<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
  <channel>
<title>Habercuk | Trabzonhaber | Trabzonspor | sondakika</title>
<link>https://www.habercuk.com</link>
<description>Trabzon ve Türkiye&#39;de yaşanan son dakika gelişmelerini, Trabzonspor haberlerini takip edebileceğiniz, bölgenin bağımsız internet gazetesi </description>
<language>tr</language>
<copyright>https://www.habercuk.com</copyright>
<image>
<title>https://www.habercuk.com</title>
<url>https://www.habercuk.com/images/genel/haber_cuk.jpg
</url>
<link>https://www.habercuk.com</link>
<width>315</width>
<height>90</height>
</image><item>
<title>BELKİ BİRGÜN</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İki temel sorunu var insanlığın. Adaletsizlik ve anlamsızlık. Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı. Ama insanlar hukuka ulaşamadı. Ve sanat insanlara…</strong></p>

<p><strong>                    Friedrich Nietzsche</strong></p>

<p> </p>

<p>Bu sezona haddimizi aşarak başladık ya, aynen öyle devam edelim diyorum. Hem çok da göze batmayız diye düşünüyorum. Herkes haddini aşmış nasılsa memlekette. Siyasetçiler, yalancılar, soyguncular… Hırsızlar bile…</p>

<p> </p>

<p>Hayatın ikilemlerini sorgulayan sorular vardır edebiyatımızda, şiirlerimizde. Fuzuli’nin verdiği yanıtı saymazsak “Sevmek mi güzeldir, sevilmek mi ?” çok zor bir sorudur mesela. “Gitmek mi zordur, kalmak mı?” belki de en zorudur soruların. Ama “Sorular mı önemlidir, yanıtları mı?” sorusu, en kolay soruların başında gelir bence. Çünkü aslolan sorulardır, yanıtları değil. Yanıtlar değişir…</p>

<p> </p>

<p>Kişiye göre değişir...</p>

<p>Yöreye göre değişir...</p>

<p>Zamana göre değişir...</p>

<p>Paraya göre değişir...</p>

<p>Parasızlığa göre değişir...</p>

<p>Değişir de değişir…</p>

<p> </p>

<p>Yani önemli olan, doğru soruları sorabilmektir hayata. Siz doğru soruları sorun, göreceksiniz; bütün duvarları doğru sorularla yıkabiliyormuşuz meğer…</p>

<p> </p>

<p>Mesela, “Ezanın Türkçe okunmasından niye bu kadar çok korkuyorsunuz?” diye sorun ezan okuyanlara…</p>

<p> </p>

<p>Sonra, “Ezan İngilizce okunsa turistler de anlayıp camiye gitse daha iyi olmaz mı?” diye sorun ezanı okutanlara…</p>

<p> </p>

<p>Ya da “Hiç okunmasa da dil tartışması yapmasak daha güzel olmaz mı?” diye sorun kendinize…</p>

<p> </p>

<p>Sorarken bir şeye özellikle çok dikkat edin ama. Yanlış kişilere sorulan soruların doğru yanıtları olmaz hiçbir zaman. Tıpkı yanlış savaşların kazananlarının olamayacağı gibi…</p>

<p> </p>

<p>Mesela, suyu okyanusa sorarsanız, okyanusun anlatacaklarını ciddiyetle dinlemezsiniz bile; dinleseniz de pek bir şey anlamazsınız zaten. Bir de gidip çöle sorun suyu da görün. Bakın neler duyacaksınız çölden. Bütün anlattıklarını da kafanıza sokacaktır kurşun gibi…</p>

<p> </p>

<p>Anlatmak istediğim şu aslında..: Allah ile kandırıp ezanla soyup, domuzu haram diye yemeyip haramı domuz gibi yiyenlerin ülkesine dönmemiz rastlantı değildir kesinlikle. Soruları doğru kişilere sormayı beceremediğimiz içindir başımıza gelenlerin hepsi. Doğru kişilere doğru soruları sorabilseydik eğer, insanlar hukuka ulaşabileceklerdi ve sanat da insanlara…</p>

<p> </p>

<p>Ve şimdi hırsızlar bizim hırsızımız olmayacaktı. Namussuzlar bizim namussuzumuz, soyguncular bizim soyguncumuz, çeteler bizim çetelerimiz olmayacaktı…</p>

<p> </p>

<p>Yani her şey çok güzel olacaktı…</p>

<p> </p>

<p>Niye olmadı..? Ya da olmasını ne kadar hak ettik..? Dedik ya aslolan sorulardır. Yanıtlar sizde…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/belki-birgun/1153/</link>
<pubDate>Sat, 03 Oct 2026 00:03:43 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SALAH TAŞI DEVRİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Allah beterin beterinden saklasın derler, bir de düşünenleri, gelin şuna düşünenleri demeyelim, düşünmeye çabalayanları hep öldürmüşler...</strong></p>

<p><strong>                             Yaşar Kemal</strong></p>

<p> </p>

<p>Aslında ne öyle bir coğrafyada doğdum ne de öyle bir kültürün içinde büyüdüm ben. Aksine hep tehlikeli şiirler, tehlikeli kitaplar okumakla ve her şeye sataşmakla geçti bütün gençliğim. Sonuçta haddini aşmayı çok seven ukala biri olup çıktım işte. İyi ki de öyle olmuşum ama. Seviyorum o eşkıyayı…</p>

<p> </p>

<p>Mesela geçen hafta haddimi aşıp öğretmen gibi yazdım ve öğretmen arkadaşlarımın okuyanlarından güzel tepkiler aldım. Gaza geldim, bu hafta çıtayı yükseltip haddimi daha fazla aşıp felsefeci gibi yazacağım, ama felsefeci arkadaşım da yok işte. Neyse, başlayalım, belki benim gibi haddini aşıp felsefeci kesilenler olabilir…</p>

<p> </p>

<p>Batı felsefesinin başlangıç noktası olarak kabul edilen Antik Yunan felsefesi M.Ö. 6. yüzyıldan başlayarak yaklaşık M.S. 3. yüzyıla kadar uzanan geniş bir düşünce çağıdır. Çağımız felsefecileri bu 9 yüzyıllık süreyi üç ana dönemde inceliyor. M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren özellikle "Evren nasıl oluştu? Bilgi nedir?, Adalet nedir?" gibi sorulara mitolojik açıklamalar yerine akıl ve sorgulama yoluyla cevaplar aranmaya başlandı. Sokrates’e kadar olan bu döneme Sokrates öncesi dönem diyor çağımızın felsefecileri.</p>

<p> </p>

<p>İkinci dönem  Sokrates’in kendisidir, yani Sokrates dönemi.  M.Ö. 469-399</p>

<p> </p>

<p>Sokrates felsefenin yönünü büyük ölçüde insana ve ahlaka çevirmiştir. Sokrates'in yöntemi, soru sorarak kişinin kendi düşüncelerini sınamasına dayanıyordu. Yani Sokrates “Ben kimim? İyi insan kimdir? Erdem nedir? Adalet nedir?Bilgi ile erdem arasındaki ilişki nedir?” sorularını soruyordu kendine ve insanlığa da yol gösteriyordu böylece…</p>

<p> </p>

<p>Üçüncü ana dönem ise Sakrates’in öğrencileri ve öğrencilerinin öğrencileri dönemidir ki en güçlü temsilcileri  Sokrates’in öğrencisi Platoon ve Platoon’un öğrencisi Aristoteles’dir. Bunlar Sokrates’in sorularına yeni sorular ekleyerek felsefeyi çok daha geniş alanlara yaymışlardır…</p>

<p> </p>

<p>Bizden de bir şeyler yazmak isterdim ama biz öyle sorular sormamışız kendimize tarihin hiçbir döneminde.  Tek tük soranlar çıkmışsa da sonları ya sürgün ya mahpus ya da darağacı olmuştur hep. Belki de bu yüzden oluşmuştur kendimize değil de karşımızdakilere soru sorma alışkanlığımız. Orta Asya’dan yola çıktığımızdan beri de tek bir soru sormuşuz karşımıza çıkan herkese. Sen benim kim olduğumu biliyor musun..? </p>

<p> </p>

<p>Bazen sonucu okuyucuya bırakmak güzeldir…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/salah-tasi-devri/1152/</link>
<pubDate>Sat, 26 Sep 2026 07:52:22 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>GÜNAYDIN ÖĞRETMENLERİM </title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Yeni kuşak, en büyük cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır…</strong></p>

<p><strong>               Mustafa Kemal ATATÜRK </strong></p>

<p> </p>

<p>Yarım yüzyılı geçti öğrenciliğim ama öğrenci gibi değil öğretmen gibi yazmak istiyorum okullar başlarken. Ben de öğrencilerle birlikte tatil yapıyorum öğrenci olduğum için. Ama müthiş bir haylazlık vardı öğrenciliğimde, ilk hafta ve son hafta okula gitmedim hiçbir sene. O yüzden de ilk haftayı atladım yazarken, son haftayı da atlayacağım gibi. Neyse, boş işler bunlar, geçiyoruz. Sonuçta yeniden merhaba diyoruz ya önemli olan bu...</p>

<p> </p>

<p>Arkadaşlarımın çoğu, sevgililerimin hepsi öğretmen olsun diye özel bir çabam olmadı hiçbir zaman. Ama bugün baktığımda görüyorum ki en çok öğretmen biriktirmişim hayatımda. Ve çoğu da eğitim sistemiyle kavgalı. Bu hafta yeni eğitim yılına başladılar. Kimilerinin anlayışına sığınarak, kimilerinden de özür dileyerek sınıflarına girip konularına müdahale ediyorum..:</p>

<p> </p>

<p>Onlara okuma yazma öğretmeyin sadece, okuduğunu anlamayı da öğretin lütfen. Çarpım tablosunu hiç ezberletmeyin zaten. Matematik Fizik Kimya öğretmekle de kalmayın n’olur...</p>

<p> </p>

<p>Mesela alın teriyle kazanılan  1 kuruşun çalınan milyarlardan  çok daha değerli olduğunu öğretin onlara...</p>

<p> </p>

<p>Kendi koyunlarına çobanlık yapan bir adamın hikayesinin torpille başkasının yerine genel müdür, bakan/bakmayan olmuş bir adamın hikayesinden çok daha onurlu olduğunu öğretin...</p>

<p> </p>

<p>Sürüden ayrılanı kurt kapar diye bir saçmalıktan bahsetmeyin onlara sakın. Aksine herkes bir sürüye uyarken kalabalığı takip etmeme gücünü verin o körpe yüreklere…</p>

<p> </p>

<p>Bir dağın tepesinde karşılaşan yılan ile kartalın yol hikayelerinin çok farklı olduğunu öğretin...</p>

<p> </p>

<p>Seven insan mutlaka bir şeyler bekler ama sevmenin almaktan çok vermek olduğunu öğretin onlara…</p>

<p> </p>

<p>Çok kalmayacağım sınıflarınızda. Son bir şey daha…</p>

<p> </p>

<p>Sonra özel ve güzel insanlarla da tanıştırın onları n’olur…</p>

<p> </p>

<p>Mesela Nazım’ı tanısınlar...</p>

<p>Ahmed Arifi’i, Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu, Neşet Ertaş’ı, Aşık Mahsuni Şerif’i tanısınlar. Yunus Emre’yi, Mevlana’yı, Nasreddin Hoca’yı…</p>

<p> </p>

<p>Pir Sultan’ı,  Börklüce’yi, Torlak Kemal’i, Yaşar Kemal’i...</p>

<p> </p>

<p>Ama en çok da Mustafa Kemal’i...</p>

<p> </p>

<p>Anlıyorsunuz dimi..? Hadi bakalım, kolay gelsin…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/gunaydin-og/1151/</link>
<pubDate>Sat, 19 Sep 2026 00:21:44 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Hüseyin Cimşir'le Devam!</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hüseyin Cimşir'in kimliğine saygımız sonsuz. Ancak söz konusu Trabzonspor teknik direktörlüğü ise sorgulamak en doğal hakkımız.</p>

<p>Hüseyin Cimşir'in 2020'de teknik direktör olmasında Özkan Sümer’in katkısı büyük.</p>

<p>Ancak Sümer, Newton''u yardımcı almaması konusunda Cimşir'i uyardı; "Bu durum takımı ortadan ikiye böler. Başarılı olamazsın" dedi. </p>

<p>Cimşir, koltuğu kaybederim korkusuyla inisiyatifini kullanmadı. Newton'u kabul etti. </p>

<p>Daha sonra ortaya çıktı ki; yardımcı Newton 250 bin TL maaş alıyor, Cimşir 45 bin TL.</p>

<p>Trabzonspor çok hata yaptı. Göksel Gümüşdağ fırsattan yararlandı! </p>

<p>Ahmet Ağaoğlu ve Ertuğrul Doğan yönetimindeki Trabzonspor 2020'de bu riski satın aldı. Bedelini ağızlarının içindeki şampiyonluğu Başakşehir'e vererek ödedi.</p>

<p>Trabzonspor yine bir yol ayrımında. Ancak gideceği yola henüz karar vermiş değil.</p>

<p>Trabzonspor'da teknik adam sorunu hâlâ çözülmedi. Sadece 1 hafta ertelendi.<br />
En küçük bir kayıpta eleştirinin dozu yine artar. Kazandığın sürece sorun olmaz. </p>

<p>Tonyalı Liguğu Şevki, "Laz laz laz; bir çiçek açtı gelmez yaz" derdi.</p>

<p>Şimdi Gençlerbirliği galibiyeti ile kazanılan kredi kullanılıyor. Ki Gençlerbirliği maçı her yönü ile aldatıcı bir maç. Umarım kullanılan bu kredi, yarın "keşke zamanında karar verseydik" pişmanlığına dönüşmez.</p>

<p>Böyle bir kadronun planlamasını "ya tutarsa" anlayışına bırakmak çok büyük hata.<br />
Hüseyin Cimşir'le devam kararı" çok riskli bir karar.</p>

<p>5-0'lık galibiyetten sonra herkes gevşedi. Bir mağlubiyette çok kolay demoralize olmamak, bir galibiyette de çok havalara girmemek gerekir. Sevinmek herkesin hakkı. Ancak ölçüyü kaçırmamak lazım.</p>

<p>"Hüseyin Cimşir'i göreve getirdik, tutarsa devam ederiz, tutmazsa hoca alırız" anlayışı; Trabzonspor'a zaman, ivme ve şampiyonluğu kaybettirir.</p>

<p>Fatih Tekke'nin en büyük hatası iyi bir teknik adamın yanında yardımcılık yapmamasıydı. <br />
Aynı hatayı Hüseyin Cimşir'de yaptı. Her ikisi de olgunlaşma sürecini tamamlamadı. </p>

<p>Yönetim deneyimli, bu kadroyu yönetebilecek bir teknik direktörü zaman kaybetmeden açıklamalıdır. Hüseyin Cimşir'i de yanına monte ederek Trabzonlu teknik direktörü üretmelidir.</p>

<p>"Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" <br />
#Herakleitos</p>
]]></content:encoded>
<author>Hasan Al</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/hasan-al/huseyin-cimsir-le-devam/1145/</link>
<pubDate>Tue, 08 Sep 2026 13:34:06 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kendini Arayan İnsan</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Boşa geçen bir hayata dair en belirgin imge; hafta içi her gün aynı saatte uyanıp kent merkezindeki işyerine gitmek için aynı saatteki trene binen, ofiste her gün aynı işleri yapan, aynı yerde öğle yemeği yiyip garsona her gün aynı bahşişi bırakan, her akşam eve aynı trenle dönen, 2-3 çocuğu olan, küçük bahçesiyle ilgilenen, hoşlanmadığı halde her yaz deniz kıyısında iki haftalık bir tatil yapan, her noel ve paskalya günü kiliseye giden ve altmışbeş yaşında emekli olduktan kısa bir süre sonra bastırılmış öfke nedeniyle kalp krizi geçirerek ölen banliyö insanıdır...</strong></p>

<p><strong>                                        Rollo May</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Bütün kötülüklerin ve savaşların temelinde yaşanmamış hayatlar yatar...</strong></p>

<p><strong>                                  Erich Fromm</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Dünyayı değiştirmekte başarılı olanlar, değişikliğe kendilerinden başlayanlardır…</strong></p>

<p><strong>                George Bernard Shaw</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>İnsan kalmanın tek yolu, insanlık dışı bu sisteme karşı savaşmaktır…</strong></p>

<p><strong>                                          Karl Marx</strong></p>

<p> </p>

<p>Dünyada kendini en çok abartan canlı insandır. Aslında  diğer canlıların dillerini öğrenebilmiş olsaydım en çok abartan yerine tek abartan diyebilirdim belki de. Mesela belki de timsah hiç abartmıyordur kendini. Aslan da, kartal da, karınca da…</p>

<p> </p>

<p>Anadolu’da bir söz vardır, “kendini bi bok zannetmek” diye. Öyle zanneden insanlar gerçekten de zannettikleri gibidirler ki insanların çok büyük bir çoğunluğu da öyle zannetmektedir gerçekten…</p>

<p> </p>

<p>Benim büyüdüğüm coğrafyadaki insanların ibadet ettiği dinde Tanrının insandan gayri bütün canlıları insana hizmet etmesi için yarattığına inanılır. Sırf bencil egoist aşağılık  bir zevk için gökte uçan bir kuşu vurabilir bu yüzden bir avcı denen insan müsveddesi. Denizdeki balığı ‘bak sana yemek veriyorum’ diyerek kandırıp öldürürken çığlık çığlığa sevinir ve onu pişirip yiyebilir sonradan hiç utanmadan. Yalnız bunca şeye rağmen İbranilerin inandığı dinden çok daha insanca sayılır yine de. Onların inandığı dinde bırakın diğer tüm canlıları diğer tüm insanları bile onlara hizmet etmesi için yaratmıştır tanrı. Neyse dinlerle pek işim olmaz benim, geçiyoruz…</p>

<p> </p>

<p>Bütün insanların en büyük ortak yanılgısı da en mükemmel canlının insan olduğuna inanmalarıdır. Mükemmele ulaşan birey otomatik olarak saçmalamağa başlar. Dünya’daki bütün saçmalıkların nedeni de mükemmele ulaşmadan hatta o yolda hiç yürümeden insanın mükemmel olduğuna inanılır olmasıdır.  Aslında insan tam da burada kayboluyor işte ve kendini bulamıyor.  Zaten hiç kimsenin de kendini aramak diye bir derdi de yok…</p>

<p> </p>

<p>Sonuçta dünya bir tarlaydı gelip ekip biçip gidecektik; oysa biz çok fazla abarttık. İnsan abarttığı şeyin esiri olur. Ve sonra da bu esaretten kurtulmak için dünyayı özgürlük savaşçılarıyla doldurur. Kiminle savaşır bu özgürlük savaşçıları.  Ve ne uğruna savaşırlar, kimdi onları tutsak eden sorularına yanıt bulamaz kendini bulmadan…</p>

<p> </p>

<p>Dünyanın yaşanabilir bir yer olması için insanın dünyadan bir özür dileyip kendini bulması gerekiyor önce. Tabi bundan önce de özür dilemenin ne anlama geldiğini öğrenmesi gerekecek. Özür dilemek kabahati ortadan kaldırmaz. Bu son kabahatimdir, bundan sonra aynı boku tekrar yemeyeceğim demenin kestirme yoludur… </p>

