-ve-ayasofya-camii-ile-ilgili-muthis-iddialar.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/sumela-manastiri-ve-ayasofya-camii-ile-ilgili-muthis-iddialar.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t__4445.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/sumela-manastiri-ve-ayasofya-camii-ile-ilgili-muthis-iddialar.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/sumela-manastiri-ve-ayasofya-camii-ile-ilgili-muthis-iddialar/28423/</link>
			<pubDate>Mon, 30 May 2016 20:57:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[''Cesaretin kanatlara ihtiyacı yoktur '']]></title>
			<description><![CDATA[habercuk yazarlarından Elvan Hayali Demirci ''Engelliler Haftası''nda ,engellilerle engelsiz yaşam adına farkındalık projeleri geliştiren Laçin Ceylan'la söyleşti.... İşte o röportaj: ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Röportaj: Elvan Hayali Demirci

Her yıl 10-16 Mayıs tarihlerinde ,çeşitli etkinliklerle kutlanan ''Engelliler Haftası''nda ,engellilerle engelsiz yaşam adına farkındalık projeleri geliştiren Laçin Ceylan'la söyleştik. Kendisi yaptığı ve yapacağı projelerle aslında engelli olarak adlandırdığımız bireylerle sezon boyunca sürekli birliktelik gerektiğine inanan biri. Yaptığı başarılı ve farklı projesini detaylı konuşmak istediğimizde tüm nezaketi ve samimiyetiyle ve yoğunluğuna rağmen vakit ayırmasıyla ,bizlere de farklı ufuklar açtırıyor açıkçası... Kendisine teşekkürlerimizle başarılar dileyerek söyleşimizi sizlerle paylaşıyoruz.

~ Laçin Hanım bütün Türkiye sizi tanıyor ve seviyor mutlak. Yine de usulen kendinizi sizden dinleyerek başlayabilir miyiz?



Ben bir oyuncuyum.  Aynı zamanda tiyatro idareciliği, yönetmenlik ve oyunculuk eğitmenliği yapıyorum.

~ Bir röportajınızda “herkes kısa yoldan oyuncu olmak istiyor”dediniz. Bu tespitinizi açıklayıp, kısa yoldan oyuncu olanları nasıl gördüğünüzü anlatabilir misiniz

Öncelikle oyunculuk konumuna hızla geçmişlerse şanslı nitelendiriyorum. Ama iyi bir şans iyi bir şanstır sadece. O konumun , eğer beslemezseniz size ömür boyu sunulacağını göstermez.

Yakaladığı şansı, çalışarak zenginleştirmeye, öğrenmek için sürekli bir çaba içine girenlere saygı duyuyorum. Ama tam tersi bir yaklaşım gösterip, nasılsa bu konumu bu ünü, şöhreti yakalaydik diyenleri dehşetle izliyorum. Zaten bir süre sonra yerinde sayma ve gerileme başlıyor. Onlar için üzülüyorum daha çok. Aşağılamak, küçümsemek benim karakterimde yok hiç bir zaman. Ancak üzülür ve kaygı duyarım onlar için.

~Tabiri caiz ise; dobra ve lafı evirip çevirmeden konuşan bir yapınız olduğunu gözlemliyoruz. Bu haliniz kendi sektörünüzde nasıl karşılanıyor?

Bilmiyorum ki :)) Onlara sormak lazım ,

Ama vur ensesine al lokmasını biri olmadığın zaman sanırım her yerde biraz çekinilen biri oluyorsunuz.

~ Bi tiyatro kendi oluşumunuz mu ve Türkiye’de tiyatro yapmayı nasıl değerlendiriyorsunuz. Beklediğiniz desteği görebiliyor musunuz

Bitiyatro evet benim tiyatrom.  Kendi aklım, yaratıcılığım ve arkadaşlarımın gösterdiği olağanüstü yardım , çaba ve yaratıcıklarının dışında hiçbir destek görmedim. Ülkemizin bir kültür politikası yok. Olduğu savunulan şeyin ise sanatla uzaktan yakından alakası yok. Yasaklarlar, korkutmalar, yalnız bırakma tehditleriyle dolu. Dolayısıyla seyircimiz, yakın çevrem ve kendim dışında kimseden destek görmüyorum.

~Son günlerde çok yerinde ve takdir edilecek bir farkındalık projesiyle isminizden bahsediliyor. Projenin ana fikrini ve nasıl var olduğunu anlatır mısınız

(Bahsi geçen proje:cesaretin kanatlara ihtiyacı yoktur)

Projemizi, Istanbul Kalkınma Ajansı’nın geçen yıl açtığı Yaratıcı Endüstrileri Geliştirilmesi Mali Destek Programı başlığı altındaki proje başvurularına sunduk.  Kabul edildi. Projenin asıl ana başlığı HERKESE BİTİYATRO PROJESİ . Projenin amacı şu: Tiyatro anlatım ve eğitim olanaklarını , Engelli diye nitelenen bireylerlerin faydasına sunarak , farklılıklarımızı görünür kılmak ve toplumla birleştirici temas ettirici bir noktaya taşımak. Tiyatro bunun için çok uygun ve sağaltıcı bir zemin.  CESARETİN KANATLARA İHTİYACI YOKTUR başlığı ise bu projenin seyirci karşısına çıkan oyun ismi.  İlk iki oyunumuz İstanbul Mecidiyeköy’deki Şişli Down Cafe’deki genç arkadaşlarımızla gerçekleştirildi ve seyirci karşısına çıktı. Sahneye down sendromlu, hafif mental tanılı gençlerle, genç bitiyatro oyuncuları beraberce çıktılar ve iki oyun oynadılar. Sonuç son derece başarılı oldu. Gençlerdeki gelişimi, hem prova sürecinde hem gösteriler esnasında net olarak hep beraber seyircilerle deneyimledik. İnanılmaz güzel bir süreç yaşandı, içinde sevgi, coşku, inanç, aşk ve çalışma olan bir süreç.

~ Bu etkileyici slogandan yola çıkarsak bu yolda uçabilmek için sadece cesarete mi ihtiyacı vardır?

Kesinlikle öncelikle Cesarete ihtiyaç var. Ardından da yapma kararlılığına. Cesaret , kararlılık ve bu yolda inançlı ısrarlı bir çaba ve çalışkanlık göstermek herşeyi alt edecek bir güce sahip.

~ Projeyi hayata geçirdiğiniz yol arkadaşlarınızı da bizlere tanıtabilir misiniz?