<p> </p>

<p>Gelin dünyayı güzelleştirelim…</p>

<p> </p>

<p>Bazen sonucu okuyucuya bırakmak güzeldir…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/kendini-arayan-insan/1144/</link>
<pubDate>Sat, 08 Nov 2025 10:07:15 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Cumhuriyet</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p>Öğrenciliğim bir türlü ayrılmadı benden. Ya da ben ayrılmayı beceremedim ondan. Belki de bu yüzden hatırlamıyorum neyi nerede ne zaman öğrendiğimi. Öğrendiğim ilk saçma sapan tanım kesinlikle odur ama ondan eminim. Sonradan da o kadar çok saçma sapan şeyler öğrettiler ki sıraya koysak bütün okulların sıraları dolar neredeyse. Neymiş efendim..! Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesiymiş. Halk niye kendi kendini yönetsin Allahaşkına yaa..! Halk yönetici değil ki. Halkın işi yöneticileri seçmektir. Halkımız ne kadar seçebiliyor yöneticilerini o da ayrı bir konu ama bugünkü konumuz da o değil. Peki ne bugünkü konumuz..? Cumhuriyet’i doğru anlatmak. Yani Cumhuriyet’in kendi anlamını anlatmak…</p>

<p> </p>

<p>Cumhuriyet, Hakkari ilinin Yüksekova ilçesinin Esendere köyünde yoksul bir ailede doğup büyüyen Şeyho’nun sevgilisini Paris’e akşam yemeğine götürebilmeyi hayal etmesidir. Ve bu hayal için bir dahinin 106 yıl önceki Mayıs’ın ortasında  başlattığı mücadelenin de adıdır aynı zamanda Cumhuriyet. İlin adını Trabzon, ilçenin adını Araklı, köyün adını Ayvadere, çocuğun adını da Davut olarak değiştirseniz de hiçbir şeyi değiştiremeyeceksiniz. Kim ne kadar afkurursa afkursun. Kim ne kadar paralı askerlerini ŞERİAT İSTERÜÜÜK diye bağırtırsa bağırtsın Cumhuriyet sonsuza kadar yaşayacaktır. Bunun için güvendiğim hiçbir canlı da yok ülkede o da ayrı bir şey ya. Ülkeyi yöneten tek adam bir gün daha fazla oturabilmek için o koltukta ülkeyi parsel parsel satarken alkışlanıyor. Vatanı satarken onu alkışlayıp destekleyenler de Nazım’dan beri yıllardır bizi vatan hainliği ile suçlarken “komünistler Moskova’ya” diye havlayan vatanseverler…</p>

<p> </p>

<p>Ülkenin iktidarlarına güvenmemem teknik olarak muhalefetine güvendiğim anlamını doğuruyor olsa da işin orası da öyle değil işte. Muhalefetine de güvenmiyorum ülkenin. Bütün muhalefeti buraya sığdıramam. Özellikle 75 yıllık ana muhalefete tek bir şey söylemek gerekirse aklıma gelen ilk cümle yetsin onlara..: Özellikle benim bildiğim 45 yıldır kendi partinize muhalefet ettiğiniz kadar iktidar partilerine muhalefet etseydiniz ülke bu hallere düşmezdi…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi, Atatürk’ten sonra ilk kez solcuyum diyebilen, Trabzon Meydanı’nda “bizim durduğumuz yer Deniz Gezmiş’in durduğu yerdir” diyen, Grup Yorum türkülerinden dizeler okuyan aslan yürekli bir Genel Başkanı ve çevresindeki birkaç iyi insan partiyi uçururken uçamayan beceriksizler özellikle bir eski genel başkan ve emir subayı yarkadaş mıdır başka taş mı ne mendebursa biz başaramadık siz de başaramayın diye sokaklara düşmüşler. Neyse Cumhuriyeti CHP kurmuştur ama cumhuriyet sadece onların değildir. Bırakalım ne halleri varsa görsünler. Biz dönelim Cumhuriyet’e…</p>

<p> </p>

<p>Alman Kralı II. Wilhelm Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Osmanlı’yı ziyaret eder ve ısrarla padişah  V. Mehmet’i ülkesine davet eder. Hasta olduğu için padişah gidemez ve Veliaht Padişah, Şehzade Vahdettin için bir seyahat planlanır. Mustafa Kemal’in başarılarını çekemeyen ve bu yüzden de bir türlü onu sevemeyen zamanın Harbiye Nazırı Enver Paşa birkaç gün de olsa benden uzak olsun düşüncesiyle Mustafa Kemal’i seyahat ekibine dahil eder. Vahdettin yolculukta çok yakından ilgilenir Mustafa Kemal’le ve bazı sözler de verir. Sonra verdiği sözleri tutmaz padişah olunca ama oraları karıştırmıyoruz. Oraları karıştırmak yerine bu seyahatin Cumhuriyet’le ilgisi ne diye sorardım ben sizin yerinizde olsaydım…</p>

<p> </p>

<p>Mustafa Kemal sadece büyük bir asker değil, sadece büyük bir devlet adamı değil. Cepheden sevdiği kadına mektup yazacak kadar büyük bir yürek de değil sadece. Belki de dünyada en çok okuyan adam, en çok düşünen adam, tarihten en çok ders alan, hayattan en çok öğrenen adam. Seyahat ekibinden kimseyi ikna edip yanına alamaz ama tek başına gider SansSouci sarayını ziyaret eder. Sarayın yer tespitinde Prusya Kralı II. Frederick ile arazi sahibi değirmenci  SansSouci  arasında 1745 yılında yaşanan ilginç hikayeyi bilen Mustafa Kemal’in amacı elbette sadece tarihi bir sarayı ziyaret etmek değildir. Kafasındaki Cumhuriyet en net şeklini orada alır. Yani Şeyho’nun hayali ta o sarayın yapılış hikayesine kadar uzanır işte…</p>

<p> </p>

<p>İşte Cumhuriyet tam da budur ve sonsuza kadar da yaşamalıdır ve yaşayacaktır da. İktidarına muhalefetine hiçbir şeyine güvenmiyorsun da kime güvenerek bu kadar emin konuşabiliyorsun diye bir soru sorarsanız,  hayatımda en kolay yanıt vereceğim bir soruyu sormuş olacaksınız…</p>

<p> </p>

<p>Öyle birine güveniyorum ki ve o kadar da eminim ki. Yüz yıldır dedikleri bir bir çıkıyor adamın. “Çok değil yüz yıla kalmadan göreceksiniz ki…” diye başladığı cümlesindeki her şeyi gördük. Gençliğe Hitabe'nin  “Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir”’ine madar her cümlesini gördük. Ama olsun, öyle bir şey var ki insanı rahatlatan; o adamın dediği her şey harfi harfine oluyor, o zaman bu da kesinlikle olacak…</p>

<p> </p>

<p><strong>Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır…</strong></p>

<p><strong>               Mustafa Kemal ATATÜRK</strong></p>

<p> </p>

<p>Kesinlikle öyle olacak Paşam, avuçlarını yalayacaklar…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/cumhuriyet/1143/</link>
<pubDate>Sat, 01 Nov 2025 02:31:47 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İnsanın Anlam Arayışı</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İki temel sorunu var insanlığın; adaletsizlik ve anlamsızlık. Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı. Ama insanlar hukuka ulaşamadı ve sanat insanlara…</strong></p>

<p><strong>                      Friedrich Nietzsche</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Sonra oradan savaş geçti. Hiçbir ev, hiçbir hatıra hasarsız kalamadı. Her şey çürüdü. Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat. Hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor...</strong></p>

<p><strong>                                 Amin Maalouf </strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey...</strong></p>

<p> </p>

<p>Bu cümle farklı zamanlarda  farklı coğrafyalarda yaşayan çok farklı dünya görüşlerine sahip olan iki yazarın cümlelerinin “ve” bağlacı ile bağlanmasıyla  oluşturulmuştur. Cümlenin ilk bölümünü insan ruhuna en sağlam dokunan ve onu en iyi anlatan dünyanın en etkili yazarlarından biri olan Dostoyevski söylemiştir, “ve”’yi ben ekledim. İkinci bölümünü ise Dostoyevski öldükten çeyrek yüzyıl sonra Anadolu’nun Sakarya’sında doğup büyürken Anadolu’yu ve Anadolu insanını çok iyi gözlemleyen ve sonra da sevgiyi en iyi anlatan yazarlardan biri olan Sait Faik  Abasıyanık söylemiştir…</p>

<p> </p>

<p>Niye uğraşıyorsun bu birbirini tanımayan insanlarla diye sormayın hemen. Artı, ben de onları tanımıyorum onlar da beni. Onların cümlelerinin arasındaki “ve” kadar yokum belki de ama bir yerde buluşuyorum onlarla…</p>

<p> </p>

<p>Güzellik de çok güzel bir şeydir ama sevgi sadece çok güzel bir şey değildir. Sevgi, dünyayı değiştirme gücüne sahip olan tek şeydir. İşte bu tek şeyi çok şeyle karıştırması da insanın en büyük yanılgılarından biridir…</p>

<p> </p>

<p>Mesela en çok aşkla karıştırırlar sevgiyi. Oysa o kadar çok farklıdırlar ki. Herkes aşık olabilir ama herkes sevemez. Aşk için hiçbir şey yapmanıza gerek yoktur, o gelecekse gelir size. Ne takvime bakar, ne saate, ne yaşa, ne başa, ne de başka bir şeye. Giderken de sormaz hiç kimseye. Oysa sevgi öyle değildir. Siz ona gideceksiniz, o size gelmez. Onu siz yeşerteceksiniz, siz büyüteceksiniz, siz çoğaltacaksınız. Yani emek vereceksiniz yaşaması için. Ölecekse de siz öldüreceksiniz. Yalnız onu öldürürken dünyayı da onunla birlikte öldürecek insanlık ki öldürmeye de çoktan başladı bile…</p>

<p> </p>

<p>İnsanın bir başka yanılgısı da sevgisini anlatırken “sana sevgimi verdim” diyerek saçmalamasıdır. Yani sevdiğiniz birine sevgi vermiyorsunuz, sevdiğiniz kadar kendinize sevgi veriyorsunuzdur aslında. Bir kere daha yani, elmayı sevmekle elmaya bir şey vermiyorsunuz, Tahir’i sevmekle de Tahir’e. Zaten elmanın da sizi sevmesi şart değil Tahir’in de…</p>

<p> </p>

<p>★</p>

<p> </p>

<p>Sevgiden konuşurken akla gelen ilk şeyin insanın insanı sevmesi olduğuna çok itiraz etmesem de hayvanları ve doğayı sevmeyen birinin insanı sevdiğine hiç bir güç inandıramaz beni. Kendi çiçeklerini ve kendi hayvanlarını sevmesi de kurtarmaz benim gözümde insanı. Ne yazarını hatırlıyorum ne kitabın adını ne de ne zaman okuduğumu. Hatta okudum mu rüyada mı gördüm onu bile bilmiyorum. Ama aklımda hiçbir şey bu kadar güçlü kalmadı hayatta..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Mendeburun biriydi, sadece kedileri ve köpekleri severdi, üstelik sadece kendinin olanları…</strong></p>

<p> </p>

<p>Farsça’dan dilimize bulaşan mendebur sıfatının birkaç anlamından biri de “kötü” demektir. Kötü insanlara verilebilecek en iyi karşılık da onlar gibi olmamaktır...</p>

<p> </p>

<p>Yani siz iyi olun ve her şeyi sevin. Kendinizin olmayanları da yani. Martıları sevin mesala, o kadar çok uçup da hiçbir yere gitmedikleri için. Çiçekleri sevin güneşe baktıkları için. Toprağı sevin ama üzerinde ayakta durabildiğiniz için değil, birgün bağrında uyuyacağınız için. Yani sevmek için bahane bulmak kolaydır. Nefret etmek için de. Yalnız hayvanlardan ve doğadan nefret etmek için hiçbir bahanesi yoktur insanın. Geriye sadece sevmek kalıyor onları. İnsanlardan nefret etmek için de bahane üretmek kolaydır. Hatta bir kişiden nefret etmek için milyonlarca bahane bulabilirsiniz. Ama o kişiyi sevmek için de mutlaka bir bahane vardır. Siz o bir tane bahaneyi kullanarak onu sevin sonra göreceksiniz ki o milyonlarca nefret kokan bahane sizi rahatsız etmeyecektir artık..</p>

<p> </p>

<p>★</p>

<p> </p>

<p>Demek istediğim şu ki; günlük hayatta bilip kullandığımız birçok şeyin, birçok kavramın anlamını bilmiyoruz, ya da biliyoruz da anlamıyoruz. Belki de anlamak istemiyoruz. Bugün, daha iyi daha güzel bir dünya olabilir miydi sorusuna birkaç silah tüccarı ve sömürgeci zengin hariç dünyanın tamamına yakını büyük harflerle EVET yanıtı verir kesinlikle. Bu kadar şeyi başaran, evrenin sınırlarını zorlayan, oturduğu yerden bir düğmeye basarak milyonlarca canlıyı aynı anda yok edebilecek teknolojiyi üreten, benim gibi gariban bir köylünün bile ne zaman nerede ne bok yediğini bilen insanlık sadece yaşadığı dünyayı güzelleştiremedi öyle mi..?</p>

<p> </p>

<p>Kısaca, daha iyi daha güzel bir dünya olabilirdi aslında. Henüz bu ihtimal tamamen kaybolmuş da değil. İnanın bazı şeylerden vazgeçmeyi başarabilirse insanlık bunu da başarabilecek…</p>

<p> </p>

<p>Nasıl mı başaracağız..?</p>

<p> </p>

<p>Birbirimizi severek…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/insanin-anlam-arayisi/1142/</link>
<pubDate>Sat, 25 Oct 2025 06:42:32 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sonbaharda Aşk II</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Birbirinizi sevin, ama aşkı pranga eylemeyin. Bırakın ruhlarınızın kıyıları arasında dalgalanan bir deniz olsun aşk…</strong></p>

<p><strong>                                    Halil Cibran</strong></p>

<p> </p>

<p>İnsanın sol yanını hedef alan aşk bir devrim gibi insanlığı derinden etkilemiştir hep tarih boyunca. Gereksiz açıklamalarla fazla uzatmadan tarihin en büyük devrimcisini kısaca anıp sonra da iki büyük devrimcisine kulak  verip geçeceğiz…</p>

<p> </p>

<p>Ömürlerinin çoğu savaş meydanlarında ve kavgalarla geçen insanların uyku ile kavga-savaş arasına sığdırdıkları aşklara büyük saygı duymuşumdur hep. O aşklardan geriye kalanlara da. Tarihin en büyük devrimcisinden geriye kalan en güzel şeydir benim gözümde cepheden sevdiği kadına yazdığı mektup. Aklıma geldikçe yüreğim göğüs kafesimi parçalayıp çıkarak sevdiğime uçan bir kuş olur her seferinde. Elinizi yüreğinizin üstüne koyup bir düşünün Allah aşkına. Tarihte cepheden sevdiği  kadına mektup yazan bir yüreğe sahip başka biri yaşadı mı acaba..! Üstelik kıytırık  bir savaşta da değil. Ölüm kalım savaşında, var oluş savaşında, Kurtuluş Savaşı’nda…</p>

<p> </p>

<p>Sonra tarihin iki büyük devrimcisinden bizim Deniz’imizin ruhunun sahilindeki  dalgalara bakalım önce..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Aşırı solcudur aşk. Bu yüzden insanların sol yanını hedef alır. Ve aşk bu kadar solcuyken içinden sağ çıkmak imkansızdır.</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Sana yüklediğim anlamları senmişsin gibi düşünme, aldanırsın. O anlamlarla sadece bende varsın. Ben seviyorsam sen bahanesin...</strong></p>

<p> </p>

<p>Sonra da dünyanın en meşhur devrimcisi Dr. Che ne demiş ona bir göz atıp devam edelim..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Aşk bir gerillanın hayata itirazıdır</strong></p>

<p><strong>Susarsa çatışma</strong></p>

<p><strong>Konuşursa savaş</strong></p>

<p><strong>Yazarsa destan</strong></p>

<p><strong>Severse devrim olur</strong></p>

<p><strong>Tut ki ben bir eşkiyayım..! </strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Sevdiğiniz kadın sosyalizmden anlamıyorsa siz de kadından anlamıyorsunuz demektir...</strong></p>

<p> </p>

<p>★</p>

<p> </p>

<p><strong>İçimde zaptedilmez bir kırma isteği</strong></p>

<p><strong>Dizginlerini koparan bir at sanki bu</strong></p>

<p><strong>Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar</strong></p>

<p><strong>Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa</strong></p>

<p><strong>Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum</strong></p>

<p><strong>Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim...</strong> </p>

<p> </p>

<p>Ahmet Telli sonbaharda gittiği için midir nedir bilinmez ama insanlar genellikle aşkın ilkbaharda geleceğine inanırlar. Bahara girerken doğanın kendini yenilemesi gibi onların da umutlarını yenilemeleri hep bu yanılgıları yüzündendir. Oysa gelmek için bir zamana ihtiyacı yoktur aşkın. Bazen iki kere gelir ikisinde de sonbaharı bekleyerek, ama o ayrı. Genelde kanser gibi gelir hiç kimseye sormadan, takvim yapraklarına bakmadan. Ve genellikle de içinden sağ çıkmak pek mümkün olmaz hiçbir zaman. Çünkü aşkın yarısı yar yarısı da yaradır...</p>

<p> </p>

<p>Gerçek olan bir şey var ki, ne zaman gelip ne zaman yaşanırsa yaşansın, ne zaman biterse bitsin en güzel sonbaharda anlatılır aşk. İster ilkbaharda ister hazanda, ister yazın sıcağında ister kışın ateşinde gelip yaşansın, şiirleri hep sonbaharda yazılır...</p>

<p> </p>

<p>Ama ne yazık ki hayatlarında şiir olmayan insanlar çoğunluktadır yeryüzünde. Ve dünyayı da onlar yönetirler her dönemde. Çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır. Ömürlerine ne ilkbahar gelmiştir ne kış ne de yaz. Mevsimi olmayanın şiir yazacak bir sonbaharı da gelmez hiçbir zaman...</p>

<p> </p>

<p>★</p>

<p> </p>

<p><strong>Ölümdür yaşanan tek başına </strong></p>

<p><strong>Aşk iki kişiliktir…</strong></p>

<p> </p>

<p>Şiirimizin yaşayan çınarı Ataol Behramoğlu her ne kadar sadece ölümü tek kişilik olarak şiirine konuk etmişse de sevgi de tek kişiliktir aslında. Ki ona da itirazı yoktur zaten. Hem buradaki amacım da onu çok sevdiği Nazım’la çatıştırmak da değildir elbette…</p>

<p> </p>

<p><strong>Seversin dünyayı dolu dizgin <br />
ama o bunun farkında değildir. <br />
Ayrılmak istemezsin dünyadan <br />
Ama o senden ayrılacak..!</strong></p>

<p><strong>Yani sen elmayı seviyorsun diye <br />
elmanın da seni sevmesi şart mı?</strong></p>

<p><strong>Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık, <br />
Yahut hiç sevmeseydi <br />
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?</strong></p>

<p> </p>

<p>Sevmek için karşılık beklemek sevmemektir aslında. Ayrıca sevgiyi de bilmemek sayılır sevmeyi bilen insanların gözünde. Sevgi insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir derler ya. Birileri buna itiraz etse de en azından harcadıkça azalmadığını herkes kabul etmiştir tarih boyunca.</p>

<p>Çok sevmesem de bazen sıkışınca filozoflara baş vurmak zorunda kalıyorum ya..! Onlardan birisiyle bitirelim…</p>

<p> </p>

<p>Çok tanınmayan pek de ünlü olmayan bir filozof der ki..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Ne kokusunu rüzgara veren çiçek özünden bir şey kaybeder ne de o kokuyu başkalarına götüren rüzgar...</strong></p>

<p> </p>

<p>Sevin göreceksiniz. Sevdiğiniz sürece asla kaybetmeyeceksiniz…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle ve aşkla kalın….</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/sonbaharda-ask-ii/1141/</link>
<pubDate>Sat, 18 Oct 2025 07:20:13 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İstanbul </title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Bu şehir güzelse senin yüzünden...</strong></p>

<p><strong>                                Nazım Hikmet</strong></p>

<p> </p>

<p>Bazı şehirler vardır, ne büyüklükleri bir kıtaya sığar ne de güzellikleri. O şehirler bir tanedir. Ve ben o şehri anlatmağa çalışacağım sizlere bugün. Belki biraz da haddimi aşmış olacağım ama mütevazi biri olduğumu kabul edecek olan yüce gönüllülüğünüze sığınıyorum. Yine de kimsin sen de İstanbul’u anlatacaksın diye soranlara da kızmayacağım ama. Öyle ya, Orhan Veli misin sen diye sorarlar adama. Yahya Kemal misin, Vedat Türkali mi..? Attila İlhan mısın, Nazım Hikmet mi..? Hiçbiri değil, üstelik sıradan bir şair bile değil. Sıradan ortalama bir köylü. Harbi lan..! Ben kimim de uğruna en çok savaşılan; hakkında en çok şiir yazılan, en çok roman yazılan, en çok film çekilen bir şehri anlatacağım.  O zaman gelin konumuzu revize edelim ve İstanbul’da yaşamak kısmını anlatalım sadece…</p>

<p> </p>

<p>Taşı toprağı altın diyerek İstanbul’a define aramaya gelen define avcısı kılıklı düzen adamlarını yaşamlarını uzun uzun anlatarak herkesin düştüğü yanlışın içine düşmeyelim ama. Hem o tanıdık bildik hikayeleri anlatmak da herkesin yapacağı iş olur ki geçtik zaten. Yaşamak için İstanbullu olanların hayatlarına bakıyoruz sadece…</p>

<p> </p>

<p>O hayatlar gidip başka şehirlerde çalışıp para kazanıp, sonra gelip İstanbul’da yaşayan şanslıların hayatlarıdır. Başkaları da vardır elbette. Yani ununu eleyip eleğini astıktan sonra İstanbul’a yaşamak için gelenler de  vardır, benim gibi ununu elemeden eleğini asıp gelenler de…</p>

<p> </p>

<p>Eleğini asmadan gelenlere de bir çift sözümüz olacak. Çocuklarınızı da başka şehirlerde sevip büyütün torunlarınızı da. Başka şehirlerde okula gitsinler. Hatta mümkünse ki mümkün olsun, sevgilinizi bile başka şehirlerde sevin. Çünkü İstanbul çok kıskanç bir sevgili. Kıskançlığı neyse de çok da bencil.  En iyi dostun da ben olacağın diyor biricik sevgilin de. Beni hayatına sığdıracaksan başkasına yer bırakmam o hayatta diyor….</p>

<p> </p>

<p>Ama her şeye rağmen bütün bencilliklerini mükemmel birer üstünlük olarak sunan müthiş bir zenginlik, köklü bir tarih. 573 yıllık bozma çalışmalarımıza hatta ihanetlerimize rağmen hala çok güzel. Hatta dünyanın en güzeli...</p>

<p> </p>

<p>Bir şehirde yaşamakla o şehiri yaşamak arasındaki farkın, yaşamakla yaşamamak arasındaki fark kadar büyük olduğunu anlamak için bir yaşam harcamak gerekmesin her zaman. O yüzden İstanbul’da yaşamakla kalmayın İstanbul’u yaşayın diyeceğim haddime yaklaşarak. İliklerinize kadar hissederek hem de…</p>

<p> </p>

<p>Mesela bütün tepelerinden bakın ona. Bütün köprülerinden geçin. Bütün duraklarından binin bütün duraklaronda inin.  Bütün müzelerinden tarihe, Deniz Müzesi’nden Osmanlı’nın nasıl batırıldığına bakın...</p>

<p> </p>

<p>Bütün minarelerinin şerelerinden ezan okuyun mesela. Bütün parklarında kitap okuyun. Özellikle Gezi Parkı’nda Gazi Mustafa Kemal’le. Gülhane Parkı’nda bir ceviz ağacının tepesinde Nazım’la şiir okuyun. Aşiyan’da Attila İlhan’la İstanbul Ağrısı çekin derinden...</p>

<p> </p>

<p>Sonra gidin Kuzguncuk’ta Can Yücel’in evinde rakı için. “Yeter, hadi kalkın gidin” desin size Can baba. Sonra Üsküdar İskelesi’ne  kadar yürüyün Ara Güler ve Sunay Akın’la...</p>

<p> </p>

<p>Bütün karanlık sokaklarında Vedat Türkali’yi arayın. Yorulunca oturup dinlenirken yedi tepesinde, salkım salkım tan yellerine bırakın saçlarınızı. Savrulsunlar binbir direkli Haliç’e doğru...</p>

<p> </p>

<p>Yani siz İstanbul’da yaşamayın bırakın İstanbul sizde yaşasın. Beceremiyorsanız tasınızı tarağınızı toplayın gidin, köyünüzün yağmurlarında yıkanın. Ancak öyle ışık olabileceksiniz ruhunuzdaki karanlığa...</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/istanb/1140/</link>
<pubDate>Sat, 11 Oct 2025 01:30:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Şiir Kokan Kadınlar</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Ne zaman şiir yazmak istediysem,</strong></p>

<p><strong>Seni yazdım senden öteye gidemedim…</strong></p>

<p><strong>                        Ümit Yaşar Oğuzcan</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Bir kadın, psikiyatriste gider ve derdini anlatır..:</p>

<p>Evlenmek istemiyorum. Eğitimli, bağımsız ve özgür biriyim. Ve kendime yetebilecek biri olarak yetiştirdim kendimi. Yani bir kocaya ihtiyacım yok. Ama ailem  ısrarla evlenmemi istiyor,  ne yapmalıyım..?</p>

<p> </p>

<p>Psikiyatrist cevap verir..:</p>

<p>Sen şüphesiz hayatta harika işler başaracaksın. Müthiş şeyler elde edeceksin. Ama kaçınılmaz şekilde bazı şeyler istediğin gibi olmayacak. Bir şeyler ters gidecek. Bazen başarısız olacaksın. Bazen planların işe yaramayacak. Bazen dileklerin yerine gelmeyecek. O zaman kimi suçlayacaksın, kendini mi..?</p>

<p> </p>

<p>Kadın..: </p>

<p>Kesinlikle hayııır..!</p>

<p> </p>

<p>Psikiyatrist..:</p>

<p>Tamam. İşte bu yüzden bir kocaya ihtiyacın olacak..!</p>

<p> </p>

<p>Erkekler için durum aynı değildir, bilakis çok farklıdır. Onlar başka şeyler için ihtiyaç duyarlar kadınlara. Herkesin birinci sıraya yazacağı ihtiyaçlarını ciddiye almadan diğerlerine geçiyoruz. Bazılarının filozof olmak için bir kadına ihtiyacı vardır, bazılarının ise başının etini yiyecek bir kadına. Bazıları ise şiir yazmak için bir kadına ihtiyaç duyarlar, Nazım gibi olanlar çok kadına. Çünkü şiir erkeğe yazılmaz kadına yazılır. Erkeğe de yazılan şiirler vardır elbette, ama onları yazanlar da erkektir. Yalnız bütün erkekler de şiir yazmaz, yazamaz; zaten çoğu da şiirden anlamaz. Sadece yaraları olanlar şiirden anlarlar…</p>

<p> </p>

<p>Erkeğin şiirden anlaması, şiiri sevmesi bir çok şeye yarar. Olur da bir gün karşısına şiir gibi bir kadın çıkarsa onu çok iyi anlar, çok iyi sever ve çok da güzel sevişir. Olmaz da çıkmazsa, ki genellikle de öyle olur. Öküzlerin karşısına çıkar o şiir kokan kadınlar. Ve o öküzlerle yaşadıklarını aşk zannedip bir süre gönül eğlendirdikten sonra gider şiir gibi erkeklerle dostluk kurup onların omuzlarında ağlarlar…</p>

<p> </p>

<p>Ama olsun hayali bile güzel. Siz yine de şiirle kalın…</p>

<p> </p>

<p>Benim takvimimde şiirin ve aşkın en güzel mevsimidir Eylül. Takvim benim ya Ekim de Eylül’den sayılır onda. En güzel Eylül şiirini paylaşmak istiyorum sizlerle bugün. Yani bu kadar gevezeliği sırf bu yüzden ettim…</p>

<p> </p>

<p>Edebiyatımızın kaptanı olarak bilinen büyük şairimiz şiirlerini ortalama on beşer dakikada yazdığını söylerdi. “İlham bu ne zaman geleceği belli olmaz. Evde misafirlerim varken gelirdi bazen, kimseye çaktırmadan çalışma odama geçip yazıp dönerdim hemen” derdi. Ama bir şiirini 1960 sonbaharı boyunca İstanbul sokaklarında yürüyüp mırıldanarak tamamladığını söylemişti. Bir çok şiir severin gözünde kadına ve İstanbul’a yazılan en güzel şiir olarak kabul edilmesi boşuna değildir..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Ben sana mecburum bilemezsin <br />
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum <br />
Büyüdükçe büyüyor gözlerin <br />
Ben sana mecburum bilemezsin <br />
İçimi seninle ısıtıyorum..</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor <br />
Bu şehir o eski İstanbul mudur? <br />
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor <br />
Sokak lambaları birden yanıyo</strong>r <br />
<strong>Kaldırımlarda yağmur kokusu <br />
Ben sana mecburum sen yoksun</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur<br />
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur <br />
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan <br />
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu <br />
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından <br />
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman <br />
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Fatih'te yoksul bir gramafon çalıyor <br />
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor <br />
Durup köşe başında deliksiz dinlesem <br />
Sana kullanılmamış bir gök getirsem <br />
Haftalar ellerimde ufalanıyor <br />
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem <br />
Ben sana mecburum sen yoksun</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Belki Haziran'da mavi benekli çocuksun <br />
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor <br />
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden <br />
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun <br />
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor <br />
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin <br />
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Ne vakit bir yaşamak düşünsem <br />
Bu kurtlar sofrasında belki zor <br />
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden <br />
Ne vakit bir yaşamak düşünsem <br />
Sus deyip adınla başlıyorum <br />
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin <br />
Hayır başka türlü olmayacak <br />
Ben sana mecburum bilemezsin…</strong></p>

<p><strong>                                 Attila İlhan</strong></p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/siir-kokan-kadinlar/1139/</link>
<pubDate>Sat, 04 Oct 2025 04:28:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ana Kucağından</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Amacınız zarar vermekse, güce ihtiyacınız olacaktır. Diğer her şey için sadece sevgi yeterlidir….                   </strong></p>

<p><strong>                               Charlie Chaplin</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Sevginin bir türlüsünü almışız ve bütün sevgiye onun adını vermişiz, başka türlü sevgilere de başka başka adlar vermişiz…</strong></p>

<p><strong>                                           Sokrates</strong></p>

<p> </p>

<p>Geçen hafta demiştim ya “haftaya ana kucağından sesleneceğim” diye. Sözüne sadık kalan birisi olarak anılmaya çok gayret göstermişimdir hep…</p>

<p> </p>

<p>Saat sabahın 07:30’u. Ben yatağımda bu satırları yazarken annem  karşımdaki yatağından dünyada tartışmasız en çok sevdiği (beni rahatsız edecek derecede çok ama, kardeşlerim hiç rahatsız olmaz hatta annemle alay ederler) canlıyı seyrediyor. İnsan sevilmekten rahatsız olur mu hiç, demeyin..! Annesinin bu derece sevgisinden ve daha çok da onu yansıtma biçiminden cidden rahatsız olan biriyim. Hem bu konuda yalnız  da sayılmam pek. Tanıdığım bir kişi daha var aşırı sevgiden ve yansıtılma biçiminden rahatsız olan.  Ama o benim kızım değil işte..! Ben de onun annesi değilim zaten…</p>

<p> </p>

<p>Neyse dönelim ana kucağına..:</p>

<p> </p>

<p>-- Nedu,  ne oynarsun telifonunlan sabahın körinde?</p>

<p>-- Oynamıyorum anne yazı yazıyorum.</p>

<p>-- Telifonuna niye yazaysun kim gorecek orda..?</p>

<p>-- Anne felefona değil bir siteye yazıyorum.</p>

<p>-- Site nedu?</p>

<p>-- Anne televizyon gibi gazete.</p>

<p>-- Gaste gibi televizyon da olur mi..?</p>

<p>-- Anne bırak beni yazımı yazayım da…</p>

<p>-- Senlan da hiç gonişilmay ki. Yaz eluni mi tutayrum.</p>

<p>-- La havle yaa..!</p>

<p>-- Ahan..! İman etmisun hemi..?</p>

<p> </p>

<p>Ana kucağındayken en çok annemin diline dikkat ederim. Annemin konuşma dili yazı dilimizle pek örtüşmez ama dinlemesi çok keyiflidir. Anlatması çok uzun sürer ama, sonra belki anlatırım.</p>

<p>Zaten çok da uzun sürdü ön sevişme. Başlayalım artık…</p>

<p> </p>

<p>Öğrenciler ve çalışanlar ve hatta eşi ve çocukları olanlar okumaya ve düşünmeye zaman ayıramadıklarından şikayet ederler hep. (Kafka gibi hemen ele vereyim kendimi, biraz sonraki eleştirilerimden sonra içinde virgül olmadan dört tane “ve” olan bu cümleye dönün tekrar bakın lütfen). Ben hala öğrenciyim ama okula gitmiyorum, çalışacak bir işim de yok, eşim ve çocuklarım da henüz gelmediler. Yani okumak ve düşünmek için oldukça fazla zamanım var. Ve bu zamanı da boşuna tüketen birisi olmadım hiçbir zaman…</p>

<p> </p>

<p>Yıllardır söylerim, ama dilimde tüy bitmedi henüz. O yüzden yine söylüyorum, sürekli de söyleyeceğim. Konuşurken hangi dili kullanırsanız kullanın, hatta annem gibi bile konuşun ama  n’olur yazarken Türkçe yazın lütfen. Sadece  lütfen de değil. Allah rızası için, yalvarıyorum…</p>

<p> </p>

<p>Rastgele türeyen kelimelerden oluşan bir dil değildir ana dilimiz. Aynı topraklara vatan dediğimiz için vatandaşız biz. Ve aynı karında bedenlerimize can girdiği için karındaş, aynı yollarda yürüdüğümüz için de yoldaşız. Bir sürü örnek verilebilir ama ben en güzeline veriyorum sırayı. Sırtlarımızı arkalarımızı bir birimize yasladığımız için arkadaşız biz. Dünyanın hiç bir dilinde bu kadar güzel bu kadar anlamlı bir kelime yoktur. Varsa da benim umurumda değildir. Bizdeki karşılığı arkadaş olarak bilinen İngilizce’deki friend, aslında sevilen kişi anlamı taşır kelime köklerine göre. Yani onların arkadaşı yok. Yalvarıyorum arkadaşa kanka demeyin, kankiş de demeyin, kankitoş hiç demeyin. La tamam diyin de yazmayın Allah rızası için.</p>

<p> </p>

<p>İnsan en içli ana dilinde türkü söyler, en güzel ana diliyle sevişir ve sadece ana dilinde ağlar. Anneee diye ağlamamız rastlantı değildir. Ana dilimiz annelerimizin dilidir. Annelerimizin dili de Anadolu türkülerinin dilidir…</p>

<p> </p>

<p>Bakın, neredeyse yarım yüzyıldır bir terör belasıyla uğraşıyoruz değil mi? Terörü bitti de siyasi rantı bitmiyor bir türlü o da ayrı bir şey ya..!  Ülkemizin aydın geçinen dangalakları da yıllarca hep “diyalogla çözeceğiz bu sorunu” dediler. Yaw Allah aşkına. Bizim kültürümüzün Gönül Gel Seninle Diyalog Edelim diye bir türküsü var mı..? Oysa ne güzel bir Erzincan türküsüdür değil mi Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim.</p>

<p> </p>

<p>Bazı ayrıntıları basite indirgeyip dikkate almamak hayatı zorlaştırıyor sadece. Oysa kolaylaştırmak o kadar kolay ki. Mesela muhabbet edebilseydik bu gün terör sorunumuz dahil hiç bir sorunumuz olmayacaktı belki de…</p>

<p> </p>

<p>Gelin dilimize saygı duyalım. Türkülerimizi saygıyla dinleyelim. Kime sorarsanız sorun istisnasız hepsi en güzel sesi “bülbül gibi sesi var” betimlemesiyle anlatır. Türkülerimizin babası Pir Sultan derdini anlatırken o bülbüle bile ötmeyi yasaklamış “ötme bülbül ötme şen değil bağım” demiş; biz o ve onun gibi ağıtları barlarda pavyonlarda dinlerken göt sallayan nesiller yetiştirmişiz. Çünkü ayrıntılardan kaçıp günübirlik hayatlar yaşayan bireyler daha çok işlerine geliyor yöneten=sömüren sınıfların…</p>

<p> </p>

<p>Yani ya hep beraber ya hiçbirimiz canlar.,! Birbirimizi sevmekten başka çaremiz yok. Birbirimizi sevmek için de birbirimizi anlamak zorundayız. Birbirimizi anlamak için de ana dilimizi doğru ve güzel  konuşmak zorundayız....</p>

<p> </p>

<p>Ana kucağından ana dili çıkacakmış meğer; o da bu kadar çıktı, idare edin işte…</p>

<p> </p>

<p>Kafka gibi başlayınca da Nazım gibi bitiresi geliyor insanın…</p>

<p> </p>

<p>Herkese selam, sana hasret...</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/ana-kucagindan/1138/</link>
<pubDate>Sat, 27 Sep 2025 08:07:29 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sürgündeki Tanrılar</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek…    </strong></p>

<p><strong>                                 Sabahattin Ali</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır…</strong></p>

<p><strong>                                Victor Hugo</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Beğendiğiniz bedenlere hayallerinizdeki ruhları koyup aşk zannediyorsunuz…</strong></p>

<p><strong>                 William Shakespeare</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Gönlüm düştü bir sevdaya, gel gör beni aşk neyledi…</strong></p>

<p><strong>                              Yunus Emre </strong></p>

<p> </p>

<p>İnsanlığın icat ettiği ilk yalan Adem ile Havva’nın incir yaprakları, her çocuğa söylediği ilk yalan ise ”seni leylekler getirdi” saçmalamasıdır. Bu tez dünyada pek kabul gören bir tez değildir -zaten ilk kez burada ileri sürülüyor- ama tezin sahibi de çok iddialı bir filozoftur. Yalnız bugünkü konumuz bu tez değil, tezde ileri sürülen yalanlardır. Sadece bu iki yalan da değil, hayatın tüm yalanları. Bu yalanları şimdi buraya madde madde yazacak değiliz, hepimiz binlercesini biliyoruz, çoğunu da söylüyoruz zaten. Biz işin en kötü tarafıyla kavga edeceğiz bugün. O en kötü taraf ise yaşamdaki her şeyin bu yalanların üzerine kuruluyor olmasıdır. Gelin şimdi bu yalanların üzerine kurulan şeylerin sadece  üç tanesine kısaca değinip geçelim. Çünkü yolumuz çok uzun, oradan aşka gideceğiz daha. Bir tanımın tanımladığı şeyi kendisiyle sınırladığını sohbet arkadaşlarıma söylemeyi çok ayıp sayarım. Ama olur da bu yazı başkalalarının da eline düşer diye bu notu da düşmüş olalım buraya. Dönelim üç şeye. Sadece TDK sözlüğündeki tanımlarına bakıyoruz…</p>

<p> </p>

<p><strong>Devlet : Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık; ülke.</strong></p>

<p> </p>

<p>Hiç uzatmağa gerek yok, az biraz Türkçe bilen biri hemen anlamıştır. Bu tanıma göre Anadolu’da herhangi bir devlet yoktur…</p>