Şebnem Ölçeroğlu, Didem Uşdu Başaran ve fikrimi ilk paylaştığım ve beni yapmam konusunda müthiş cesaretlendiren çok sevgili arkadaşım, yoldaşım Rukiye Özcivelek  bu işin yaratıcı kısmında yer aldı. Gerçi proje ilerlerken, hem yaratıcılık, hem teknik gereklilikler konusunda da isimler eklenerek arttı. Yolumuzda ilerlerken heyecanlanarak bize yaratıcı katkılar veren arkadaşlarım vardı. Yeşim Altın bunlardan biridir. Gördüğünüz gibi projenin hem yaratım aşamasında, hem gerçekleştirme aşamasında hep kadınlar oldu .

Ama Şişli Down Cafe – Bitiyatro beraberliğinin gerçekleşmesinde en önemli adımı Saruhan İlgen attı. Mükemmel bir işbirliği yaptılar bu konuda. Son derece özverili, çalışkan bir şekilde Down Cafe gençlerini organize edip, provalara düzgün bir şekilde gelmelerini sağladılar ve herşeyden önce projeye inandılar ve yüreklerini koydular. Yoksa olmazdı. Onlarsız olmazdı. Ya da bu kadar başarılı ve güzel olmazdı diyelim. Karşılıklı istek, inanç ve özveri herşeyin enerjini en güzele taşıyor.

-Oyuncu kadrosunu tanıtır mısınız bize.

Oyuncular - Hafif mental tanılı, Down sendromu tanılı gençler ve Bitiyatro genç oyuncuları

Reyzi Algazi

Okan Dinç

Didem Kur

Hale Eker

Gökhan Çalışkan

Tuğba Dilber

Hamza Genç

Şaziye Gülgüner

Gürsoy Solak

Ozan Güney Yaman

Yuşa Taşkın

Esin Aksoy

-son üçü Bitiyatro genç oyuncularından, yani biz down tanılı ya da mental tanılı gibi ayrımlar yapmayıp eşit derecede yer alan karma bir grup oluşturduk, içinde engelli olarak tanımlanmayan kişilerin de olduğu

~Down sendromlu arladaşlarımızı tiyatro hayatına dahil edebilmek nasıl bir duygu ve sizin için nasıl bir deneyim oldu?



Olağanüstü güzel bir deneyimdi. Aşık olmak duygusuyla bir tutabilirim ancak. Herşeyden önce toplumca öğrenmemiz ve unutmamamız gereken bir gerçek var: Down sendromu hastalık değildir. Onlar, sadece farklı zamanda, farklı usullerle öğreniyorlar ve yapıyorlar. Ama öğreniyorlar ve yapıyorlar. Önemli olan bu. Aramızdalar ve onlarsız olmaz. Aynı şeyi hafif mental tanılı gençlerimiz için de söylemek istiyorum. Araya sevgiyi ve onları kabulu koyduğunuz zaman görün bakın neler değişiyor. Yapabilirlikleri inanın katlanıyor ve yüreklerini varlıklarını koydular ortaya. Yaptılar, başardılar ve kendilerine onan güvenleri ve inançları arttı. Seneye bu oluşum gelişerek devam edecek. Daha geniş kitlelerin karşısına çıkacaklar. Toplum kimleri arasına almaktan korktuğunu görsün önce bir. Tam tersine toplumun onlara aralarında yer vermesi bir lütuf değil, o toplum için bir kazanç olur ancak.



~Oyunun yazarı ve yönetmeni olarak hem oyundan, hemde sahnelenme sürecinden ve ne kadar devam edeceği konusunda sabit sahnelenme süresini  ve turne programlarınızı öğrenebilir miyiz?

Oyunumuz hiç bilinmeyen, hayali bir ülkede geçiyor. İyi kalpli bir Kralı ve halkı var. Ülkede herşey var, ama çok sıkılıyorlar hem Kral, hem halk, hem Prenses. Sonunda dayanamayarak topluca hayat ve yer değiştirmeye karar veriyorlar ve harekete geçiyorlar. Oyunumuzun konusu bu.

Çalışmalara, önce tek tek hem down sendromlu gençleri, hem hafif mental tanılı gençleri tanıma süreciyle başladık. Bir süre sadece tiyatro eğitimleri ve çalışmalarıyla birlikte birbirimizi tanıdık. Egzersizler yaptık, oyunlar oynadık, birbirimize iyice ısındık ve tanıdık. Daha sonra Bitiyatro’nun beyoğlundaki sahnesine geçtik ve provalara başladık. Onları tanıma sürecinden de faydalanarak ve onlardaki zenginlikleri de içine katarak bir oyun yazdım. CESARETİN KANATLARA İHTİYACI YOKTUR’ oyunu böyle çıktı. Oyun yazılır yazılmaz da  prova süreçi başlatıldı ve oyunun sahneye konması ve uygulaması ile topluca çalışmalar ve provalar yapıp durduk.  Ve karma bir grup oluşturduk, downlular, hafif mental tanılılılar, ve bitiyatro genç oyuncuları.

Şimdi, önümüzdeki tiyatro sezonunda tekrar sahneye çıkıyoruz ve sürekli olarak. Ama bu kez yaptığımızı yenilikler ve sürprizlerle geliştireceğiz. Daha geniş seyirci kitleleri karşısına çıkacağız. Eğer bir talep gelirse, turnelere de elbette çıkacağız.

Farklı engelli gruplarıyla, oyunculuğu meslek olarak çok önceden seçmiş ve bu işin eğitimini almış oyuncularla bir araya getireceğiz onları. Karma bir grup olacak iyice. Gerçek hayat gibi hepimizden birer grup olacak. Farklılıkları destekliyoruz ve farklılıklar utanılmadan sakınılmadan paylaşıma sokulmalı. Çünkü hepimizin birbirinine göre daha iyi olduğu, daha üstün olduğu noktalar var ve onlar da öyleler.

~Ayrıca Anadolu turnesi düşünülüyor mu ve ayrıca bu yolda ilerlemek isteyen anadolu insanına ne gibi tavsiyelerde  bulunursunuz?

Herkese, yaşadıklarımdan yola çıkarak şunu öneririm. Kesinlikle bu türden farklı bireylere acıyarak bakmasınlar. Bu aptalca bir kibir sadece. Tam tersine siz de olmayan ama onlarda olan zenginliklere ve yüceliklere odaklansınlar. Orada olağanüstü bir sevgi ve aşk bulacaklar. Bu gençler, bu çocuklar, bu insanlar Tanrının başka çocukları. Bize sevgiyi hissettirmek ve öğretmek için gelmişler. Acımayı bırakın, sadece gerçek bir sevgi ve emek verin, ortaya çıkan sonuçlara şaşıracaksınız.

~Bu ve bu gibi farkındalık yarattığınız projeler devam edecek mi ? Var ise düşünülen kısaca bilgilendirir misiniz  bizleri.

İllaki  devam edecek. Çünkü bu yürüdüğünüz bir yol ve bu yolda birbirimize fayda katmak için yapabileceğimiz daha çok şey var.

~Deneyimli bir oyuncu olarak bir çok şehirde sahne almışsınızdır mutlak ama Trabzon’dan iletişime geçtiğim için Trabzon’u nasıl biliyorsunuz kültürel ve sanat olarak şehrimizden haberdar olma fırsatınız oldu mu?

Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda Klakson, Borazanlar ve Bırtlar’ diye bir oyun yönetmiştim. Yazarı Dario Fo. O esnada da 3.5 ay Trabzon’da kaldım. Trabzon uluslararası festivalleri daha çok düzenlemeli. Müzik, sahne sanatları, performans sanatları üzerine. O zaman bu şehir, o yetenekli gençlerine daha güzel bir gelişim ve görme alanı açacak. Denize de bu kadar sırtını dönmesin Trabzon. Deniz muazzam bir kültürdür ve bir şehrin zenginliğidir.

~Son olarak sosyal medyadan iletişime geçtiğim gibi nezaket gösterip dönüş yapmanıza teşekkür ederek, Trabzon’dan  sizi takip edip ,destekleyen şehirlilerimize neler söylemek istersiniz...

Sanırım söyledim. Tüm Trabzonlulara sevgiler, sanatın açık sözlülüğünü desteklemek zorundayız yalnız Trabzon değil tüm dünya. Bence böyle geniş ve korkusuz bakmalıyız ki birbirimizi anlamıyı  ve sevmeyi geliştirebilelim. Trabzon’un kendine özgü bir mizah anlayışı var ve buna bayılmıştım. Bu mizah anlayışı da daha geniş kültürel alanlar da kendini göstermeli, edebiyat, çizgi roman, karikatür, tiyatro, müzik, dans alanında.

habercuk.com okurlarıyla buluşma inceliğine ve samimiyetinize teşekkür ederim

Bende Çok teşekkür ederim Elvan Hanım Tüm okurlarınıza sevgiler...


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/cesaretin-kanatlara-ihtiyaci-yoktur.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/cesaretin-kanatlara-ihtiyaci-yoktur.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t__4415.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/cesaretin-kanatlara-ihtiyaci-yoktur.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/cesaretin-kanatlara-ihtiyaci-yoktur/28194/</link>
			<pubDate>Fri, 20 May 2016 11:29:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Trabzonspor eski yöneticisi kime Görüntü Yöneticileri dedi]]></title>
			<description><![CDATA[Eski yöneticilerden Coşkun Kahraman, Trabzonspor'un kurtuluşunun tarihinde gizli olduğunu söyledi. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Röportaj: Elif ÇAVUŞ

Trabzonspor sizin için ne anlam ifade ediyor?

Trabzonspor ailemizin parçalarından birisi. Her Trabzonlu için Trabzonspor, ya da Trabzon'da yapılan sporlar her zaman evimizde olan bir parça gibi... Ev ilişkilerinden sonra çocuklarımızla gündemimizde Trabzonspor var. Hepimizin ortak noktası spor ve Trabzonspor.

Trabzonspor'a ne zaman ve nasıl yönetici oldunuz?

2000 yılında Özkan Sümer, yönetiminde yer aldım. Daha önce de tekliflerde bulunulmuştu ve şartlar o gün müsait olmadığı için kabul etmedim. 2000 yılında kulüpteki değişime katkımız olabileceği düşüncesiyle görevi kabul ettim.

Döneminizde yaşadığınız ilginç bir anınızı anlatır mısınız?

Özkan Sümer döneminde transferin son günü Cuma gününe denk gelmişti. Transfer yapılacak ve saat de 16.00 civarındanda Kenan Atalay beni  aradı ve "125 bin dolar açığımız var, parayı yetiştirmemiz gerekiyor" dedi.  Biz de bir kaç arkadaşla bu parayı toparladık ve transferi  yaptık. Polonyalı bir sporcu idi.



ZOR ZAMANLARDA MÜTHİŞ ÇALIŞMALAR

Döneminizde kulüp ekonomisini nasıl çevirdiniz?

2000 yılında kulübe idareci olduğumuz zaman, kulüpte bir önceki yönetim tarafından hacizler, temlikler ve kulübün transferden diğer kulüplere olan borcu, saha gelirlerine konulan temlikler vardı.  Bu durum kulübün kasasına 5 kuruş girmesine müsaade etmiyordu. Bu durum basına yansıyınca "bu yönetim 3 ay gitmez" diyorlardı. İlk önce sıcak para kaynağı bulabilmek için neler yapabileceğimizi düşündük. Koray Aydın,  Ankara'da bir etkinlik düzenledi. Yine Trabzon'da "destek zamanıdır" diye bir etkinlik yapıldı. Milli piyango çekilişi yaptık. Bu kaynaklar beklediğimiz rakamlara ulaşmasa bile bir hareket etme imkanı sağladı. Daha sonra TFF Başkanı Haluk Ulusoy, Mesut Yılmaz, BDDK'ya talimat vererek, 2 yönetici hariç bütün yöneticiler Trabzonspor'un borçlarına kefil olarak kulübe o zamanki Digi Türk'ten para akışını sağladık.  BDDK bu imkanı bize sağladı. Biz yönetimlere geldiğimiz zaman 175 tane kombine satılmıştı. Hemen Trabzon'u kağıt üzerinde bölerek bütün yöneticiler kendi bölgelerinde kombine satışını arttırmak için çalışma yaptı. Kısa zamanda 1000 kombineye ulaştık. Daha sonra da çok daha yüksek rakamlara ulaştık.

TRABZONSPOR TRABZON'DAN YÖNETİLMELİ

Trabzonspor, sizce nasıl yönetilmeli?