<p> </p>

<p><strong>Sevgi : İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu; muhabbet.</strong></p>

<p> </p>

<p>Yani gökyüzünü sevemezsiniz mesela. Öyle ya, gökyüzüne niye bağlanalım ki, ya da nasıl bağlanılır..?</p>

<p> </p>

<p><strong>Mutluluk : Anlık bir duruma bağlı duyulan sevinç veya alınan zevk…</strong></p>

<p> </p>

<p>Yani mutluluktan ağlayan birinin o anda mutlu olduğunu söylemek ana dilimize göre yanlışmış. Ya da insan bir an mutlu sonraki an mutsuz olabilir diyen birine  afkur demek de suçmuş…</p>

<p> </p>

<p>Mutluluk bir varış değil bir yolculuktur tezinden yola çıkarak, biraz düşelim mi mutluluğun peşinden yollara. Bir insan mutluluk diye bir şey anlatmağa başlayınca yanında karşı cinsten başka bir insanın daha olduğu kolayca anlaşılır hemen. Çünkü yalnız insanların mutlu olabileceği pek kabul görmez bizim kültürümüzde. Mutlaka çift olmaları gerekir mutlu olmaları için. Sadece evlenen çiftlere mutluluklar dilenir mesela, ayrılanlara dilenmez hatta kolay gelsin dendiği zamanlar da çoktur. Çift olmak için ise ya görücü usulüyle evlenilir ya da aşk evlilikleri yapılır. Bizim ülkemizde tecavüz yoluyla zorla evlendirmeler de olur ama onları karıştırmıyoruz. Aşk evlilikleri mi mutlu ve uzun sürer görücü usulüyle yapılan evlilikler mi sorusunun yanıtına ben bir şey yazamıyorum. Ama üniversitelerimizde istatistik diye bir bilim dalı var, kürsüsü var, profesörleri var. O bilme ve o bilim insanlarına göre görücü usulü evlilikler daha makbul. Bilim ilerledikçe tecavüz evlilikleri birinci sırayı olabilir ama bu konuyu da karıştırmıyoruz. Yoksa Çin’e kadar gidip onların “kuyunun dibindeki kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar zanneder” atasözüyle açıklayacağız mutluluğu ki Çin çok uzak, uzun sürer…</p>

<p> </p>

<p>Geçelim aşka.  Gençliğimizde hepimiz de çok yapmışız belki ama, insana anlam katan bir şeye insanın tanım yapmağa kalkışması çok salakça bir şey geliyor şimdi bana. Çoğu zaman tanımlamağa çalışmaktan aşkı yaşamağa fırsat bulamadıklarını görüyoruz insanların. Bir bakın Allah aşkına, nasıl tanımlamış ana dilimizin sözlüğü…</p>

<p> </p>

<p><strong>Aşk : Bir kimse veya bir şeye karşı duyulan çok kuvvetli sevgi ve bağlılık duygusu; sevi, amor…</strong></p>

<p> </p>

<p>Yunus Emre bu tanımı görseydi başka bir şekilde anlatırdı sevdasını kesinlikle ama ancak bu kadarını yazabiliyorum. O başka türlüye aklım ermiyor çünkü…</p>

<p> </p>

<p>Victor Hugo o sözü söylerken yüzerek kıyıya çıkın mı demek istemiş yoksa o denizde boğulun mu, onu da bilmiyoruz işte…</p>

<p> </p>

<p>Shakespeare öyle bir söz söylemiş midir söylememiş midir kesin bir kaynak da yok ama söylemişse de ne beğendiği bedeni biliyoruz ne de hayallerindeki ruhu…</p>

<p> </p>

<p>Çok güvendiğim, çok sevip saydığım bir dostum şöyle soruyor..: Herkes aynı kırmızıya bakıyor ama herkes aynı kırmızıyı mı görüyor acaba..? Yani olması gereken o ki, insan başkalarının kendisine dayattığı şeyleri ciddiye almamalı ve her şeyi kendi yaşamına göre doğru anlamlandırmalıdır...</p>

<p> </p>

<p>Girişte bir tezini ortaya attığımız filozof da Sabahattin Ali’nin dünyanın zirvesine çıkarttığı sevgiyi şöyle anlamlandırıyor..:</p>

<p> </p>

<p>Birini sizi sevdiği için seviyorsanız bu vefadır. Eğer onu güzelliği için seviyorsanız bu bir takıntıdır. Şayet onu  zenginliği için seviyorsanız bu biraz fahişeliktir. Eğer onu iyi yönlerinden dolayı seviyorsanız bu bir hayranlıktır. Güçlü olduğu için seviyorsanız bu da zayıflıktır. Ama onu niye sevdiğinizi bilmiyorsanız bu kesinlikle aşktır. Ve kadınlar bilinçsiz hiçbir şey yapmazlar…</p>

<p> </p>

<p>Yönetenlere=sömürenlere göre sürekli geliştiği söylenen dünyaya bakınca da bir zamanların değerlerine adanan tanrı isimlerinin şimdi külot, ped ve prezervatif markası olarak satıldığını görüyoruz bit pazarlarında….</p>

<p> </p>

<p>O sal Yukarı Nil’e atılmasaydı, hadi atıldı; Aşağı Nil’in  kenarında çalılıklara takılmasaydı, hadi takıldı; bari Firavunun küçük kızı o salın üstündeki bebeği alıp saraya götürmeseydi. O bebek sarayda büyüyüp Musa’ya evrilmeseydi ve ardılları gelip diğer bütün Tanrıları sürgüne göndermeseydi.  En azından Afrodit, Eros, Philotes, Dionysos ve Apollon bugün hala yaşıyor olsalardı acaba bundan daha mı kötü olurdu yeryüzü..? Biliyorsunuz, sonucu sizlere bırakmayı seviyorum…</p>

<p> </p>

<p>Ama siz; Anadolu’yu dolaştın, İngiltere’ye Fransa’ya Yunanistan’a gittin, ta Çin’e kadar gidip herkesten bir şey söyledin de bir kelime de kendinden söyleseydin diyecek olursanız bir çift son sözüm de var…</p>

<p> </p>

<p>Kadınlara “seni seviyorum”’dan başka hiçbir şey söyleyemedim ama hayatta. Yani son sözüm erkeklere..:</p>

<p> </p>

<p>Bir ilişkiyi asla o ilişkiyi yaşamak istediğiniz kadının istediğinden daha fazla istemeyin. Yalnız, sakın bana sen bunu başarabildin mi diye de sormayın…</p>

<p> </p>

<p>Haftaya memleketten, hem de ana kucağından sesleneceğim, görüşmek üzere…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/surgundeki-tanrilar/1137/</link>
<pubDate>Sat, 20 Sep 2025 03:22:06 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kırk Yıl Sonra Ben</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Yanlış görebilirsiniz, yanlış bilebilirsiniz ve hatta yanlış düşünebilirsiniz bile; ama asla yanlış hissedemezsiniz…</strong></p>

<p><strong>                              Dostoyevski</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Seçimini zekice yapmak yarılamaktır zafere giden yolu; diğer yarısı kayıtsızlıkla fethedilir. Bir yanda istediğin her şeyi söyleyebilirsin; öte yanda mecbur değilsin. Ben bir şekilde ikisini de yapmayı becerdim. Bu yüzden benimle bir sorununuz varsa size aittir...</strong></p>

<p><strong>                       Charles Bukowsk</strong>i</p>

<p> </p>

<p><strong>Sormak istersen bayım; ben sizlerden biri değilim, diğerlerinden de. Ben, ölüme dair yemin etmeyenlerden, tehdit savurmayanlardan, dinini ve ırkını aklının yerine koymayanlardanım. Ben, hâlâ şiir okuyanlardanım. Ben ölürken, vatanını yahut dinini değil, “sevgiliyi” düşünecek olanlardanım.</strong></p>

<p><strong>Sormak istersen…</strong></p>

<p><strong>                 Gabriel Garcia Marque</strong>z</p>

<p> </p>

<p><strong>Olgunlaştıkça, kendine döndükçe kimseyle uğraşmak istemiyorsun.</strong></p>

<p><strong>Kendini yetiştirememiş insanlardan uzaklaşıyorsun.</strong></p>

<p><strong>Seni hasta edecek insanlarla birlikte olmaktan vazgeçiyorsun...</strong></p>

<p><strong>                              Sigmund Freud</strong></p>

<p> </p>

<p>Durup dururken bazen bir cümle yazarsınız bir kamyonun arkasına. Niye yazdığınızı bilmeden, kime yazdığınızı hiç bilmeden. Başkalarının bunları merak edebileceğini de hiç aklınıza getirmeden. Üstelik, sizin hiç yaşamadığınız, belki de hayal bile edemediğiniz bir hayat geçer bazen o cümlenin içinden…</p>

<p> </p>

<p>Sonra çok bilmiş ukala öküzün biri gelir, size hiçbir şey sormadan o kamyonun kasasını doldurur. Niye yazmışsınız, kime yazmışsınız, kime yazmamışsınız, nasıl yazmışsınız, nasıl yazmamışsınız, ne hissetmişsiniz, ne hissetmemişsiniz, duygularınızı anlatamamışsınız, duygularınızı abartılı anlatmışsınız, yanlış yazmışsınız, şöyle yazmalıymışsınız, böyle yazsaymışsınız daha güzel olurmuş vesselam, vesselam oğlu vesselam. En kötüsü de yanlış hissetmişsiniz demeleridir ki Dostoyevski’yi dünyaya geri çağırası gelir insanın…</p>

<p> </p>

<p>Ula bi sus anlatayım diyemezsiniz. Niye diyemediğinizi bile bilemezsiniz. Sadece bazen anlatamazsınız işte, susarsınız. Çünkü onun bu çok bilmişliği yormuştur sizi…Geçiyoruz…</p>

<p> </p>

<p>Bazen de ağır ceza mahkemeleri kurarım ben. Savcısı ben olan, hakimi ben olan. Davacısı, davalısı, sanığı, tanığı, mübaşiri, müştekisi, katibi, her şeyi  ben olan. Başkalarını yargılamam ama hiçbir zaman. Hep kendimi yargılarım o mahkemede. Mesela 18 yaşındaki Davut’u yargılarım ilk önce. Hiç kıvırmaz, delikanlı çocuktur. Hiç pişmanlık belirtip aman dilemez, yalvarmaz. Hatta posta koyar her seferinde. “Benim hayatımdı, öyle yaşamak istedim” der, dünyada kabul görmüş bütün doğrulara meydan okurcasına. Hiç de şansı olmaz ama, tek celsede asarım onu her zaman. Sonra biraz büyütür tekrar sanık sandalyesine oturturum onu. Bu kez kolay değildir hemen darağacına göndermek onu. Aylarca sürer duruşmalar. Sonuçta yine darağacını boylar ama. Sonra biraz daha büyüğünü oturturum aynı sandalyeye. Ağırlaştırılmış müebbet hapisle kurtarır canını. Son olarak benden on yaş küçüğü geçer sanık sandalyesine. Hafif bir ceza ile yırtar kerata her seferinde. Sonraki Davutlara hiç iddianame yazmamıştım bugüne kadar…</p>

<p> </p>

<p>Hiçkimseye kendi hayatımı dayatmıyorum herkes gibi. Siz de mahkeme kurun kendinizi yargılayın demiyorum. Kurmadığınız mahkemelerde hiçbir şey bilmeden tek başınıza beni yargılayıp asmayın yeter…</p>

<p> </p>

<p>Dün gece yine aynı mahkemeyi kurarken kavga ettim kendimle. Niye lan küçücük çocukları darağacına gönderiyorsun ikide bir. Delikanlıysan bugünkü Davut’u yargılasana diye posta koydum kendime. Sonuç..: Delikanlı değilmişim, yargılayamadım…</p>

<p> </p>

<p>Sonra kendime delikanlı değilmişsin demem zoruna gitti eşkıya tarafımın. Devrimci damarım kabardı, dağıttım mahkemeyi, adliyeyi, ülkeyi…</p>

<p> </p>

<p>Sakinleştikten sonra bir mektup kağıdı aldım bir elime.  Üst kısmının sol tarafına artı, sağ tarafına eksi işareti koyarak verdim onu öteki elime. Sağdan başla dedim. Senin kendinde, arkadaşlarının sende sevmediği taraflarını ve başarısızlıklarını, yani eksilerini yaz; sol tarafa da sevdiğiniz taraflarını ve başarılarını, yani artılarını…</p>

<p> </p>

<p>Daha yazacak çok şeyim varken sağ taraf doldu, mecburen sola geçtim. Bir türlü bir şey yazamıyorum, kendimle konuşmağa başladım. Oğlum sen çok emin değilim diyorsun ama arkadaşların hep çok güzel sevdiğini söylüyor, hazır sol tarafa yazarken de birinci sıraya sol tarafını yaz dedim. Bazen dinlerim kendimi, yazdım. Çok da yakıştı…</p>

<p> </p>

<ol>
	<li>Sol tarafım</li>
	<li>Kırk yıl aynı …</li>
	<li>Herkes gibi olmadım</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Biri biraz açıkladım, iki çok özel, üçle bitirelim…</p>

<p> </p>

<p>Başta otuz yıl her gün rahmetli babamın, sonra beş yıl her gün resmi nikahlı eşimin, olduğu zamanlarda sevgililerimin ve her zaman herkesin “herkes gibi ol” dediği bir dünyada herkes gibi olmamayı başardım. Bedelini de hiçbir şey olamamakla ödedim. Hayatın bütün dayatmalarına her zaman daha kolay ve daha mutlu çözümler bulan ve artık hayatta vazgeçemeyeceği hiçbir şeyi olmayan bir adam bunları açık yüreklilikle buraya yazabiliyorsa onu ciddiye alın lütfen. Ciddiye alın derken, arkasına bir cümle yazdığı kamyonun kasasını doldururken akıllı olun demiyorum. Eleştirilerinizde nasihatlerinizde dikkatli ölçülü olun demiyorum. Davranışlarınızda nazik ve saygılı olun da demiyorum. Artık hiçbir şey demiyorum. İstediğiniz gibi olun, yani herkes gibi. İstediğiniz gibi konuşun, yani herkesle konuştuğunuz gibi. Hiçbir sakıncası yok benim için artık. Yani istediğiniz gibi, istediğiniz yerde, istediğiniz zaman, istediğiniz kadar afkurun..!</p>

<p> </p>

<p>Yalnız, ben artık eskisi gibi, yani herkes gibi dinlemeyeceğim sizi…</p>

<p> </p>

<p>Çok uzun oldu, farkındayım bitiriyorum. Yani kısaca; siz istiyorsunuz diye, bütün hayatı boyunca çırılçıplak bir beyinle ve avucunun içinde taşıdığı yüreğiyle severek yaşayan bir adamı altmışına merdiven dayamışken öldürüp yerine serbest piyasa adamı koyamam, koymayacağım da. Yapacağım şeyleri Bukowski, Marquez ve Freud üçlüsü o kadar güzel anlatmışlar ki…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/kirk-yil-sonra-ben/1136/</link>
<pubDate>Sat, 13 Sep 2025 07:57:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kırk Yıl Sonra Sen</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p>- İlk kalp ağrıma,</p>

<p> </p>

<p>KIRK YIL SONRA SEN</p>

<p> </p>

<p><strong>Mutluluk bir varış değil bir yolculuktur…</strong></p>

<p><strong>                                Konfüçyüs</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Eski bir aşk yeni bir ayrılıktır her zaman…</strong></p>

<p><strong>                            Yılmaz Odabaşı</strong></p>

<p> </p>

<p>İki yerel gazeteden AKEPE baskısıyla, bir yerel siteden de CEHAPE baskısıyla kovulduktan sonra beş yıldan beri bu yerel sitede sürdürüyoruz Cumartesi Sohbetleri buluşmalarımızı. Öğrenciliğim hiç bitmediği için benim de öğrencilerle birlikte uzun yaz tatillerim olurdu hep. Okulların kapandığı hafta <strong>Yaz Gelince </strong>başlığıyla tatile çıkıp okulların açıldığı hafta <strong>Yaz Gidince</strong> başlığıyla gelirdim sizlere merhaba demeğe yeniden. Ama bu yaz öyle olamadı ne yazık ki. Kışın orta yerinde hayatımdaki en uzun soluklu yol arkadaşım, ilkokulun başından lisenin sonuna kadar sınıf arkadaşım, dersane arkadaşım, elli yedi yıllık yaşamının bebeklik hariç on dokuzuncu yaşının sonuna kadarki  döneminde her sabah aynı yatakta uyandığım, canımın yarısı ömrümün yarası, pırlanta yürekli kardeşimin (aman, sadece biyolojik bir kardeşlik olarak algılanmasın lütfen) yangınıyla ara vermek zorunda kalmıştım. Yaz Gidince başlığıyla başlayabilmeyi planlamıştım ama o da olamadı. Yalnız bunun olamaması çok da güzel oldu. Kırk yıllık çok hüzünlü bir hikayenin içine düştüm yeniden. Başlık da değişti kendiliğinden…</p>

<p> </p>

<p>Hani Zeki-Metin ikilisinin Yasaklar oyununda bir sahne vardı ya.  Metin Akpınar Zeki Alasya’nın evine giden tek yoldan geçmesine izin vermez. “Yasak kardeşim yasak” der. Bir sürü itiş kalkıştan sonra Zeki bağırarak sorar Metin’e : “Yaw kardeşim başka yol yok, ben evime nasıl gideceğim” diye. Metin’in çözüm önerisi muhteşemdir..: “Kimse sana dünyanın yuvarlak olduğunu söylemedi mi? Dön evine sırtını, şimdi burnunun  dikine dümdüz yürü, dünyayı dolaşıp evine varacaksın…”</p>

<p> </p>

<p>Zeki-Metin gibi çaresiz değilmişiz oysa biz. Başka yollarımız da varmış ama bütün yolları ben kapatmışım meğer. Bunu da kırk yıl sonra anlatacaktı hikayenin baş kahramanı. Sonuçta birbirimize sırtlarımızı dönmüş ve yürümeğe  başlamıştık otuz yıl önce. Birbirimizden habersiz, mutluluklarımızdan uzak, acılarımıza duyarsız, hüzünlerimize yabancı, sevinçlerimizi alkışlayamadan…</p>

<p> </p>

<p>Otuz yıl sonra kardeş yangınına su dökmek için aramasıyla kesişecekti yollarımız yeniden. Çok farklı yollardan, çok farklı öğretmenlerle, çok farklı dillerle öğretmişti hayat ikimize de aynı şeyleri. Biz de farklı dillerle anlattık birbirimize, öğrendiğimiz hep aynı şeyleri. O kadar çok konuştuk, o kadar çok güldük, o kadar çok ağladık ki dört gün. Sanki hiç yaşanmamış kırk yıldan intikam alıyorduk yılların içini tek tek doldurarak…</p>

<p> </p>

<p>Tarihin keşkelerle yazılamayacağını çok erken öğretmiştin. Hep zamanında öğretin her şeyi zaten. Ama bu kez sanki çok geç kaldın be hayat. Hikayenin mutlu sonla bitmesi için yolları ayırmamak ve yola devam etmek gerekirmiş meğer, kenetlenmiş ellerle hem de…</p>

<p> </p>

<p>Ama yine de teşekkürler hayat. Dursun yüreğimin bir köşesinde. Öğrettin, belki kullanacak kadar zaman ve fırsat da tanırsın. Ama olur da tanımazsan -ki öyle gibi de görünüyor- yine de hiç kızmayacağım sana, söz. Yaşattığın her şey için tekrar tekrar sonsuz teşekkürler hayat. Yaşatmadıkların için de…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/kirk-yil-sonra-sen/1135/</link>
<pubDate>Sat, 06 Sep 2025 00:24:57 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sevginin Gücü</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Cehennem, insan yüreğinde sevginin bittiği yerdir…</strong></p>