Trabzonspor'un başarılı olduğu dönemlerde, nasıl yönetildiği en güzel örneğimi z. Trabzonspor, Trabzon'dan yönetilmeli. Yöneticilerin çoğunluğu Trabzon'dan olmalı. Sayın Şamil Ekinci, başkanlığı bunun en güzel örneğidir. Tabi ki dönem çok değişti. Bugünkü yüzyılda bazı gerçekleri inkar etmemek lazım. Profesyonel kadrolar kulüp içinde olmalıdır. Ama Trabzon'la yatıp kalkan değil, her gün Trabzon'da kalan yönetici ve başkana ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Trabzonspor'un şampiyonluğu yakaladığı yıllardaki dönemler bize örnektir. Bu hem idari açıdan, hem de sportif açıdan, çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Biz bunlardan yararlanmak ve ışık olacağını düşünmek yerine bunları görmemezlikten geliyoruz. Trabzonspor Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer ve hatta Şenol Güneş dönemlerinde şampiyon olduğumuz yıllarda Trabzonspor'un kadrosu tamamen altyapıdan gelen ya da amatör kulüplerinden Trabzonspor'a gelen eve gittiği zaman babasının, annesinin hesap soracağı, mahalleye gittiği zaman "arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım" diye düşünen yönetici, teknik adam ve sporcu kadrosundan oluşmaktaydı. Sahaya çıktığı zaman bütün gönlünde Trabzonspor sevgisiyle topun peşinde koşan bir sporcu kadrosunun olması gerektiğini düşünüyorum. Bu yapılaşmanın taraftar desteğini kazanacağını ve taraftar anarşisine de son vereceğini düşünüyorum. Sahada koşan mücadele eden elinden gelen bütün imkanlarını sergilemeye çalışan bütün Trabzonsporlu futbolculara tribünde oturan mahalle arkadaşı, okul arkadaşı, köylüsü, ailesi her zaman destek çıkar. Sağdan soldan gelebilecek sözlere de bu yapılaşma engel olur. Bunların hepsini bir bütün olarak düşündüğümüz zaman bence nerede yanlış yaptığımız  zaten ortaya çıkıyor.

TOPLANTILARIMIZ 6-7 SAAT SÜRERDİ

Yönetim kurulu toplantılarınız nasıl geçerdi?

Yönetim kurulu toplantıları haftada bir gün yapılır. Ama biz haftada 2 -3 gün yaptığımız günleri hatırlıyorum. Gerçekten çok zor bir dönemde yöneticilik yaptık. Yönetim kurulları başkan tarafından davet edilir, toplantı başlar konu ya da konular üzerinde saatlerce tartışılır çoğunluğun dediği olurdu. 16.00'da başlayan toplantılardan çoğu zaman gece 1'de çıktığımız olurdu. Bu konuda sayın Özkan Sümer'e yöneticilik konusunda çok takdir ettiğimi ifade etmek isterim.  Özkan hoca sabırla herkesi dinler, kendi fikirlerini beyan eder. En sonunda çoğunluğun dediğini uygular ve işleme başlardık.



27 MİLYON BİLE TRABZONSPOR İÇİN ÇOK FAZLA BORÇKEN... 

Trabzonspor nasıl düzlüğe çıkar?

Geçmişten örneklerle başlamak istiyorum. Trabzonspor, şampiyon olduğu yıllarda gelirlerinin çok az olmasına rağmen başkan ve yönetimin katkılarıyla ve o zamanki toto ve loto gelirleriyle seyirci hasılatlarıyla kulübü yönetmekteydi. Zaman zaman yapılan transferler sonucu kulüp borçlanır ama bu borçlanmalar kulüp gelirini çok fazla aşmayacak şekilde olurdu. 2000'li yıllarda yönetime geldiğimiz zaman kulübün resmi borcu 27 milyon dolar civarındaydı. Bu rakam Trabzonspor için ciddi bir rakamdı. Alt yapıya kendi antrenörlerimizle, şehir dışında oynayan katkı veren sporcularımızı transfer ettik. Yurt dışından yapılan transferlerde gelecek vadeden Trabzonspor'a faydası olabileceğine inandığımız arkadaşları bünyemize kattık. O yıllarda yabancılar 150 bin dolar ücret alıyordu. Yerli sporcular da 200-250 bin civarında bir ücret alıyordu. Bence doğru yaptığımız bu uygulamalar 3 yıl sonra şampiyonluğa oynamaya çalışan Türkiye kupasını alan borcunu 7 milyon dolara kadar çeken sponsorluk gelirlerini arttıran, bir Trabzonspor yarattığımızı düşünüyorum.

Fakat maalesef daha sonraki yıllarda Türkiye'deki yabancı sevdasına biz de gönül verdik. Çok büyük astronomik rakamlarla hem hoca ve sporcular transfer ettik. Bugün gelinen noktada 700 trilyon bir borçtan bahsediliyor. Bunu az önce verdiğim örnekleri uygulayarak aşağıya çekmek çok uzun bir zaman ve uğraş gerektiriyor. Allah yöneticilerin yardımcısı olsun.

Trabzonspor kulübüne ve sivil toplum örgütlerine hiç bir zaman siyaseti sokmamak tabi ki mevcut hükümetlerin imkanlarından faydalanmak. Trabzonlu bakanımız başbakanımız varsa altyapı anlamında faydalanmak isteriz. Hiç bir TS başkan ve yöneticisinin bir aracın üstüne çıkmasını doğru bulmuyorum.

EN BÜYÜK SORUMLULUK TRİBÜNE DÜŞÜYOR

Camiaya mesajınız var mı? (Yönetim, taraftar, teknik heyet, futbolcu)

Teknik direktörlerimizin altyapıdaki sporcularımızdan sadece kulübede oturtmak için değil, sahada da oynayacağı arkadaşlarımızı seçip oynatmalarını istemiştim. Teknik direktörlerinin ve spor adamlarının dediği gibi futbolcu oynadıkça kendini yetiştirir. En yetenekli oyuncu da gelse oynamazsa o bile bocalar. Gençler konusunda önce taraftarın sonra idarecilerin sonra da hocaların daha anlayışlı olması gerektiğini düşünüyorum. Burada en büyük sorumluluk da tribünde oturan bizlere düşüyor.