<p><strong>                         Dostoyevski</strong></p>

<p> </p>

<p>Bizde hala doğru dürüst yok ama bu hiç ileri gitmiyoruz anlamı barındırmıyor içinde tabi ki. Çünkü hiç olmadığı zamanlar da çok uzaklarda değil. O zamanlarda afedersin Yahudinin biri doğar Avusturya’da. Okur ve doktor olur. Çok şanslı bir çocuktur ki hem Adler’in hem de Freud’dun öğrencisi olur. Benim için boynuz kulağı geçer deyiminin dünyadaki en güzel örneğini oluşturmuş taa o yıllarda. Biraz daha okur ve iki dalda profesör olur. Cidden  biraz değil çok fazla abartır yani.  Bütün şansını hocalarıyla karşılaşmakta kullanmış sayacak ki hayat, sonra onu Hitler’in toplama kamplarına götürür diğer yahudilerle birlikte. Hem psikiyatri hem nöroloji profesörü olmasına biraz da tamamen mucizevi rastlantıların eklenmesi sonucu toplama kamplarının dağılmasına kadar yaşar o kamplarda karısının hangi kampta yaşadığını bilmeden. Hitler yenilip toplama kampları dağılınca özgürlüğüne kavuşup çalışmalarına devam eder üniversitelerde. Anlatılacak bir ömür yaşattığı için ona hayat, o da herkesin yaptığı gibi otobiyografisini yazar sonradan. Toplama kamplarında geçirdiği dönemdeki dayanma gücünü şöyle anlatır kitabında. Aslında onun dayanma gücü tam da sevginin gücüdür işte..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Hayatımda ilk defa birçok ozanın söylediği, onca düşünürün nihai bilgelik olarak öne sürdüğü gerçeği gördüm. Gerçek şuydu; sevgi insanın ulaşabileceği en yüksek ve en büyük hedefti. O anda, insan şiirinin, insan düşünce ve inancının ayırt ettiği en büyük sırra haiz oldum: İnsanın kurtuluşu sevgiyle ve sevgidedir.  Elinde hiçbir şeyi kalmamış bir insanın dahi, kısacık bir an bile olsa, sevdiğine ilişkin düşüncelerden nasıl mutluluk duyabileceğini anladım. İnsanın, kendini olumlu eylemle ifade edemediği ve tek yapabileceğinin çektiği acılara doğru bir yolla (onurlu bir yol) katlanmak olabileceği mutlak ıssızlık durumundaki birinin, sevdiğine dair içinde taşıdığı imgeye sığınarak tatmin olabileceğini gördüm.</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Zihnim hala karımın imgesine tutunuyordu. Aklımdan bir şey geçti: Hala hayatta olup olmadığını bile bilmiyordum. Artık çok iyi öğrendiğim tek bir şey biliyordum: Sevgi fiziksel bir varlık olarak, sevilen kişiden çok daha öteye gidiyordu. En derin anlamını tinsel varlıkta, iç benlikte buluyordu. Onun gerçekten var olup olmadığı, yaşayıp yaşamadığı önemini bir ölçüde yitiriyordu…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Karımın hayatta olup olmadığını bilmiyordum ve öğrenmemin hiçbir yolu yoktu (tutsaklık hayatım boyunca mektup almak ve göndermek mümkün olmadı) ancak o sırada bunun bir önemi kalmamıştı. Bilmem gerekmiyordu; hiçbir şey benim sevgimin gücüne, düşüncelerime  ve sevdiğimin imgesine dokunamadı. O sırada, karımın öldüğünü bilseydim sanırım bu bilgiden etkilenmeden kendimi yine onun imgesine verirdim ve onunla zihinsel olarak konuşmam da yine o kadar tatmin edici olurdu. “Beni kalbinde bir mühür gibi taşı, sevgi ölüm kadar güçlüdür.”</strong></p>

<p> </p>

<p>Sevginin gücünü anlatmak kolay, üstelik başkasının ağzından anlatınca daha da kolay oluyor. Yalnız bir şey var ki onu hiç anlatamıyoruz işte yerli ve milli vatansever din kardeşlerimize. Gelin onu da başkasının ağzından anlatmayı deneyelim. Belki olur. Otobiyografiden sonra ikinci bölümün başlığı aynı zamanda kitabın da adı. İnsanın Anlam Arayışı. Viktor Emil Frankl’ın bu kitabını okursanız benim gördüklerimden çok daha fazlasını görebilirsiniz….</p>

<p> </p>

<p>Müthiş zorluklara dayanan, hiç yılmayan ezilmeyen pes etmeyen yenilmeyen bu adam kitabının sonlarına doğru bir kavramı anlatırken şöyle bir örnek veriyor:</p>

<p> </p>

<p><strong>Üstanlam kavramını es geçen bir psikiyatr, eninde sonunda hastalarına karşı mahçup olacaktır. Tıpkı altı yaşındaki kızımın beni şu soruyla utandırması gibi: “Neden Tanrı’nın iyi olduğunu söylüyoruz..?” Ona demiştim ki: “Birkaç hafta önce kızamık geçirdin ve tanrı iyi olduğu için seni tamamen iyileştirdi.” Küçük kız bu cevaptan memnun olmadı: “İyi de baba unutma ki bana kızamığı gönderen de oydu..”</strong></p>

<p> </p>

<p>Bazen sonucu okuyucuya bırakmak güzeldir…</p>

<p> </p>

<p>Yalnız, siz sevmeyi bırakmayın. Sevginizin bitmemesi ve dünyanın tamamen cehenneme dönmemesi için elinizden gelmeyenleri bile yapın lütfen…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle...</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/sevginin-gucu/1133/</link>
<pubDate>Sat, 17 May 2025 07:23:34 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Dünden Yarına </title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p>Kanadı kırılan bir kuş gibi olurmuş kalemi kırılan insan. Hani uçamaz ama uçmaktan da asla vazgeçemezmiş ya kanadı kırılan kuş. İşte öyle bir şeydir yazmak isteyip de yazamayan adamın dramı. Yüreğinde yaşanamamış bir sevdanın hüznü ile yollara düşmek gibi bir şey. Böyle bir süreçten geçerken sizlerden uzak kalıyor olmak da ayrı acıtıyor canımı. Bazılarının salakça eleştirilerini bile özlüyorum açıkçası. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur gerçekliğinden korkuyla hikayelerinizden kaybolmamak için arada bir merhaba demenin yollarını arıyorum. Bu hafta Zülfü Livaneli’den ödünç aldığım cümlelerle merhaba diyorum sizlere. Benden çok güzel yazan insanları çok sevmem aslında; bırakın sevmeyi, kıskanmaktan öte biraz da kızarım onlara ama neyse. Bir de Zülfü abi o kadar çok güzel çalmış ki bağlamayı tam da bam teline basarak, sadece önünde saygıyla eğilerek sizlerle paylaşmak istedim, hepsi o kadar işte..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir. Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü körüne peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür. Bu halk yığınının Anadolu müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lümpen proletarya olarak tanımlanmış olan bir kitledir bu…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru olmaz elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong> Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı. Bunun adına ‘’muhafazakarlık’’ denilebilir mi? Elbette denilemez. Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakar değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bu kesimin hayatta en çok nefret ettiği model uygarlaşma, kültür, temizlik ve zarafet simgesi Mustafa Kemal Atatürk, kanıyla canıyla savunduğu lideri ise şimdiki cumhurbaşkanıdır. Kimse kendini aldatmasın. Sayıları çok kalabalık olan bu kesim, ne olursa olsun, hangi skandal patlarsa patlasın sonuna kadar liderini destekleyecek ve Cumhuriyet’e karşı çıkacaktır…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Erdoğan siyasi ömrünü tamamlasa da ona benzeyen başka bir lider bulmakta gecikmeyecektir. Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi , bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lümpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong> Gafil aydınlardan(!) destek alan lümpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor. Bu manzaraya, lümpenlerin ele geçirdiği muazzam para ve iktidar gücünü de eklerseniz geleceğin hiçbirimiz için kolay olmayacağı çok açık. Erdoğan bu kitlenin lideridir ve onun yokluğunda yeni bir lider bulacaklarına da hiçbir kuşku yoktur…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Mustafa Kemal aydınlığını savunan kitleler birleşene ve kendi aralarındaki çelişkileri gidererek, evrensel değerleri savunan bir Türkiye kültürü yaratana kadar acılar devam edecektir…</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/dunden-yarina/1132/</link>
<pubDate>Sat, 26 Apr 2025 06:47:24 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bir Volkanın Son Patlaması</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p> </p>

<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p>Kendini bir kelime ile anlat deseniz becerip anlatamam, iki kelime ile anlat deseniz Maçka ve Zigana derim…</p>

<p> </p>

<p>Yıllar önce bir ilkbahar sabahı iki arkadaşımla birlikte Zigana’ya gidiyorduk. Maçka’dan geçerken bir istasyona girdim içecek bir şeyler almak için. Akaryakıt istasyonlarında hala bira satılabiliyordu o zamanlar. Aldıklarımı ücretsiz market poşetine koyup arabaya doğru yürürken istasyona giren bir motosiklete takıldı gözlerim. Onun benzin almaktan başka bir planının olmadığı hemen belli oldu. Terlikli şortlu  bir delikanlı indi o motosikletten. Elimdeki poşeti yere bırakıp kollarımı açarken O, şişelerden gelen tıngırtının notalarını yazıyordu sanki…</p>

<p> </p>

<p>Sarıldık birbirimize iki sevgili gibi.</p>

<p> </p>

<p>“Naber lan, ne işin var burada” diye sordu. </p>

<p> </p>

<p>“Sen kuzeyin oğlusun ben dağların, Zigana’ya gidiyorum” dedim. “Bak, kıskandım şimdi valla” dedi. “Bırak motoru haydi gidelim” dedim. “Yok gelemem, ekmek almak için çıkmışım evden, annem kahvaltıya bekliyor” derken arabaya doğru kaydı gözleri. İki tane güzel kızı görünce  “yoksa gelsem mi lan” dedi hınzır hınzır gülerek. “Hadi lan, beni s2ne takmadın, kızları görünce anneni bile ekiyorsun” derken gülerek tekrar birbirimize sarılıp vedalaştık…</p>

<p> </p>

<p>Üç gün önce de Maçka’daydık O, ben ve Türkiye’nin yedi bölgesinden gelen yüzbinler. Sarılamadık. Toprağa sarıp sonsuzluğa uğurladık O’nu…</p>

<p> </p>

<p>Evet; Zigana Dağları’nın en güzel çiçeğini, Coşandere’nin en parlak köpüğünü, Hamsiköy’ün en tatlı sütlacını, Karadeniz’in en hırçın dalgasını, Anadolu’nun en güzel türküsünü gözyaşlarıyla sonsuzluğa uğurladık…</p>

<p> </p>

<p>Arkasından “gitti Pontus’un biri” diyen beş kuruşluk  vatanseverler de oldu, “sahnede gebermiş” diyen kara cahil din adamları da, “keferenin biriydi, ölmüş gitmiş, fatiha okunmaz” diyen gazeteci geçinen namussuz yalakalar da…</p>

<p> </p>

<p>Gelip görseydiler anlayabilir miydiler bilmiyorum. Ben anlatabilsem anlayabilirler mi  onu da bilmiyorum. Bir insan ne kadar çok sevmiş ki, ne kadar çok hak etmiş ki bu kadar çok sevilmiş..! Biz onu anlayamadık hala, o beyinsiz sürüler nereden anlayacaktı ki…</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Sen göklerde kartal gibiydin kardeşim. Bir kartalın ufukta gördüklerini kümesteki tavuklara anlatmakla geçti ömrün. Yani 58 yıllık bir ömrü, her anını namuslu yaşayarak bitirdin sen. Namussuz korkak emir kulu yalakalar hiç utanmadı arkandan konuşurken. Zaten onlar hiçbir şeyden utanmıyorlar ki. Hem boş verelim o utanmazları, çok daha fazla kalabalıktı seni toprağa değil yüreğinin en güzel köşesine gömenler…</p>

<p> </p>

<p>Hiç ölmeyeceksin cesur yürekli kardeşim. İsyanın, yüreğin, doğruluğun, delikanlılığın hep güç verecek bize. Birgün mutlaka gelip en çok istediğin şeyi, yani Atatürk düşmanlarını yendiğimizi fısıldayacağım kulağına, söz…</p>

<p> </p>

<p>Huzur içinde rahatça uyu sen Volkan yüreklim…</p>

<p> </p>

<p>Seni hiç unutmayacağız… </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/bir-volkanin-son-patlamasi/1131/</link>
<pubDate>Sat, 05 Apr 2025 07:05:00 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Acılara Tutunmak</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İnsanoğlu hayatta o kadar çok acı çeker ki, canlılar arasında yalnız o gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır….     </strong></p>

<p><strong>                  Friedrich Nietzsche</strong></p>

<p> </p>

<p>Önce gülmeyi unuttururmuş insana ölüm. Sonra yavaş yavaş alışırmış insan. Hayat nelere alıştırmıyor ki insanı dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ve neleri öğretiyor insana, akıp giden zaman içinde. Üstelik nasıl öğretiyor biliyor musunuz..? Siz istemesiniz de, itiraz etseniz de, direnseniz de bazen öyle bir yol buluyor ki. Ve o yolu içinizden geçiriyor döne döne yanan bir orman yangını gibi…</p>

<p> </p>

<p>Sorularla başladım diye sorulara yanıt vereceğimi/verebileceğimi düşünmüyorsunuzdur umarım. Hani bazen nereden nasıl başlayacağını bilmez ya insan..! İşte öyle bir şey. Ama gelin birlikte biraz çalışalım isterseniz. Belki bir şeyler buluruz…</p>

<p> </p>

<p>Öğrenmenin en etkili yolunun okumak olduğuna itiraz edecek insan var mıdır  dünyada sizce, bence yoktur.  Belki de hiç yoktur. Ama sadece bir kişi varsa bile inanın ki o sivri akıllı da benim. Ama biz okuyarak öğrenmekten devem edelim yine de…</p>

<p> </p>

<p>Birilerinin okuyup öğrenebilmesi için daha önceden birilerinin yazmış olması gerekir. Bizim ülkemizde yazmak denince de akla gelen ilk isimlerden biri Yaşar Kemal’dir. Akla gelen ilk isimlerden biri kendim için kullandığım bir ifade değildir. Benim için tek isimdir Yaşar Kemal. Ne yazdıysa okudum. Hakkında yazılanların dedikoduların iftiraların da çoğunu okumuşumdur herhalde. Hakkında yazılanların en güzeli ölümünden sonra Zülfü Livaneli’nin yazdığı <strong>Gözüyle Kartal Avlayan Yazar YAŞAR KEMAL</strong> isimli biyografi otobiyografi karışımı bir kitaptır. Bir solukta okuduktan sonra yakın arkadaşlarımı “sakın okumayın, okursanız yeniden Yaşar Kemal okumak zorunda hissedersiniz kendinizi” diyerek uyarmıştım. Neyse, biz Yaşar Kemal’den öğrenmeye devam edelim…</p>

<p> </p>

<p>Benim Yaşar Kemal’den öğrendiğim en önemli şeylerden biri kendi söyleyişiyle şudur..:</p>

<p> </p>

<p>-- Anadolu’da çocuklar babaları ölünce büyür, anneleri ölünce yetim kalırlar…</p>

<p> </p>

<p>Yaşar Kemal bunu okuyarak öğrenmemişti ama. Hayat küçücük yaşta gözlerinin önünde babasını öldürterek öğretmişti ona cümlenin virgülden öncesini…</p>

<p> </p>

<p>Ben ondan okuyarak öğrenmiştim ama hayat o kadarla bırakmamıştı. Bana da 20 yıl önce anlattı hayat, büyümenin ne demek olduğunu…</p>

<p> </p>

<p>Daha sonra hayat annesini de alarak yetim kalmayı öğretecekti Yaşar Kemal’e. Ben de okuyarak öğrendim ama umarım hayat anlatmak için uzun yıllar tanır henüz yetim kalmamış tüm çocuklara…</p>

<p> </p>

<p>Niye bu kadar gevezelik ettim hiç merak etmiyor musunuz..? Yaşıyor olsaydı ‘bir şey de ben öğretecektim ona’ diyebilmek iiçin. Sakın ‘sen kimsin de Yaşar Kemal gibi dev bir adama bir şey öğreteceksin’ demeyim hemen. El elden üstündür. Öyle ya, onun öz kardeşi yoktu ve haliyle öz kardeşini ondan kopararak hayat da ona öğretemedi. Okuyarak öğrendiklerini de zaten bize anlatmadı hiç. Hep hayattan öğrenerek anlattı…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi de ben affına sığınarak hayattan öğrendiğim bir şeyi onun cümlesine ekleyerek eksiğini tamamlamak istiyorum..:</p>

<p> </p>

<p>-- Anadolu’da çocuklar babaları ölünce büyür, anneleri ölünce yetim kalır, kardeşleri ölünce de yanarlar…</p>

<p> </p>

<p>Yangınım birgün hafifler ve ben dönebilir miyim, henüz bilemiyorum. Yani bir süre daha izinli sayacağım kendimi. Siz de öyle sayın lütfen. Umarım birgün Cumartesi sohbetlerimize devam ederiz…</p>

<p> </p>

<p>Umut ve sevgiyle…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/acilara-tutunmak/1130/</link>
<pubDate>Sat, 22 Feb 2025 08:54:55 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ACININ GÖZYAŞLARI</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İnsanoğlu hayatta o kadar çok acı çeker ki, canlılar arasında yalnız o gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır….     </strong></p>

<p><strong>                  Friedrich Nietzsche</strong></p>

<p>                                                                                                                                                                       </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Hayat bu, kirletir insanı. Bazen boynunuzu büker ve yine de hiçbir şey olmamış gibi yürüyün der. Bazen de, hiç kıpırdamayın oturun oturduğunuz yerde sadece ağlayın der. Böyle acımasız ve boyun eğdiren yanları var işte hiç istemesek de. Yani;</p>

<p> </p>

<p>Hani, kurt kışı geçirirken  yediği ayazı asla unutmazmış ya…</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kışın orta yerinde çok çok çoookkk büyük bir tarifsiz acının içinde yanarken beklediğim beklemediğim bütün insanlar o yangını göz yaşlarıyla söndürmeye çalıştılar ve hala çalışıyorlar da. Hepsine çok çok çoookkk teşekkür ediyor şükranlarımı sunuyorum ve ömrümün sonuna kadar da minnet duyacağım. Ama en çok beklediklerimin çoğu uzaktan seyretti ve ne yazık ki hala seyrediyorlar…</p>

<p> </p>

<p>Belki kurt unutacak ama ben asla unutmayacağım..!</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/acinin-gozyasi/1129/</link>
<pubDate>Sat, 11 Jan 2025 08:02:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KISA BİR ÖYKÜYMÜŞ HAYAT </title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Kısa bir öyküdür hayat, uğruna upuzun acılar çektiğimiz. Kısa bir Türküdür, bir kez daha söylemek için delirdiğimiz...</strong></p>

<p><strong>                          Yılmaz Odabaşı</strong></p>

<p> </p>

<p><img height="737" src="https://www.habercuk.com/images/files/2025/01/67789acd456b5.png" width="316" /></p>

<p>1 yıl 2 ay 21 gün sonra doğmuştu benden, bundan 57 yıl önce. İlkokula başlamak için 1 yıl onu beklemiştim bu gecikmesinin yüzünden. 5 kilometre uzaktaki köy okuluna patika yollardan yürüyerek tek başıma göndermemişlerdi beni. Yani yol arkadaşlığını ilk onunla öğrenecektim ben…</p>

<p> </p>

<p>Sonrası 11 yıl sınıf arkadaşlığı. Bu 11 yılda hiç sıra arkadaşlığımız olmadı ama hep aynı yatakta uyandık. 6 kardeşin hepsine ayrı ayrı yatak serecek kadar büyük değildi çocukluğumuzun geçtiği köydeki dede evi. Sonra büyük evlerimiz oldu, arabalarımız, paralarımız, belki çok şeylerimiz; ama hiç o kadar mutlu olamadık bir daha….</p>

<p> </p>

<p>Sadece dünyaya gelmekte bana geç kalmıştı. Sonra her şeyde beni geçti. Hiçbir şeyde sıraya uymadı, sıra dışı bir hayatı oldu hep. Benden önce sevgilisi oldu, benden önce evlendi, benden önce baba oldu, (ben hala olamadım ya o da ayrı bir şey). Ve benden önce de gitti…</p>

<p> </p>

<p>Onunla birlikte büyürken neredeyse yarım yüzyıl kardeş acısının en büyük acı olduğunu anlatan hikayeler dinledik büyüklerimizden. “Ne lan bu kardeş acısı; acının kardeşi bacısı amcası halası dayısı teyzesi mi olur, acı acıdır…” diye meydan okurdum hep anlatana da, dinleyene de, tarihe de…</p>

<p> </p>

<p>Öyle bir acıyla öğreterek meydan okudu ki hayat…</p>

<p>Yüz yıllık sustum…</p>

<p> </p>

<p>Abin kurban olsun gidişine</p>

<p>Abin kurban olsun abim diyişine</p>

<p> </p>

<p>Güle güle canım kardeşim…</p>

<p>Güle güle canımın yarısı…</p>

<p>Güle güle canımın yarası…</p>

<p>Güle güle YİRİ KAFALIM..!</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/kisa-bir-oykuymus-haya/1128/</link>
<pubDate>Sat, 04 Jan 2025 05:15:13 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bir Fotoğrafın Hikayesi</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Bizler Amerika olarak neden çok güçlüyüz biliyor musunuz? Bizler kendi içimizdeki vatan hainlerini bir günde tespit ederek onları yok ederiz. Diğer ülkelerdeki vatan hainlerini ise kendi halklarının gözünde kahramana dönüştürür ülkelerinin üst yönetim kademelerine getiririz…</strong></p>

<p><strong>                              Henry Kissinger</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Çok zeki, çok okumuş, çok bilgili olmaya hiç gerek yoktu aslında. Ortalama zeka ve azıcık bir bilgi ile de insanoğlu doğru yola çok kolay ulaşabilir rahat ve huzurlu bir yaşam sürdürebilirdi. Ama özellikle bizde bu hiç olmadı işte. Çünkü tarlaya karga dadandı ambara fare fırına hırsız, melekete harami…</p>

<p> </p>

<p>1923 yılında Almanya’da doğan ve maalesef Hitler’e yakalanmadan kaçmayı başaran Yahudilerin en büyük katili 6 yıl Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve ardından da 4 yıl Dışişleri  Bakanlığı yapmıştır Amerika’da. 100 yıldan biraz fazla yaşayan bu katil 60 yıldan uzun bir süre de  emperyalizmin fikir babalığını yapmıştır. 1973 yılında da Nobel Barış Ödülü verilmiştir dünyadaki savaşlara katkılarının karşılığı olarak. Barış ödülü almış ollması sizi yanıltmasın sakın. Gerçekte barıştan çok Amerika'nın ve İsrail’in çıkarları için savaşmıştır. Peki şimdi diyeceksiniz ki bizim ne işimiz var bu adamla..? Biz onu 50 yıl önce Kıbrıs’ta tanımıştık. Kıbrıs Barış Harekatı’nı engellemek için Nobel  Barış Ödülü vermişlerdi kendisine ama başaramamışlardı. Çünkü karşısında ülkesinin ve milletinin geleceğini kendi ailesinden daha  çok düşünen kararlı bir devlet adamı vardı…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi 25 yılı birden atlıyoruz ve o değeri bilinmeyen kararlı devlet adamının hayat yolculuğuna eşlik etmek için onunla birlikte Amerika’ya gidiyoruz. Tekrardan onlardan birinin karşısındadır işte 1999 yılındaki bu fotoğrafta…</p>

<p><img height="679" src="https://www.habercuk.com/images/files/2024/12/676f3b4a33c2b.png" width="452" /></p>

<p>Biz o fotoğraftaki terbiyesizi konuşmayacağız ama, zaten hiç de aklımıza gelmedi ona terbiyesiz demek. O terbiyesizin karşısındaki, bütün ülkesinin hala anlamadan haksızca ve alçakça eleştirdiği Bülent Ecevit devlet adamlığının diplomasi nezaketini sürdürerek bakın ne diyor kendini dünyanın kralı zanneden o terbiyesiz adama..:</p>

<p> </p>

<p><strong>"Sayın Clinton,</strong></p>

<p><strong>Eğer ABD Irak'a girerse, Ortadoğu'da en az 30 yıl sürecek savaşlar dönemi başlar. Milyonlarca insan ölür. Türkiye böyle bir olayın parçası olamaz. Irak operasyonunun kuzeyden Türkiye'den yapılmasına bu nedenle onay ve yardım veremeyiz…"</strong></p>

<p> </p>

<p>Korkak, sümsük, pısırık dediğiniz Ecevit cümlesine noktayı koymadan bu fotoğraf dünyaya servis edildi işte. Dünya s2ne takmadı ama bizim delikanlı vatansever basınımız hemen üstüne atladı ve yarınki birinci sayfalarına neredeyse gazetelerin adını bile sığdıramadılar. Şanlı Türk tarihinin şerefi beş paralık edilmişti ve bu adam bu ülkenin başında olmamalıydı. Niye..? Müttefikleri ve ortak çıkarlarının olduğu kadim dostları Katil Amerika’nın BOP savaş planını desteklemedi diye. Hala bazı  vanminütçü dangalak yalakaların gündeminde o şekilde durur o fotoğraf…</p>

<p> </p>

<p>Dursun, biz sonrasına bakalım. Sonra ne mi oldu..? Fotoğrafı servis edenlerin istediği olacaktı haliyle ve oldu da. Irak’ta ABD askerinin varlığını  kabul etmeyen insanlar değil  beş vakit namazda Irakta’ki Amerikan askerlerine dua edecek insanlar yönetecekti Türkiye’yi. Yani yeri ve milli vatansever delikanlılar. Yani 6.Filo’yu denize dökenler değil, 6. Filo’ya secde edenler. Geçen hafta biraz anlatmıştım. İstanbul’dan başlayıp Pınarhisar cezaevinden Amerika ya kadar uzanan bir hikaye ve orada kurulan BOP eş partisi ve eş genel başkanlığı. İktidara gelmeleri için bir şey gerekliydi ve o da Türkiye’de vardı. Adamın yaptığı tek iş koltuk değnekliği zaten. Yavru kurtlarının “Büyük devlet adamı, büyük Türk milliyetçisi, bilge insan” dedikleri bahçeli köyün kavalcası hükümeti düşürmek için kavalını üfleyecekti, hepsi o kadar…</p>

<p> </p>

<p>Sonrasını hep beraber izliyoruz çeyrek yüzyıldır. Adaletin olmadığı, eğitimin tarikatlara devredildiği, sermaye çetelerine ve emperyalizme peşkeş çekilen, parsel parsel satılarak uçurumun eşiğine doğru giden bir ülke. Ve en kötüsü de biraz daha ucuz olduğu için halk ekmek kuyruğunda saatlerce beklerken “itibardan tasarruf olmaz”ı savunan, hiç sorgulamadan biat eden cahil bir kalabalık… </p>

<p> </p>

<p>65 yaşını doldurmuş emekliye kredi vermeyi bırakın kefaletini bile kabul etmeyen bankanın genel müdürü 85 yaşında. Açlık sınırının altında asgari ücreti bayram coşkusuyla açıklayan adamların maaşı yarım milyon lira, onları alkışlayanların maaşı 12500 lira..!</p>

<p> </p>

<p>Varın gerisini siz düşünün. Geride de ne kaldıysa artık..!</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/bir-fotografin-hikayesi/1127/</link>
<pubDate>Sat, 28 Dec 2024 02:35:24 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ana Dilin Teyzesi</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Gerçeğe ancak gerçek dışından ulaşılabilir…</strong></p>

<p><strong>                               Franz Kafka</strong></p>

<p> </p>

<p>Geçen haftaki sohbetimizin bir bölümüne konuk etmiştik onu. Kafka’yı değil Livaneli’yi. Gelin yine o yıllara gidip bugünlere bakalım yıldızlardan…</p>

<p> </p>

<p>Sürgün yıllarının acılarını geride bırakıp anavatanına döndüğünde dünyada tanınan bir sanatçı olmuştu Zülfü Livaneli.  Dönüş gerekçesini Milliyet Sanat Dergisi’nin 1 Mayıs 1978 tarihli sayısında yayınlanan röportajında şöyle anlatacaktı Zeynep Oral’a..:</p>

<p> </p>

<p><strong><em>Orada bir yabancıydım hep. Orayla bütünleşemedim. Bütünleşmek de istemedim. Kendi halkından, kendi dilinden kopuk bir sanatçının nasıl kuruduğunu, nasıl kuruyacağını gördüm… Doğada çeşitli güzellikler var. Ancak insanın bir temeli, ayağını bastığı bir yer yoksa, kökü bir toprağa dikili değilse başının dönmesi işten bile değil… Hem sanatım, hem yaşantım, tüm bakış açım Türkiye’den kaynaklanıyor, Türkiye’den soluk alıyordu…</em></strong></p>

<p> </p>

<p>Aradan yıllar geçecekti ve 1994 yerel seçimlerinde İstanbul’a belediye başkan adayı gösterilecekti Anadolu’ya, Anadolu türkülerine, sazına tınısına aşık bu adam. Yalnız bugünkü kadar olmasa da o zaman da çok farklı değildi Türkiye basını. Hemen harekete geçeceklerdi ve 20 yıl öncesinde Yunanistan’da Rumlarla birlikte uzo içerek sarhoş olup Türk bayrağı yaktığını uyduracaklardı. Haliyle haberini de yarın dev puntolarla birinci sayfalarını doldurarak duyuracaklardı bütün gazetelerden ve televizyonlardan. Çünkü 6. Filo’yu denize dökenler değil 6. Filo’ya secde edenler yönetecekti istanbul’u. Tabii ki hikaye sadece İstanbul’u yönetmekle de bitmeyecekti. Aynı kadrolar 7 yıl sonra Amerika’ya gidip Büyük Ortadoğu Partisi’nin eş partisini  kurup, eş genel başkanlık görevini de üstlenerek Türkiye’yi yöneteceklerdi. Ve 22 yıldır devam ediyor bu tragedya hikayesi…</p>

<p> </p>

<p>Hikayenin hepsi trajik de en trajik tarafı aynı cümlelerle ikinci defa anlatılıyor olması bugünlerde. 20 yıl önce “Irak’ın toprak bütünlüğünü savunuyoruz” diyorlardı şimdi de “Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz” diyorlar. Hiç olmazsa başka bir cümle ile dalga geçin hafızamızla n’olur..! Mesela “Suriye bölünmez bir bütündür” diyin; valla bütün bütün yiyecek bir kitle var karşınızda hiç çekinmeyin, yerler. Yemeyenler zaten vatan haini..!</p>

<p> </p>

<p>Bir de durup dururken niye “Suriye bölünmez bir bütündür” diyorsunuz ki, ya da kime diyorsunuz..? Hani Suriye’de sizden habersiz kuş uçamıyordu, bir zamanalar Irak’ta da uçamadığı gibi…</p>

<p> </p>

<p>İlginçlikler de bir türlü eksilmiyor bizim ülkemizde. Ya da “yok sen şeytanın avukatlığını yapıyorsun” diyin onu bile kabul ederim. Devletin resmi haber kanalında günlerdir Suriye’den başka tek bir konu konuşulmuyor. Hava durumunu bile vermiyorlar. Asgari ücret kimsenin umurunda değil. Ülke güllük gülistanlılk.  Bizim hiçbir derdimiz yok gariban Suriye’nin derdini dert etmişiz. Bir yerde yemek yerken gözüm takıldı o sahibinin sesi TRT’ye. İlk kez gördüğüm bir adam konuşuyor. Adının önünde Prof. yazıyor, altında da bir üniversitenin uluslararası ilişkiler bölümünde öğretim üyesi olduğu. Yanında da ilk kez gördüğüm üç tane kendini bir şey zanneden onun gibi görevli boş adamlar. Diyor ki sayın Prof..: “Suriye’de gelinen durum başta sayın cumhurbaşkanımızın ve onun liderliğindeki Türkiye’nin yıllardır izlediği kararlı ve istikrarlı bir dış politikanın sonucudur.” Vay anasını yaa..! Bu adam vatana millete hayırlı öğrenciler yetiştircek de onlar da vatana millete hayırlı adamlar olacaklar hemi..? Yanındakiler de başlarını sallayarak onaylıyorlar. Nasılsa salla başını al maaşını ülkesi olmuşuz ya, başka ne yapabilirler ki. Dalga geçmiyorum, gerçekten bu kepazeliği izledim. Üniversitenin hocası öyle olunca, üniversitenin rektörünü dekanını hocasını hizmetcisini tek başına atayan adam da o üniversiteye gidip öğrencilerine “22 yılda başınızı bir kere olsun önünüze eğdirmedik” diyor Erzurum’da. Sonuç bu işte…</p>

<p> </p>

<p>Suriye’de gelinen sonuca dönersek, dönmeyelim hiç yaa, umurumda değil valla. Zaten sonucun ne olduğunu da bilmiyorum. Türkiye yıllardır kararlı ve istikrarlı politikalar izliyormuş ya..! Ben orada takılıp kaldım. Bir an kendime “oğlum belki sen kör bir kara cahilsin şu kelimelerin sözlük anlamlarına bir baksana” dedim. Bazen dinlerim kendimi,  baktım..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Kararlı : Kesin karar vermiş olan, kararında direnen. Kararını değiştirmeyen.</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>İstikrarlı : Aynı kararda olma, aynı biçimde sürme, bir düzende devam etme, stabilizasyon.</strong></p>

<p> </p>

<p>Valla öyle yazmış sözlüğünde Türk Dil Kurumu. Yani; Kardeşim Esad, Katil Eset, Dostum Esat, Eniştemden öğrendim, beni kandırdılar, millettim de rabbim de beni affetsin, İstanbul’a ihanet ettik, İstanbul’u dünyanın çekim merkezi yaptık, vs., vs., vs…</p>

<p> </p>

<p>NATO'nun ne işi var Suriye’de..?</p>

<p> </p>

<p>NATO, Suriye’nin Suriyelilre ait olduğunu, Yahudilere ait olmadığını(!) tespit ve tescil için oraya girmelidir…</p>

<p> </p>

<p>Ben bu yazıyı yazarken Sisi denilen zalim kişi de Dostum Sisi mi olmuş, kardeşim Binali mi onu henüz teyit ettiremedim gurbet ellerde…</p>

<p> </p>

<p>Gerçekten 22 yıllık kararlılık ve istikrar abidesi…</p>

<p> </p>

<p>Hem de sadece dış politikada değil  her politikada. Eğitimde, terörde, ekonomide, imamhatipte… 17-25 Aralık’tan önce de  sonra da…</p>

<p> </p>

<p>Sonuçta sadece Kafka’ya göre değil, Nietzsche’ye göre de, Freud’a göre de, Yaşar Kemal’e göre de Mustafa Kemal’e göre de aynı. Biraz düşünebilen aklı başında olan bütün insanlara göre de..: Size dayatılanları doğru kabul edip, dayatanlara biat ederseniz gerçeğe asla ulaşamayacaksınız…</p>

<p> </p>

<p>Ya da boş verin yaa..! Benim Türkçe bilmediğimi sayın da kapatalım…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/ana-dilin-yeyzesi/1126/</link>
<pubDate>Sat, 21 Dec 2024 08:00:45 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Arap Baharının Kışı</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Devrimi düşlüyorsan ona göre yaşarsın. Yürüyüşün farklı olur. Bakkala, manava başka türlü davranırsın. Bunun için sana kimse puan yazmaz tabii; ama anlarlar. Orada birisi farklı yürüyordur…</strong></p>

<p><strong>                          Kazım Koyuncu</strong></p>

<p> </p>

<p>Sürgün yıllarında İsveç’i mesken tutmuş olsa da bütün Avrupa’yı defalarca dolaşarak geçirmişti o yılları. 16 Haziran 1975 tarihli mektubunda Stockholm’den şöyle yazmıştı dostu Erdal Öz’e..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Yalnız, bana öyle geliyor ki, Türkiyeli sanatçıların bir zayıf yanı var. Kesinlikle yenmemiz gereken bir yan. Olayların ağırlığını ve keskinliğini çok fazla duyuyoruz, çok ciddi şekilde yaralanıyoruz. Bu ister istemez yaptığımız işlere geçiyor. Yazarken, çalarken, çizerken, anlatırken hıçkırıklarımızı tutamıyoruz. Ve insanlara “Bu vahşet ne biçim bir vahşet, siz de duyun siz de kıvranın..!” diyoruz. Bu duygu yaptığımız işlerde de yakınma etkisi doğuruyor, ya da aynı şeyin ters yönde uzantısı olan “moralist” bir tutumu gerektiriyor. Sanıyorum ki Türkiye’de yazacak konu çok da, konuları ortaya koyacak biçim zor bulunuyor…</strong></p>

<p> </p>

<p>Türkiye’nin yaşayan aydınlık yüzü, UNESCO’nun <strong>“korunması gereken, zamanımızın en önemli entelektüellerinden birisi”</strong> olarak tanımladığı Zülfü Livaneli’nin ifadesindeki gizli öznelerin içinde ben yokum, olamam da. Belki de bu yüzden benim işim daha da zor. Hem de çok daha zor. Eksiklerim ve hatalarım için şimdiden engin hoşgörü limanınıza sığınıyorum…</p>

<p> </p>

<p>Evet konu çok, üstelik hepsi de çok acı ama nasıl anlatacağız işte. 1979 Afganistan’ından başlayarak günümüz özgür Suriye’sine kadar geleceğiz. Yalnız bu yolculuğa başlamadan şunda bir anlaşalım önce. Kimse komünizm propagandası yaptığımı düşünmesin. Öyle bir derdim de yok. Ayrıca öyle anlaşılacaksa eğer bundan gocunacağımı da sanmayın. Hatta gurur duyacağımdan da emin olabilirsiniz. Başlıyoruz..:</p>

<p> </p>

<p>24 Aralık 1979 Pazartesi sabahı Leonid Brejnev liderliğindeki Rusya Afganistan’a girdiğinde bugün İsrail’e karşı kılını kıpırdatmayan biz dahil bütün İslam ülkeleri ayağa kalkmıştı. Onları ayağa kaldıran da Yahudi Lobisi’nin yönettiği Katil Amerika ve diğer emperyalist ülkelerdi. Yaklaşık on yıl süren savaşlar sadece Rusların yenilgisiyle sonuçlanmamış, büyük prestij kaybeden SSCB de tarihin sayfalarına dağılmıştı. Sonra ABD işgal etti Afganistan’ı, biz de asker gönderdik tabii. Ondan sonra da ABD’nin işgal ettiği her yere asker gönderdik zaten, bugün de Suriye’ye gönderdiğimiz gibi. ABD’nin demokrasi götürüp talan ettiği Tunus Libya Mısır Irak Suriye gibi ülkelerde halkların durumu ortada, uzatmıyoruz…</p>