Yönetim kurulu açısından izleme komitelerine daha çok ağırlık vererek yaşı olgunluğa erişmiş sporculardan ziyade genç yetenekleri bünyemize katmakta fayda var. Bu konuda o kadar çok ağzımız yandı ki buna daha çok dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

 

20 MİLYON DOLAR GELİRİN VARKEN 50 MİLYON DOLAR HARCARSAN...

"Trabzonspor'da gelen yönetimler bir önceki yönetimlerden enkaz devraldıklarını söylüyorlar. Hepsi öyle söylüyor. Bu bazı dönemler için doğru olabilir. Yani mesela "Hacıosmanoğlu'ndan enkaz devraldık" diyebilirler. Ama enkaz dönemi ne zaman başladı. 2003-2004'ten sonra başladı. Ondan önce enkaz yoktu. Trabzonspor gerçekten iyi yönetiliyordu. Kulübün ödeyebileceği borcun altına giriliyordu. Ama senin yıllık gelirim 20 milyon dolar ise sen 50 milyon dolar harcarsan 30 milyon doları bir yerden alacaksın. Bu imkanın var mı "Yok". Hayal kuruyorsun, "Şu sponsoru bulacağım, bu sponsoru bulacağım" diye. Herkesin kafasında şu var "Havaalanı büyüyecek, orası temlik edilecek, kamulaştırılacak, bu para Trabzonspor'a gelecek. Stadın isim hakkı verilecek. Bu parayla Trabzonspor'un borçlarını ödeyeceğiz" Yahu arkadaşlar yapmayın. Borçlanmayalım ve o paralar kulübün kasasında kalsın. İyi transferler yapalım"

TRABZONSPOR'A GEZMEK İÇİN SEÇİLMEK İSTİYORLAR

"Maalesef Trabzonspor'da bir çok yönetici görüntü için oraya gidiyor. Gazetede çıkmak için oraya gidiyor, gezmek için oraya gidiyor. Her hafta sonu değişik heyecan yaşamak için oraya gidiyor. Yurtdışına kampa gitmek için oraya gidiyor. Yok böyle bir şey. Benim babam yıllarını verdi Trabzonspor'a. Ben ondan öyle öğrenmedim. Ondan öğrendiğimi yapmaya çalışıyorum."

HACIOSMANOĞLU BORÇLANDIRDI ÇEKTİ GİTTİ

"Şimdi Hacıosmanoğlu'na birisi çıkıp "Sen bu kulübü 300 milyon borca soktun" diyebilir mi? "150 trilyonunu sen ver" deseler verebilir mi? Veremez. Trabzonspor ödesin. Çektin gidiyorsun. Biz dönemimizde her birimiz milyon dolarların altına imza attık. Şimdi bakıyorsunuz kulübü borçlandırıp gidiyorlar"

50 YILDA ŞAMPİYON OLAMAYACAĞIMIZI SAĞIR SULTAN BİLE BİLİYOR

"Taraftara diyeceksin ki, "Bu kulübün 700 milyon TL borcu var. Benden transfer bekleme. Benden büyük bir teknik direktör bekleme. Şampiyonluğa oynayacak bir takım yapacağım. Benim hedefim 10 yıl içinde şampiyon olabilmek. Trabzonlu insanların içinde olacağı, yabancıların sadece takviye yapılabileceği bir takım oluşturacağım" diyeceksin. Taraftar sakin olacak ve kendi sporcusunu yuhalamayacak. Bunu yapmadığın sürece olmaz. Yöneticiler bu sefer yabancılara yöneliyorlar. Yabancıya gidince de borçlanıyorsun. 700 milyon geliri ödeyebilecek bir Trabzonspor var mı ortada. Hiç bir banka kredi vermez. Bürokratlardan, hükümetten nasıl destek alacaksınız bu borçla. Yönetime gelmek için şoven söylemlerde bulunmayacaksın. Muharrem Usta'nın yaptığı gibi. Bu takımın "50.yılda şampiyon" olamayacağını sağır sultan bile biliyor. Seneye şampiyon olmaz. Mucize lazım. Demeyeceksin. Çok üstten bir talimat geldiyse "Biz Trabzonspor'u şampiyon yapacağız" diye ona bir şey demiyorum."

Coşkun Kahraman kimdir?                         

10 Kasım 1958 ylında Trabzon'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Trabzon da tamamladı. Lisans eğitimini Gazi Eğitim Fakültesinde yaptı. Bir yıl İngiltere'de lisans eğitimi aldı. 1980 yılından bu yana kuyumculukla iştigal etmektedir.

Bulunduğu Görevler:

Trabzon İdmanocağı Spor Kulübünde on yıl idarecilik, iki yıl başkanlık

Trabzon Kuyumcular Derneğinde dört yıl yöneticilik, iki yıl Başkan Yardımcılığı

2000-2003 yılları arasında Trabzonspor Yönetim Kurulu Üyeliği, Altyapı Sorumluluğu

2005-2009 yılları arasında Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Meclisinde Yönetim Kurulu Üyeliği

2009 Şubat ayından bu yana Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Meclisinde Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır.

Evli ve iki çocuk babasıdır
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonspor-eski-yoneticisi-kime-goruntu-yoneticileri-dedi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonspor-eski-yoneticisi-kime-goruntu-yoneticileri-dedi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t_trabzonspor-eski-yoneticisi-kime-goruntu-yoneticileri-dedi.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/trabzonspor-eski-yoneticisi-kime-goruntu-yoneticileri-dedi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/trabzonspor-eski-yoneticisi-kime-goruntu-yoneticileri-dedi/28179/</link>
			<pubDate>Thu, 19 May 2016 17:17:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[ 3 gün süren yöneticiliği ile tarihe geçen İlyas'tan özel açıklamalar]]></title>
			<description><![CDATA[Osman İlyas: Yönetim toplantıları mutlaka demokratik bir ortamda gerçekleşmeli, aksi durum başarısızlık getirir
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Trabzonspor'da yöneticilik yapan Osman İlyas, Trabzonspor'un hakem camiasıyla barışık olması gerektiğini söyledi. TFF'ye bilgi ve birikimlerin doğru bir şekilde aktarılmasının olumlu sonuç vereceğine inanan İlyas, TFF'deki Trabzonlu yöneticileri de seslendi.

RÖPORTAJ: Elif ÇAVUŞ

Osman İlyas Kimdir?



1955 Trabzon merkez doğumluyum. İlk ve ortaöğrenimimi Boztepe ve karma okulda tamamladım. Liseyi Trabzon Lisesi'nde okudum. Üniversite Fatih Eğitim Enstitüsü Fizik-Kimya-Biyoloji mezunuyum. Mezun olduktan sonra öğretmenlik yapmadım. 1974'ten bu yana ticaretle uğraşmaktayım. Bunun 92 yılına kadar olanı sanayi sitesinde baba mesleği olan oto-balata işi idi. 1992'den günümüze kadar da Bilkent kuruluşu olan Tepe Home'un Trabzon bayisiyim. 1984'te Anavatan Partisi'ne üye oldum. Sebebi ise futboldur. 1987'de de il yönetim kurulu üyesi oldum. Orada saymanlık görevini üstlendim. Daha sonrasında da Eyüp Aşık ile birlikte Doğru Yol ve Demokrat Parti'de yöneticilik yaptım. 1999 yılında Mehmet Ali Yılmaz yönetiminde yedek yönetici oldum. 2003'te Atay Aktuğ ile yönetim kuruluna seçildim ve yöneticilik yaptım. 2009'da Sadri Şener'in başkanlığındaki yönetimde yönetici oldum. Trabzonspor 9 puan önde iken devre arası yönetim kurulundan ayrılmak zorunda kaldım. 2014 yılında da İbrahim Hacıosmanoğlu'nun listesinden yönetim kuruluna seçildim ve sonrası Trabzon tarihinde de bir ilktir, 3 gün kalabildim. 3 gün sonra yönetim kurulundan azad edildim. 20 gün sonra da istifa etmek mecburiyetinde bırakıldım.

TRABZONSPORSUZ NEFES ALAMAM

Trabzonspor benim için bir yaşam kaynağıdır. Ben bu yaşıma kadar fanatik bir Trabzonspor taraftarı olmuşumdur. O benim her şeyimdir. Onsuz nefes alamam. Üzüntüde ve sevinçte bunu en üst seviyede yaşayan bir insanım. Trabzonspor, Trabzon'un en büyük ekonomik halkalarından birisidir. Şehrimizin gözbebeğidir. Ama ne yazık ki son dönemlerde bir türlü ayağa kalkamamışızdır. Bunun da yönetimsel arızalardan dolayı olduğuna inananlardanım.

BİR "HİÇ" YÜZÜNDEN İSTİFAYA ZORLANDIM

1998'de Hikmet Onur bizi Trabzonspor'a yedek yönetici olarak katmıştır. İlk başlangıcım budur. 2003'te severek ve isteyerek başarılı olacağıma inandığım başkanıma çok fazla güvendiğim Atay Aktuğ yönetimine girdim. Ligde 9. iken aldığımız Trabzonspor'u bir yıl sonra 2.lige çıkardık. Sonrasında çeşitli nedenlerle ayrılmak zorunda kaldık. Yönetim ikiye bölündü ve sonlandırıldı. 2009'da da yine Sadri Şener'in ikinci döneminde yönetici oldum. Burada da müthiş başarılara imza attık. Hem 2004'te hem de 2009'da Türkiye kupasını Trabzon'a getirdik. Bir de süper kupa şampiyonluğu yaşadım. Ayrıldığımda da Fenerbahçe'nin 9 puan önünde yeni yöneticilere devrettik. 2014'te de İbrahim Hacıosmanoğlu'nun yönetimine destek vererek kazanmasında etken olduk, fakat hiç anlamadığım, hiç beklemediğim, hiç ummadığım, fındık kabuğunu dolduracak bir "hiç" yüzünden kendimi yönetimin dışında buldum. Ona da şükrediyorum. Çünkü o gün ayrılık olmasaydı, Trabzonspor'un bu yönetimiyle yürüyemeyecektik. Trabzonspor'un o dönemdeki kayıplarından da çok üzgünüm.



URFA'DAKİ FENERBAHÇE GALİBİYETİ UNUTULMAZ

En güzel anım Urfa'da 3 gün yaşadıklarımdır. Urfa'da otel bulamadık. 2 otobüsü İrfan Coşkun'la ben Antep'e getirdik, orada konakladık, maç günü Urfa'ya döndük. Fenerbahçe'yi Urfa'da sahadan silerek 3-1'lik galibiyet aldık. Bu Trabzonspor'da görev yaptığım süreçte en unutamadığım anımdır.

2004 yılında da Bursaspor-Trabzonspor maçına kafile başkanı olarak gittim. O yıl Bursaspor bize yenilerek kümeye düşmüştü. O müsabakanın 44. dakikasında takımımız 1-0 galipken sahada Fatih Tekke ile Erdinç Yavuz'un münakaşa edişine şahit oldum. Sonra soyunma odasına giderek futbolcularla konuştum ve onları barıştırdım. Futbolcular sahaya çıktıktan sonra maçı aldık.

 

3 DAİREMİ VE MAĞAZAMI TRABZONSPOR İÇİN İPOTEK ETTİRDİM

2003-2004 sezonunda kulübümüz yine ekonomik çıkmazlar içindeydi. 3 dairemi ve mağazamı bir bankaya ipotek ederek kredi kullandık, kendimiz kefil olduk, ayrıca tüm yönetim kurulu arkadaşlarımız olarak maddi katkıda bulunduk. Ama sonuçta Trabzonspor'un kimseye borcu kalmadı. Herkes parasını belli bir zaman aralığında aldı. 2009'da da Sadri bey zamanında yine krediler ve stat gelirleriyle, borsayla dönüşüm yapılmıştır.

 

TRABZONSPOR, TRABZON'DAN YÖNETİLMELİDİR

Trabzonspor, Trabzon'dan yönetilmelidir. Başkanını ve yönetim kurullarını buradan seçmelidir. Trabzonspor'un sadece başkanın fikirleriyle yönetilmemelidir. Yönetim kurulları bir aile ortamına getirilerek herkesin fikri alınarak idare edilmelidir. Yönetim kurullarında saygıyı ve sevgiyi kaybetmememiz gerekir, alt yapısıyla, profesyonel kadrosuyla birlikte bir aile olmamız gerekir, ancak başarı bu şekilde gelir, Tarihte de bunun örnekleri bolca mevcuttur.

 

BAŞKANLARIN HEGEMONYASINDAN KULÜBÜ KURTARAMADIK

Atay Aktuğ döneminde gayet demokratik olarak yönetmeye çalışırdık. Her hafta Atay beyin başkanlığında toplanır, onun başkanlığında kararlar alırdık. Bu kararları hep birlikte uygulamaya koyardık. Diğer yönetimlerde bu birlikteliği tam olarak sağlayamadık. Başkanların hegemonyasından kulübümüzü kurtaramadık.