<p> </p>

<p>Bir dönem Rusların egemenliğindeki ülkelere bakarsak durum çok daha farklıdır. Hepsinde aynı şeyleri görecek kadar zaman geçirmedim ama az çok hepsi aynı ve rahat. Üç eski Varşova Paktı ülkesinden kendi gözlemlerimi aktaracağım izninizle. Bu satırları bugün dünyada azınlıkların en rahat yaşadığı ülke olan Romanya’dan yazıyorum. Bir referandum yapılsa ve 40 yaş altı oy kullanmasa büyük bir çoğunluğu eskiye dönmek için evet oyu kullanır. Aynı referandumu komşumuz Gürcistan’da yaparsak orada evet oranı daha yüksek çıkar. Polonya’da referandum yapmayalım gelin havaalanından bir otobüse binip kısa bir şehir turu attıktan sonra otelimize gidelim. Güzel bir kız bir şeyler anlatırken onu dinlemem sadece ona bakarım. Ona bakarken gözüm uzaklardaki görkemli bir binaya takılmıştı. O bina (Sala Kongre ve Kültür Merkezi) yan tarafımızdan geriye doğru giderken bütün otobüs ona bakıyorduk. “Bu bina Rusların Polonya halkına armağanıdır” diyordu Polonyalı güzel rehberimiz. Şimdi gelin bizim de onayımızla Amerika’nın demokrasi götürdüğü bütün ülkeleri gezelim. Bir tanesinde bir kişi haklarında buna benzer güzel olumlu bir cümle kurabilir mi, kurar mı..?</p>

<p> </p>

<p>Gelin şimdi de Suriye’den kendimize bakalım…:</p>

<p> </p>

<p>Kendi zavallılıklarını saldırıyla örten tuhaf insanların ülkesine dönmüş durumdayız. Hadi yandaş yalakaları geçelim, ülkenin resmi haber kanalına bir bakın Allah aşkına. Özellikle son bir haftadan berisine. Bu ne rezilliktir, bu ne kepazeliktir, bu ne ahlaksızlıktır, bu ne şerefsizliktir. Sanki Türk Ordusu Malazgirt’ten yeni girmiş Anadolu’ya. Neyin zaferini kutluyorsunuz Allah aşkına..? Cesaret madalyasını boynunuzda taşıdığınız İsrail’e uşaklık etmeyi niye zafer diye yutturmaya uğraşıyorsunuz? Hem niye o kadar götünüzü yırtıyorsunuz ki, zaten yutmaya hazır bir kitleye sesleniyorsunuz. Gerçeği görüp yutmayanlar zaten vatan haini ve işbirlikçi sizin gözünüzde. Ne kadar uğraşsanız da onlar yutmayacak zaten. Tarih onların haklı olduğunu yazacak, sizin de şerefsiz olduğunuzu ama onu karıştırmıyoruz şimdi. Zaten ondan da utanmayacaksınız ya. "Kardeşimiz Esad bizi kandırdı, Rabbimiz de milletimiz de bizi affetsin" der çıkarsınız işin içinden. Utanacak değilsiniz ya..!</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/arap-baharinin-kisi/1125/</link>
<pubDate>Sat, 14 Dec 2024 06:40:23 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Türkiye'de Aydın Sorunu-5</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Sahip olunması zorunlu tek şey vardır. Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanat tarafından inceltilmiş bir ruh…</strong></p>

<p><strong>                Friedrich Nietzsche</strong></p>

<p> </p>

<p>Beyaz Zambaklar ülkesi Finlandiya, 1906 yılında kadınlara oy hakkı tanıyan ilk Avrupa ülkesidir. Bolşevik Devrimi’nden hemen sonra, 1917 yılında da Rusların güzel kadınları oy kullanma hakkına sahip olmuşlardı. Fransız kadınları ise oy kullanabilmek için Fransız İhtilalinden sonra 156 yıl beklediler. Ve bu haklarını uzun savaşlardan sonra 1945 yılında kazanabildiler ancak. Sırf savaşarak kazandıkları için de Fransız parlementosunda sayıları çoğu zaman erkeklerden daha çok oldu ve Fransız siyasi partilerinde kadın kolları gibi bir ilkellik de hiç olmadı. Güncel patlementer sayılarındaki oran ise %59 erkek %41 kadın şeklindedir…</p>

<p> </p>

<p>Bizde ise kadınlar, bırakın oy kullanma haklarını, çağının çok ötesinde bir vizyona sahip olan Mustafa Kemal Atatürk’ten önce nüfus sayımında sayılma hakkına bile sahip değillerdi. Öküzler sayılıyordu, traktörler sayılıyordu ama kadınlar sayılmıyordu her ne hikmetse. Kadınları sayılmayan ülkelerin ömürleri de çok uzun olamazdı haliyle. Yani bir devletin uzun süre ayakta durması sayılan dört ayaklı öküzleri ile  iki ayaklı öküzlerinin başarabileceği bir şey değildi. Sayılan traktörler bile onlardan daha çok işe yaradı çöküşün gelişini geciktirmekte. O yıkılan devletin küllerinden modern bir cumhuriyet kuruldu sonra. Ve <strong>“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” </strong>diyerek kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdi O, yüzyıl sonrasını apaçık gören mavi gözlü dev, Fransa’dan da 15 yıl önce. Ve üstelik kadınların bırakın savaşmasını öyle bir talepleri bile yokken. Ve hatta o hak verilirken bile haberleri yokken.  Ve şimdi tarihin oyununa bakın ki o kadınlar onları saymayanların mirasçılarına oy veriyor ne yazık ki. Hem de “kız çocuklarının okula gitmesi caiz değildir” diyenlerin “baş örtülü bacılarımızı okula almadılar” yalanını ayet gibi kabul ederek…</p>

<p> </p>

<p>Neyse, konumuz tarih değil, zaten ben de tarihçi değilim. Sadece bir trajediye parmak basmak istedim.  Yalnız buradaki asıl trajedi anlattıklarım değildir. Bir ülkenin sanatçılarının aydınlarının entelektüellerinin bu durumu halklarına anlatamamaları çok daha vahim bir durumdur…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi bu dediklerimden haberleri olsa onların, diyecekler ki CHP’nin 86 yıldır dediği gibi. Bu halk bizi anlamıyor…</p>

<p> </p>

<p>Anlamıyorlar değil anlatamıyorsunuz. Anlamayanlara anlatmanın yolu tekrar tekrar aynı şekilde anlatmak değildir. Kişiye özel dil geliştirip tek tek, kişi kişi anlatmak gerekir. Yine anlamazlarsa anlatmaktan vazgeçip kafalarını  karıştıracak sorular sormaktır son çare…</p>

<p> </p>

<p>Mesela bizim kuşak 40 yıl “Lozan ihanettir, Musul ve Kerkük Lozanda kaybedilmiştir, gizli maddeler vardır, Lozan’ın 100. yılı dolsun her şey açığa çıkacaktır” masallarını dinlemiştir. </p>

<p> </p>

<p>Ulan neredeyse 102 yıl olacak. Allah aşkına bir tane sanatçı, yarım aydın, bir entelektüel çıkıp sormadı, anlatmadı. Evet 40 yıl bekledik Lozan’ın yüzüncü yılı dolsun diye. Doldu da ne oldu..? Bir kişi sormadı, bir kişi yazmadı, bir kişi filmini çekmedi…</p>

<p> </p>

<p>19 Kasım 1947’de Trabzon’da basılan şu gazetenin manşetine bir bakın Allah aşkına.</p>

<p><img height="538" src="https://www.habercuk.com/images/files/2024/12/6753e577601f1.jpeg" width="592" /></p>

<p> O günden bugüne yapılan 19 genel seçim ve genel seçimlerden ayrı yapılan yerel seçimlerin hepsinde Trabzon’daki bütün gazeteler, üstelik her seferinde bir öncekinden daha büyük puntolarla bu manşeti attılar. Bir tane aydın bir sanatçı bir entelektüel sormadı. 46 yıl at üstünde savaş meydanlarında dolaşan tarihin en büyük padişahlarından birinin bütün hayatını yatak odasında porno dizi olarak çektiler de bir sinema filminin adını Trabzon’dan Erzincan’a Uzanamayan Raylar koyamadılar. Halkımızın da böyle bir talebi de hiç olmadı ama. Ataları onlara “sürüden ayrılanı kurt kapar” demişti ya, onlar da çok sevip saydıkları atalarının sözünü tutup bir sürünün peşine takılıp gittiler hep…</p>

<p> </p>

<p>Aydınları da…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/turkiye-de-aydin-sorunu-5/1124/</link>
<pubDate>Sat, 07 Dec 2024 09:00:11 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yüzleşmek-2</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p>Benim gibi tarih cahili biri biliyorsa az biraz okuyan herkes mutlaka biliyor olmalıdır. Orta Çağ Avrupa’sında düello vardı, bizde pusu. Ve bizde her alanda hala pusu olduğunu görüyoruz. Özellikle ticarette ve siyasette. Sporda bile…</p>

<p> </p>

<p>Olmayanı hatırlamaz insan ama olanı unutabilir. Benim hatırladığım 5 kere çağ atladık faşist 80 darbesinden sonra. Kimbilir unuttuklarım kaç tanedir. En son aynı kadrolarla 3 kere çağ atladık ama hala Orta  Çağ’ın derebeylik Avrupa’sına gelemedik bir türlü. Düello yapacak namuslu delikanlılardan kat kat daha çok pusu peşinde koşan alçaklarla dolu ülkemiz…</p>

<p> </p>

<p>Ama burnumuzdan kıl aldırtmayız hiçbir zaman biz. Bütün dünya bizi kıskanır, bütün evren bizi çekemez deriz acınacak halimize. Özellikle doğup büyüdüğüm kentin erkekleri, sağcısı solcusu hepsi. Kadınlarından hiç duymamışım. Fatih’in fethettiği Yavuz’un yönettiği Kanuni’nin doğduğu şehirin insanıyım ben. Bunu öyle bir söyleriz ki, anlatamam. Sanki Cern Laboratuvarının baş fizikçisiyiz. İşte biz öyle olduğumuz için bizi  yöneten dünya liderimiz Trabzon’a mitinge geldiğinde “sen Trabzon’sun büyük düşün” diyor bize. Biraz sonra  Gümüşhane’ye gidip orada da sen Gümüşhane’sin  büyük düşün diyecek ama biz  onu anlamayacağız işte. ..</p>

<p> </p>

<p>Bırak doğduğun yeri, yaşadığın ülkeyi; sen kimsin ona bak be kardeşim. Yaşadığın şehirde kadınlara tecavüz ediliyor sen bunu umursamıyorsun. Yürüdüğün sokaklarda  kadınlar dövülüyor vuruluyor öldürülüyor görmüyorsun. Yanından geçtiğin kuran kurslarında küçücük çocuklara tecavüz ediliyor duymuyorsun. Yaylaların ormanların derelerin ırmakların sömürücülere peşkeş çekiliyor  sen, “ırmağının akışına ölürüm Türkiyem” diye Türkü söylüyorsun. Ölürüm deme boşuna be kardeşim, sen zaten çoktan ölmüşsün…</p>

<p> </p>

<p>Ondan sonra da bütün dünya bizi kıskanıyor diyen insanları başının üstünde tutuyorsun. Biraz yüzleşsen geçmişinle bugününle yarının daha güzel olacak ama yapmıyorsun. Yani bir of çeksen karşıki dağlar yıkılacak ama çekmiyorsun işte. Oysa o kadar gerekli ki. Başlayalım mı hemen…</p>

<p> </p>

<p>O beğenmediğin, bizi kıskanıyor dediğin ülkelerdeki insanlara ataları “herkes her şeyden sorumludur” demiş senin ataların sana “her koyun kendi bacağından asılır” demiş…</p>

<p> </p>

<p>Onlara ataları “senin değilse alma” demiş seninkiler sana “üzümü ye bağını sorma” demiş…</p>

<p> </p>

<p>Onlara ataları “gül veren elde gül kokusu kalır” demiş, seninkiler sana “bal tutan parmağını yalar” demiş…</p>

<p> </p>

<p>Onlara ataları “dürüstlük en iyi siyasettir” demiş, seninkiler sana “Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı diyeceksin” demiş…</p>

<p> </p>

<p>Sayfalar doldurabiliriz bunlara benzer sözlerle ama uzatmıyoruz. Ne olduğumuzu bilirsek ne olmadığımızı da bileceğiz. Yüzleşirsek geçmişimizle bugünümüzle yarınımızı düzelteceğiz ama yapmıyoruz bunu. Çünkü kolayını seçmeyi başarı hatta zafer zannediyoruz…</p>

<p> </p>

<p>Ve koca bir geleceği kaybediyoruz…</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/yuzlesmek-2/1112/</link>
<pubDate>Sat, 30 Nov 2024 09:53:19 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sanat ve Toplum </title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Kuyunun dibindeki kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar zanneder...</strong></p>

<p><strong>                                 Çin Atasözü</strong></p>

<p> </p>

<p>Türkiye’de iki tür sanatçı vardır. Bir, Türkan Şoray tarzı; iki, Hülya Avşar tarzı. Aralarındaki fark sadece bir soruluktur. Hani bir soru vardır ya, ünlülere çok sorulur. Onu Türkan Şoray’a soramazsınız ama, soramazsınız  da değil aslında sormazsınız yani. Gelin biz de Hülya Avşar’a soralım o zaman..:</p>

<p> </p>

<p>-- Ünlü olmak günlük normal yaşantınızı etkiliyor mu..?  Yani magazin basını rahatsız ediyor mu sizi..?</p>

<p>-- Biz de insanız, normal insan gibi yemek yememize izin vermiyorlar…</p>

<p> </p>

<p> diye başlar, tutabilene aşk olsun. Aslında hepsinin dediklerinin ve diyeceklerinin öz Türkçedeki karşılığı tam olarak şudur..:</p>

<p> </p>

<p>Gazetelerin hakkımda ne yazdığı umurumda bile değil, yeter ki adımı doğru yazsınlar. </p>

<p> </p>

<p>Yani adımı yazsınlar da adımın yanına ne yazarsa yazsınlar.  Çünkü onlar da biliyor yurdum insanının  sanat konuşmadığını, konuşsa da kendisinin sanatçı olmadığını…</p>

<p> </p>

<p>Bir düşünün Allah aşkına. 56 yıldır bu ülkenin gündeminde bir İbrahim Tatlıses vardır. Dünyada eşi olmayan bir ses, benzeri olmayan bir gırtlak ama gerisi boş. Bir kere sanatıyla gündeme gelmiş midir o adam..? Hep kıroluğunu görmemişliğini konuşmuş yurdum insanı. Zaten hepsinde aynı şeyleri konuşmuştur yurdum insanı. Kiminin kıroluğunu kiminin görmemişliğini kiminin yalakalığını kiminin orospuluğunu… </p>

<p> </p>

<p>Yani içinde bulunduğumuz durum seçimle meçimle düzelecek hal değildir. Boş hayaller kurmayın hiç, Don Kişotluk yapmanın da bir alemi yok. Peki nasıl düzelecek o zaman diye sorarsanız çok basit ama o da bizde yok işte. Sadece okumak okumak okumak…</p>

<p> </p>

<p>Ama gelin görün ki “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır.” diyen bir kıronun profesör olduğu bir ülkenin insanlarıyız. Ama buraya nereden geldiğimizi de hatırlatalım isterseniz…</p>

<p> </p>

<p>“Evladım anasız büyür ama vatansız büyüyemez” diyerek bebeğini beşikte bırakıp cepheye koşan Nene Hatun’un bu sözünü “annemi bensiz toprağa verebilirler ama yaralıları bensiz enkazdan çıkaramazlar” diye değiştirip, deprem kurtarma çalışmalarına ara vermemek için annesinin cenazesine gitmeyen insanların ülkesinden gelmişiz. Sonradan o insanlara vatan haini terörist demişiz ama onu karıştırmayalım…</p>

<p> </p>

<p>Aslında her şeyi görüyoruz, her şeyi biliyoruz, herkesten de iyi biliyoruz. Ama anlamıyoruz işte. Çünkü okumuyoruz…</p>

<p> </p>

<p>Sanatçı, halkının kuyudan çıkmasına yardım eden kişidir. Bizde öyle değildir ama. Çünkü bizde sanatçı geçinenlerin çoğu o kuyunun dibindedir zaten. Kuyuya düşmemişlerin çoğu da ya içeride ya da sürgündedir…</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Araya bir şey sıkıştırmama izin verin lütfen. Baştan son maça kadar lider götürdüğü turnuvanın son maçında turnuvada sıfır çeken bir takımdan 3 gol yiyip rezil olmak sadece bizim gibi ülkelere has bir durumdur.  Her konuda bunun gibi akıl dışı  örneklerle doludur ülkemizin hafızası…</p>

<p> </p>

<p>Ondan sonra da Nasuh Mahruki niye tutuklandı diye feryat ediyoruz. Kim tutuklanacaktı..? Tecavüzcüler mi, uyuşturucu kaçakçıları mı, hırsızlar mı, dolandırıcılar mı, yalakalar mı, yavşaklar mı, Sedat Peker mi, Alaattin Çakıcı mı, vs vs mi..? Onlar başkan vekil bakan makan bakmayan oluyorlar. Hiçbir şey olamayanın da çakarlı arabası oluyor…</p>

<p> </p>

<p>Sonra “Atatürk’ün askerleriyiz” diyen teğmenler ordudan ihraç edilmek isteniyor? Niye..?  Ordunun disiplinini bozmuşlar diye. Atatürk ordunun disiplinin bozuyor yani yattığı yerden. Onlar kimin askeri olduklarını söylediler. Niye zorunuza gitti? Siz de söyleyin kimin askeri olduğunuzu, bizim zorumuza gitmez biliyoruz zaten…</p>

<p> </p>

<p>Sahi, Türk askerinin kılıcından kim rahatsız olur sizce.. ? Ya da kim korkar o kılıçtan..?</p>

<p> </p>

<p>Bazen uzatmayıp, sonucu okuyucuya bırakmak daha doğrudur…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/sanat-ve-top/1111/</link>
<pubDate>Sat, 23 Nov 2024 07:14:33 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Geçmişin Gerisinde Yaşamak</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Beynin kurguları görme ve işitmeyle sınırlı değildir; zaman algısı da bu tür bir kurgudur. </strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Parmaklarınızı şıklattığınızda gözleriniz ve kulaklarınızın bu hareketle ilgili olarak kaydettiği bilgi daha sonra beyin tarafından işlenir. Ancak sinyallerin beyinde ilerleme hızı oldukça yavaştır; bakır bir tel boyunca sinyal taşıyan elektronların hızından milyonlarca kez daha yavaş. Bu nedenle bu şıklatma hareketinin sinirsel olarak işlenmesi biraz zaman alır. Siz algıladığınız anda eylem çoktan bitmiştir bile. Algı dünyanız her zaman gerçek dünyanın gerisinde kalır. Bir başka deyişle dünyaya ilişkin algınız, gerçek anlamda canlı olmayan bir canlı yayın gibidir…</strong></p>

<p> </p>

<p>Yukarıdaki açıklamayı dünyanın en çok okunan yazarlarından ve sayılı sinir hastalıkları uzmanlarından biri olan <strong>Prof. Dr. David Eagleman</strong>’ın Beynin Gizli Hayatı isimli kitabından aldım. İnsan beyni bile dünyanın hızına yetişemiyormuş ama o bizi ilgilendirmez. Gelin biz Çılgın Türkler dünyayı ne kadar geçmişiz ona bakalım…</p>

<p> </p>

<p>Dünyanın hep ileri gittiğini söylemiştir geriye giden insanlık. Bu iddiasını da en etkili bomba, en güçlü silah, en uzun köprü, en yüksek kule, en uzun tünel, en büyük gemi uçak vs vs ile kanıtlamaya çalışmıştır. Ve kanıtladığına da inanmıştır hep. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. İnsanlık ve insanlığın değeri geriye gitmektedir sürekli. Para her şeyi yapar diyen insanlar yönetmektedir Türkiye’yi ve dünyayı. Para için her şeyi de yapmaktadırlar yönetmek için. Paradan daha değerli şeyleri olan insanları seçememek de toplumsal bir çöküşün ifadesidir ama o bugünkü konumuz değildir…</p>