ŞİKE OLAYINDAN ARTIK TAKIMI KURTARMALIYIZ

Yukarıda söylediğim gibi Trabzonspor, Trabzon'dan yönetilmelidir. Yönetim kurulları futbol bilgisi ve becerisi olan kişilerden oluşturulmalıdır. Yönetim kurulundaki arkadaşların bilgisi dahilinde transferleryapılmalıdır, konuşulup tartışılmalıdır. Türkiye'deki futbol takımlarında oynayan Trabzonlu oyuncuları, bünyemize katmak dış transferlerde de başarıya aç oyuncular bulup takımın bünyesine katmamız gerekiyor. Alt yapıya da gerekli özeni göstermemiz gerekiyor. Alt yapının bütçesini ayrı tutup oraya daha fazla yatırım yapmamız gerektiğine inanıyorum. 2004'te bunu yönetim kurulu olarak bir nebze başardık. O dönemde alt yapı görevlisi olarak paf takımı Türkiye şampiyonluğa taşıdık, oradan çıkan futbolcuları da bünyemize kattık. O günden sonra da A takıma futbolcu katamamamın üzüntüsü içindeyiz. Kulübün ağır borçları altında ezilmekte olduğunu gördüğümüzden, bu ekonomik tablonun bir an önce düzeltilmesi gerekmektedir. Trabzonspor'un gelirleri arttırılmalıdır. Harcamaları gözden geçirilip azaltılmalıdır. Transferlere uçuk rakamların artık ödenmemesi gerekmektedir. Transferlerde sık eleyip öyle oyuncu bünyemize katmamız gerektiğine inanıyorum. Şike olayından da futbol takımını artık kurtarmamız gerektiğine inanıyorum. Bunu hukuka bırakmamız gerektiğine inanıyorum. Bu aşamadan sonra hukuku dinlememiz lazım geldiğine inanıyorum.

HAKEM CAMİASI İLE BARIŞIK OLMALIYIZ

Artık, terör, anarşiden vazgeçmemiz gerekiyor. Taraftarlarımıza hoşgörü ile davranılması gerektiğini öğütlememiz lazım. Hakem camiası ile de barışık olmamız lazım. Bunun üzerinden TFF'ye bilgi ve birikimlerimizi ulaştırmalıyız. Oradaki Trabzonlu yöneticilerin de daha sorumluluk almaları gerektiğine 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/3-gunluk-yoneticiligi-ile-tarihe-gecen-ilyastan-ozel-aciklamalar.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/3-gunluk-yoneticiligi-ile-tarihe-gecen-ilyastan-ozel-aciklamalar.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t__4351.jpg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/3-gunluk-yoneticiligi-ile-tarihe-gecen-ilyastan-ozel-aciklamalar.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/3-gun-suren-yoneticiligi-ile-tarihe-gecen-ilyastan-ozel-aciklamalar/27919/</link>
			<pubDate>Mon, 09 May 2016 14:07:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Aşçıoğlu'nun sözleri olay yaratır]]></title>
			<description><![CDATA[TFF'nin Trabzonlu Üyesi Yaşar Aşçıoğlu, Trabzon'da Fenerbahçe düşmanlığına son verilmesi gerektiğini söyledi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ Türkiye Futbol Federasyonu'nun (TFF) Trabzonlu Üyesi Yaşar Aşçıoğlu, Trabzon'daki Fenerbahçe düşmanlığının bitmesi gerektiğini söyledi. Aşçıoğlu, TFF içinde Trabzon için nasıl mücadele ettiğini anlatmayacağını belirterek, "Ancak Fener düşmanlığı Trabzon'a büyük zarar veriyor. Yıldırım Demirören'in kayınpederi Trabzonspor'un kurucusu. O'nun Trabzon'a bir önyargısı yok" açıklamasında bulundu. Aşçıoğlu, hayalinin Trabzonspor başkanlığı olduğunu da ifade ederek; "Ancak, Trabzon'da kulübü saran düşünce ve kesimleri gördükten sonra bu hayalimi gömdüm. Faruk Özak bana başkan ol dedi. Ben Sadri Şener olsun dedim" açıklamalarında bulundu.

"Trabzon, Trabzonlu, yemez yedirir, giymez giydirir; merhametlidir de. Misafirperverdir; evinin en iyi odasını konuğu için açar. Biz bu ananelerle büyüdük. Büyüklerimizden bize kalan Trabzonlu olma değerlerini biz de sonraki kuşaklara aktarmak zorundayız" diyen Aşçıoğlu İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Yaşar Aşçıoğlu ile yapılan röportaj şöyle :

Şampiyonluk yıllarını burada yaşadınız. Nasıl bir duyguydu?

Okul yıllarımda hep en arkada otururdum. Arka sırada, sıranın üzerine TRABZONSPOR'u bitişik ve büyük yazardım. Tabii bordo mavi renklerle. Büyüdük, tribünlerde amigoluk bile yaptım. Şampiyonluk yıllarında İstanbul'da istediğimiz gibi bu şampiyonlukları kutlardık. Herkesin Trabzon'a büyük saygısı vardı. Mecidiyeköy Galatasaray, Kadıköy Fenerbahçe demekti. O zaman Etiler, Bağdat caddesi yok. İstanbul'un en sosyal yeri Moda. Moda'ya gider, şampiyonluklarımızı kemençe, horonla kutlardık. Fenerbahçeliler, Galatasaraylılar, Beşiktaşlılar bizi alkışlardı. Trabzonspor aşkı benden çocuklarıma geçti. İki oğlum İrfan ve Cenk çok çok iyi Trabzonsporlu.

Sonra işadamı olarak her dönem yönetimlerden teklifler aldınız. İlk teklif İbrahim Hacıosmanoğlu ile mi geldi?

Hayır. Daha öncesi var. O zamanki bakanımız sayın Faruk Özak bana, 'Yaşar senin Trabzonspor'a başkan olmanı istiyorum' dedi. Ben teklife teşekkür ettim ama hazır olmadığımı söyledim. Çünkü benim tarzım da şu var; Fenerbahçe kimi alıyorsa, Galatasaray, Beşiktaş hangi yıldızları getiriyorsa ben de Trabzonspor'a onları getiririm.' Konuşmamızda Ahmet Ağaoğlu ismi öne çıktı. Olmadı. Sonra Sadri Şener isminde karar kıldık. Sadri Bey'e Trabzonspor başkanlığının çok yakışacağını düşündük. Nitekim öyle de oldu.

Sayın Hacıosmanoğlu'nun ilk girdiği, yani Sadri Şener'in seçildiği seçimde de onun listesindeydiniz ama sonra çıktınız?

O seçimde biz Sadri bey başkam olsun diye görüş belirttik. Ayrıca benim iznim olmadan İbrahim bey adımı listeye yazdı. Ali Kemal Başaran da öyle. İkimiz listeden isimlerimizi çıkarttık. İkinci seçimde yani, 2013 kongresinde yine bana teklifte bulundu. Ali Kemal ağabey de gel birlikte olalım dedi. Orhan Akçay, Hacıosmanoğlu'nun kayınpederi, çok iyi dostum aynı zamanda ortağım. Bu isimlerin tamamı yönetimde olmam için ısrar etti. En son tamam dedim, yazın dedim. Kongreye iki gün kala ismim listeye yazdırdım. İşin doğrusu ben kazanacağımıza da ihtimal vermiyordum. Kongreye de gitmedim. Seçim gecesi oğlum aradı, 'Baba kazanıyorsunuz' dedi. Televizyonu açtım baktım, son 4 sandık ve öne geçtik. Sonunda kazandık. Bir gün sonra da Trabzon'a gittim.

Başkan yardımcısı olarak yönetimde yer aldınız. Neden 5 buçuk ay gibi kısa sürdü?

Aslında daha erken istifa ediyordum. Çünkü başkanın yönetim biçimi bana utan bir yönetiş biçimi değildi. Başkanın duruşu, söylem ve eylemiyle bana uymadığını anladım. İstanbul'daki olaylı Fenerbahçe maçından sonra istifa edecektim. Bunu o dönemki yönetimden arkadaşlarım Ali Kemal Başaran, Sebahattin Çakıroğlu ve Ali Uzunay'a söyledim. Maçtan sonra olaylar olunca ben istifanın doğru karar olmadığını düşündüm ve devam ettim. O maçta da mahsur kaldık. Kafamıza taş yedik, ayran şişeleri atıldı. Stadyumdan Önder Fırat ve Celal Doğan tarafından, Celal beyin aracıyla çıkmak zorunda kaldım.

O zaman çok konuşuldu. Para taahhüdünüz oldu mu ve para verdiniz mi?

Hayır. Ne yönetimden önce böyle bir taahhüdüm oldu ne de seçildikten sonra. Hatta başkan bende böyle bir istekte dahi bulunmadı. Sonra haberler çıktı. Aşçıoğlu özel uçakla 20 milyon dolar ile geliyor gibi.

Hacıosmanoğlu ile aranızda sorun çıktı mı?

Hiçbir zaman çıkmadı. Beni TFF'ye öneren de kendisidir. Küs olmadık, birbirimize küs kalmadık. Daha 2 gün önce görüştüm. Kendisi için yanlış yönetti diyemem. Delegeler seçmiştir, takdir camianındır. Camia gerekeni söylemiştir. 

 TFF yönetimine girdiniz. Orada Trabzonspor siz ve İbrahim Usta ile temsil ediliyor. Taraftarı, medyasıyla Trabzonsporlular, oradaki temsilcilerinin kulübün haklarının korunmasını istiyor ama tam tersi şeyler oldu bu sene. İçerde başka bir ekip mi var, bizim sizin bilmediğiniz?

Taraftar yerden göğe kadar haklıdır. Ben Trabzonspor'un haklarını korumanın mücadelesini vermiyor değilim. Üslubuyla Trabzonspor başta olmak üzere, Anadolu'dan herhangi bir kulübün hakkı yense de hakkını ararım. Arıyorum da. Sadece Trabzonspor'un haklarını korumak için orada değilim. Ki Yıldırım Demirören bey, Trabzonspor büyük haksızlığa ve şanssızlığa uğramıştır dedi. Kayınpederi Trabzonspor'un kurucusu. Ben onun Trabzonspor'a karşı en ufak bir önyargısı olduğunu sanmıyorum. Trabzonspor'a haksızlıklar yapılıyor, karşılığı olması gereken hiddette ve şiddette savunmasını ben yapıyorum. Buna inanabilirsiniz.

Fenerbahçe ile Trabzon'da bir maç daha yarıda kaldı. Peki ne olacak? Şenol Güneş, bu kan davası 50 yıl daha sürer dedi. Ne diyorsunuz?  

3 Temmuz süreci hukuken tamamen sonuçlana kadar, tüm Trabzonspor Fenerbahçe maçlarını yabancı hakemler yönetmelidir. Şunu da söylemem lazım; Fenerbahçe düşmanlığını doğru bulmuyorum. Bu kavganın bitmesi gerekiyor. Trabzon'a zarar veriyor. Trabzon insanı merttir. Liderdir; sporun görsel bir şölen olduğunu bilecek olgunluktadır. Bu tarz kavgalarla yönetilen bir algı var. Kimse toplum nezdinde Trabzon'u ve Trabzonsporluyu kötülemeye ve karalamaya çalışmasın. Diz çökmemiş bir toplumu bu tür algı yönetimleriyle bir yerlere sürükleyemezsiniz. Benim hemşehrilerim asabidir aynı zamanda asaletlidir de.

 Başkanlık hayaliniz, hedefiniz devam ediyor mu?

Benim gönlümden başkanlık geçiyordu. Eğer başkan olsaydım, işim gibi kulübü yönetirdim. Yıldız futbolcular alırdım. Dünya kulüpleriyle yarışırdım. Et'o gibi oyuncuları getirirdim. Real Madrid, Barcelona, Manchester neyse ben onu yapardım. Ama Trabzon'da kulübün üzerine yapışan keneler var. Bunlar düşmeden değil benim başkan olmam, orası için de iyi günler gelmeyecek.

Biraz açar mısınız?

Trabzonspor'u sosyal güç olarak kullanan, kendine alan açan, kuvvet bulup, orayı sıçrama yeri olarak gören büyük bir kesim var. Gördüm ve yaşadım. Trabzonspor, dar ve sığ düşünceli adamlar tarafından kullanılıyor ve kemiriliyor. Ben bir başkan adayıydım. Teklif de aldım. Gönlümden geçti. Büyük bir hayaldi. Artık böyle bir hedefim yok. Onlara rağmen, Trabzonspor'u sevmeye, peşinden gitmeye devam edeceğim.

Son olarak TFF'nin 2 dakika düşün eylemini sormak istiyorum

(Gülerek)  2 dakika güldüm, geçtim! Çocukça bir kampanya olmuş. Daha etkili mesajlar vermeliyiz.  Trabzonspor yönetiminin bunu desteklemesi ve sayfasına koyması da anlaşılmaz bir acemilik.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.habercuk.com/images/haberler/ascioglunun-sozleri-olay-yaratir.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.habercuk.com/images/haberler/ascioglunun-sozleri-olay-yaratir.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.habercuk.com/images/haberler/t_ascioglunun-sozleri-olay-yaratir.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.habercuk.com/images/haberler/ascioglunun-sozleri-olay-yaratir.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.habercuk.com/ascioglunun-sozleri-olay-yaratir/27604/</link>
			<pubDate>Sat, 30 Apr 2016 15:13:00 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>