<p> </p>

<p>İki örnek vereceğim dünden. Biri tarih boyunca etkisinde kaldığımız, hep (kötü şeylerini) taklit etmeye çalıştığımız Almanya’dan. 1750 yılında bir değirmenci ile Kral II. Friedrich arasında yaşanan saray hikayesi ki bana göre tarihin en büyük adalet dersidir. Diğeri ise çok daha eski, Türk’ün şanlı tarihinin en şanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet döneminden. Tarihin en büyük padişahının kollarının kesilmesine hükmeden bir kadının kendine ve adalete olan güveni ki bu çok daha büyük bir adalet dersidir. Uzun dürer diye ayrıntılarına girmiyorum. Her yerden kolaylıkla ulaşabileceğiniz iki yaşanmış hikaye…</p>

<p> </p>

<p>Gelelim ileri giden insanlığın yetmiş yıl öncesine. Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels demişti ki “yeterince büyük bir yalan söylerseniz ve bu yalanı sürekli tekrar ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlayacaktır.”  Bir şey daha dediği iddia edilir. “Bana satılmış bir medya verin, size cahil bir toplum sunayım.” </p>

<p> </p>

<p>İlerlemeye devam edelim ve günümüz Türkiye’sine kadar gelelim. Almanya’nın nesini taklit ettiğimiz o kadar açık ve net ortada ki her gün yüzlerce örneğini görüyoruz. Görmeyenlere göstermek diye bir derdim de yok artık. Vicdanı olan herkes görüyor olmayanlara da vicdan verilemiyor çünkü…</p>

<p> </p>

<p>Dünyanın hiçbir yerinde nöbet kulübesinde donarak ölen  iki askeri kahraman askerlerimiz şehit düştü diye haber yapmazlar.  Utanırlar, haber bile yapmazlar. Bizde eğitimde salakça bir kaza sonucu bir asker ölür, kahraman askerimiz şehit düştü diye göklere çıkarılır…</p>

<p> </p>

<p>Ve en son geldiğimiz yere bakın Allahaşkına…</p>

<p> </p>

<p>Beş tane çocuğuna bakmak için her gün hurda toplamaya çıkmak zorunda olan bir anne birgün eve döndüğünde bütün evlatlarını cansız görür. Ülkenin muhalefeti hemen buradan iktidara nasıl vurabilirizin peşine düşerken iktidarın meclis grup başkanvekili bir kadın milletvekili  de bakın ne der..: “Annenin yaşam tarzına da bakılmalı.” Yanlış okumadınız bir anne, bir kadın diyor bunu…</p>

<p> </p>

<p>Ve bir ülkenin yarısı o kadına oy veriyor, dün de bugün de yarın da…</p>

<p> </p>

<p>İnsanlığımdan utandım, devam edemiyorum…</p>

<p> </p>

<p>                    ***               </p>

<p> </p>

<p>- Yaptıklarından utanmıyor musun?</p>

<p>diye sordu Tanrı...</p>

<p> </p>

<p>- Çok utanıyorum.</p>

<p>dedi adam.</p>

<p> </p>

<p>Tanrı : Utanıyorsan sorun yok, çıkabilirsin.</p>

<p> </p>

<p>Adam (şaşkınlıkla) : Nasıl yani..! Cehennem dedikleri bu kadar mı..?</p>

<p> </p>

<p>Tanrı : Evet. Utanmayı biliyorsan, bu kadar...</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/makale/1110/</link>
<pubDate>Sat, 16 Nov 2024 08:25:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kürt Ahmet</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İki temel sorunu var insanlığın. Adaletsizlik ve anlamsızlık. Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı. Ama insanlar hukuka ulaşamadı. Ve sanat insanlara...</strong></p>

<p><strong>                         Friedrich Nietzsche </strong></p>

<p> </p>

<p>Kürt bir adamın soyadı kanunundan sonra kendine Türk soy ismini seçmesi sadece ve sadece tereciye tere satmak deyimine örnek olarak verilebilir. Niye tere satmak zorunda kalmıştır ya da niye o zorda bırakılmıştır o da Cumhuriyet’in ayıbıdır diyerek ön sevişmeyi kısa tutup konumuza geçiyoruz hemen. </p>

<p> </p>

<p>Kendisini “Türk”ü soy ismi olarak seçmek zorunda hisseden bir adamın karısı, 2 Temmuz 1942 tarihinde Mardin’de bir erkek çocuk doğurur. Adını Ahmet koyar zoraki Türk baba. Ahmet biraz büyür ve 14 Ekim 1973 tarihinde daha 31'ine girmeden Mardin halkı onu milletvekili seçer. Halk mı seçer, maraba mı seçer, sürü mü seçer orası da başka konu ama neyse. Sonra girdiği her seçimde Mardıin halkı %60 civarında oy verir ona. En son 12 Haziran 2011’de 6. kez milletvekili seçilir Ahmet Türk. 40 yıldaki seçimlerin hiçbirinde “sen vekillik yapamazsın al sana kayyım” demezler ona. O da bundan sıkılır herhalde ki artık bundan sonra vekillik yapmayım belediye başkanlığı daha heyecanlı olur diye düşünerek meslek değiştirmeye karar verir..! Meslek diyorum çünkü bizim ülkemizde siyaset meslek olmuştur artık…</p>

<p> </p>

<p>Sonra 31 Mart 2014 yerel seçimlerinde Mardin Belediye Başkanı olmak ister. Yalnız siyasi yasaklı olduğu için partisinin adayı olarak seçime giremez. BDP’nin desteklediği bağımsız aday olarak girdiği seçimde %52,1 oy alarak Mardin'e Belediye Başkanı seçilir. Sonra kainat liderinin emri üzerine görevden alınır ve kayyım atanır yerine. 5 yıl sonra 31 Mart 2919 yerel seçimlerinde yeniden Mardin Belediye Başkanı olmak için hepsi yüksek hakimlerden oluşan Yülsek Seçim Kurulu’na başvurur ve kurulun onaylaması üzerine HDP’den Mardin Belediyesi Başkan adayı olur. Mardin halkı bu kez %56,24 oy oranıyla 5 yıllığına Mardin’e başkan seçer onu. Milletin 5 yılı Kainat liderinin 5 ayından kısadır. Hemen yine görevden alınır ve kayyım atanır yerine. Sonra bir 5 yıl daha geçer. 31 Mart 2024 seçimlerinden önce yine gider 82 yaşındaki bir adam izin ister kainat liderinin atadığı yüksek hakimlerden. Hukuken bir sakınca bulamıyoruz derler ve yine adaylığını onaylarlar. Kürtler üst üste iki seçime aynı partiyle giremedikleri için bu kez DEM Parti adayı olarak girer seçime ve %57.4 oy  alır hemşerilerinden. Bu kez kainat lideri 5 yılı 7 ay kabul eder ve yine görevden alarak kayyım atar yerine…</p>

<p> </p>

<p>Bir şehir 50 yıl bir adama oy verir ve bir kainat lideri o oyları millet iradesi saymaz…</p>

<p> </p>

<p>Niye aday olmasına izin verirler peki. Seçim üzeri bu kadar insanlıktan çıkıp acımasız olamıyorlar da ondan. Olamıyorlar da değil aslında. Belki birkaç tane oy kaybetme korkusundan.  Kazansınlar biz sonra kılıf uydururuz diyorlar, uyduruyorlar da. Kişiler böyle davranabilir ama devleti yönetenlerin böyle davranması resmî cinayettir. Buradaki asıl trajedi de bir halkın bunu görmemesidir…</p>

<p> </p>

<p>Burada haddimi aşarak bir iki cümle de kainat liderine edeyim izninizle. Ey kainat lideri. Ne çabuk unuttun. Aynı saçmalıklarla sana da tuzak kurmuşlardı. Tuzak da değildi aslında sana kurulan. Merdivendi zirveye taşınman için. Yargılanırken belediye başkanlığı yapmaya devam ettin. Ceza aldın cezan onalylanana kadar yine devam ettin. Cezan onaylanınca görevden alındın ve tutuklandın. Yerine kayyım atamadılar. Belediye meclisinde çoğunluğun olmamasına rağmen, diğer partiler bir insanlık dersi vererek “onlar kazanmıştı başkan onlardan olsun” diyerek arkadaşın <strong>Ali Müfit Gürtuna</strong>’yı encümen kararıyla başkan seçtiler. Ama sen o dersi hiç anlamamışsın. Yapma etme kıyma bu ülkeye, yazıktır günahtır…</p>

<p> </p>

<p>Bize gelince Nietzsche amca, biz   ne hukuku bulabildik ne de sanatı. Onlar da bize hiç ulaşmadı zaten. Ama biz müslümanız ya, Allah bize yetmişikişer yetmişikişer huri dağıtacak cennette. Bütün dünya bu yüzden kıskanıyor bizi…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/kurt-ahmet/1109/</link>
<pubDate>Sat, 09 Nov 2024 08:59:41 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yüzleşmek</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İnsan ağaca benzer; ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse o kadar kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinlere, kötülüğe…</strong></p>

<p><strong>                 Friedrich Nietzsche </strong></p>

<p> </p>

<p>İnsan severken de aynıdır, seçerken de. Başkalarında kendisinden ne kadar çok şey görürse o kadar çok sever onları. Seçerken de kendisine en çok benzeyene verir oyunu. Bu yüzden, ülkemizin güncel durumuna  bakınca da hiç kimsenin şikayet etmeye hakkı olmamalı sonucu çıkıyor ortaya, zaten etmiyorlar da. Çünkü biz bu kadarını hak edebiliyoruz ancak. Yani, uluslar hak ettikleri şekilde yönetilirler diyerek boynumuzu büküp yola devam etmekten başka seçeneğimiz yok. Hayatın böyle bir acımasız tarafı da var işte…</p>

<p> </p>

<p>Çünkü takım tutar gibi parti tutuyoruz ve maç seyreder gibi ülke yönetimini seyrediyoruz. Hep bizim takım kazansın da kim nasıl oynarsa oynasın diyoruz. Oysa o kazandı bu kaybetti meselesi değildir durum. Beka sorunu meka sorunu da hiç değildir mesele. Asıl sorun zeka ve anlamak sorunudur. Artık şunu anlayalım bir an önce..:</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, zavallı,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, gariban ,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, uyuşturulmuş,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, kendisinden gizlenen gerçeklerle kör, sağır olmuş,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, dinini bunlar yüzünden yanlış yaşamış,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, ahlaklı,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, dürüst,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, namuslu,</p>

<p> </p>

<p>falan değildir ey insanlar, geçelim bunları...</p>

<p> </p>

<p>Bunlar kandırıldıkları için onları yönetenlere oy vermiyorlar. Bunlar kendileri gibi oldukları için o yönetenlere oy veriyorlar...</p>

<p> </p>

<p>Bunlar senin sandığın gibi uykuda falan değiller, aksine senden on kat daha fazla uyanıklar. Bunlar sedye ile oy vermeğe giderken sen piknikten kalkıp sandığa gidemiyorsun...</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, aslında kim biliyor musunuz?</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, havalimanı taksi durağında çalışan, turisti kazıklayan taksici,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, Cuma namazından sonra torunu yaşında kızın götüne bakıp iç çeken tonton amca,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, altın günlerinde üst katındaki günahsız öğrenci kıza “eve erkek alıyor, orospular doldu apartmana” diye dedikodu yapan hacı teyze,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, tecavüze uğramamak için camdan atlayan kızın gazete haberinin altına “zaten açık kapıymış, ne kaybederdi ki?” yazan türbanlı bacı,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, “çaldıysa çaldı, öncekiler çalmadı mı, sonrakiler çalmayacak mı? Bu hiç olmazsa müslüman, diğerleri siyonist köpeklerdi” diyen güvenlik görevlisi, doktor, mühendis, avukat, müteahhit,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet,  ambulansın peşine takılıp üç araç geçmeyi kar sayan trafikteki şoför,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, depremde ev kirasını salgında kolonya fiyatını kat kat artıranlar, </p>

<p> </p>

<p>Bu millet, ağzından “cahiliye devri”ni düşmeyen ama “kitap okuyunca başıma ağrılar giriyor” diyerek göbeğini kaşıyan adam,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, “erkekler birbirini düzüyordu, Allah da Lut kavminin üzerine bela yolladı” diye derste anlatıp, akşam erkek öğrencilerinin üzerine çullanan cemaatçi dernek öğretmeni,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, anaları, babaları öldüğünde üzülmeden önce “sana bir daire fazla düştü” diye saç saça, baş başa kavgaya girişen, mahkeme kapılarında birbirini suçlayan mirasyedi insanlar,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, Avrupa’da yaşadığı ülkede insan gibi yaşayabilmek için sosyalist partilere oy verip; senin ülkende “bunlar müslüman caaanım” diye “şeriaaat” diye böğüren Almancılar, gurbetçiler,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, her ramazan ekrandaki aynı sahtekar “kütük Allah diyordu” dediğinde ağlayanlar,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet,  asgari ücretin altında bir maaşla çalışıp maaşını alınca dövize çevirip döviz yükselince kazanç elde ettiğini zanneden ileri gerizekalılar,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, ağzından “Tanrı misafiri”ni düşürmeyip Pippa Bacca’ya tecavüz edip öldürenler,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, rutin trafik kontrolünde polise nereli olduğunu sorup en alttan en üste otoriteye biat edip, yaltaklanmaya çalışanlar,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, tek bir kitap okumayıp, her konuda fikir sahibi olanlar,</p>

<p> </p>

<p>Bu millet, kendisi gibi düşünenden başkasının yaşamasını istemeyenler,</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Bu millet, cehaletin hadsizliğinden, salakça izlediği saçma sapan dizilerden veya yarışma programlarından mutlu olanlar...</p>

<p> </p>

<p>Evet, bu millet cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın öz oğlunu öldürdüğünü 500 yıl sonra televizyon dizisinden öğrenen bir millettir. Ve bugün dünya liderinin ülkede ne dolaplar çevirdiğini de ancak 500 yıl  sonra anlayacaktır…</p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/yuzsesmek/1108/</link>
<pubDate>Sat, 02 Nov 2024 08:49:12 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Devlet ve Adamları</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Sağlıklı toplumlar sağlıklı bireylerden oluşur…</strong></p>

<p><strong>                      Sigmund Freud</strong></p>

<p> </p>

<p>Aşırı sağcı bir adam 25 Ekim 1961 - 5 Haziran 1977 tarihleri arasınında milletvekilliği yapar Eski Türkiye’de. 22 Ekim 1965 - 1 Kasım 1970 tarihleri arasında da TBMM Başkanı koltuğunda oturmuştur. Bakın başkan ve milletvekilleri arasında nasıl bir konuşma geçmiştir o zamanlar..:</p>

<p> </p>

<p>“Allah bu ülkede sağcılara, solculara, sosyalistlere hatta komunistlere bile iktidar nasip etsin ama bu dincilere iktidar nasip etmesin…" diyen TBMM Başkanı’na milletvekilleri sert tepki göstermişler ve  “neden sayın başkan, onlar da bu ülkenin alnı secde gören çocukları, komünistlere layık gördüğünüz iktidarı onlara neden görmüyorsunuz?" diye sormuşlar. Bakın nasıl karşılık vermiş başkan..: “Bakın beyler.. Bu ülkede sağcıların da, solcuların da, sosyalist ve komünistlerin de bir devlet kültürü vardır. Hangisi iktidar olursa bu ülkeyi devlet kültürü ile yönetirler. Ancak dincilerin devlet kültürü yoktur, iktidara gelirlerse devleti yıkmak isteyeceklerdir…" </p>

<p> </p>

<p>Ve bugün o dinciler yönetiyor Yeni Türkiye’yi. Gelin şimdi bugünün meclis başkanıyla görevleri sadece el kaldırmak olan milletvekilleri arasında böyle bir konuşmaın geçeceğini hayal edelim. Hayal bile edemiyorsunuz değil mi..?</p>

<p> </p>

<p>Bazı adamlar -ki onlar devlet adamlarıdır- gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünürler.  Bugün yok onlardan artık, geçelim bu konuyu. Gelin yıllar öncesine gidelim….</p>

<p> </p>

<p>Yosmanın biri o meşhur saptamasını 27 Mart 2008 tarihinde bir televizyon kanalında “dağdaki bir çobanla benim oyum eşit mesela, niye?” şeklinde söylerken canlı izlemiştim onu. İlk tepkim çok acımasızcaydı. “Öyle deme bacım, ben de derim ki, benim oyumla bir orospunun oyu eşit mesela, niye?” demiştim. Yıllar sonra özür diliyorum hanımefendinden 85 milyonun huzurunda..!!! Her konuşanı 85 milyon izler ya, radyoda maç anlatanı da dinlediği gibi…</p>

<p> </p>

<p>Gerçekten çok ilginç bir ülkede yaşıyoruz. Tam körlerin sağırları ağırladığı bir ülke olmuşuz…</p>

<p> </p>

<p>Geçenler doğduğum ilçede çoğunluğu eski ve yeni AKEPE ilçe yöneticilerinden oluşan bir grubun yanından geçerken selam verdim, ısrarları üzerine de bir çay içmek için oturdum. Biraz ağır eleştiri ve biraz da hakaret sayılabilecek bir cümlemden sonra, “yapma be abi, senin gibi entelektüel bir adama yakıştı mı bu cümle” dedi içlerinden biri. “Ben entelektüel değilim” diyince “sen de entelektüel değilsen biz kara cahiliz o zaman abi” dedi. Fırsat bu fırsat iyi bir ders ver şu kibir abidelerine dedim içimden kendime…</p>

<p> </p>

<p>“Bakın beyler; ben, ilkokulu dördüncü sınıfa kadar okuyan bir babadan olma, okuma yazma bilmeyen bir anneden tarlada doğma bir köylü çocuğuyum” dedim. Ve “millet olarak da haddini bilmeyen kendini bir şey sanan hastalıklı bir toplumun ferdiyim” dedikten sonra da “belki sizden biraz fazla okumuş yazmış olabilirim ama hepimiz aynı derenin balığıyız, abartmayın” diyerek bitirdim. Onlar birbirlerine bakarken kendilerini sokacağım çukuru arıyorlardı birbirlerinin gözlerinde sanki. İçlerinden biri imdatlarına yetişip “peki, entelektüel nedir o zaman” diye sordu. </p>

<p> </p>

<p>“Ben size entelektüeli tam alarak anlatamam, izin verirseniz bir üniversite hocasının öğrencisine anlattığı şekliyle öğrencisinden okuyalım” dedim ve onlar da meraklı bakışlarla dinlemeye hazırlandılar.</p>

<p> </p>

<p>                         ***</p>

<p> </p>

<p>Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım. Bana, “Ne olmak istiyorsun” dedi. “Entelektüel olmak istiyorum'' dedim. ''Senden entelektüel olmaz'' dedi. Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;“Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersinizdeyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim” dedim. “Senden entelektüel olmaz” dedi. Çok kızmıştım..!</p>

<p>“Doçentlik tezlerinin konularını bile ben öneriyorum” dedim. </p>

<p> </p>

<p>Profesör gülümseyerek geriye yaslandı…</p>

<p> </p>

<p>“Senden çok iyi bir araştırmacı olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi ‘niçin olmaz’ diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir. Okulun önüne bak. Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait. Her sene model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı? Niçin bu şekilde yaşıyorlar? Çünkü o unvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez. Entel feodal köylülere artık diploma ve unvan da yetmez. Tıpkı paranın yetmediği gibi…”</p>

<p> </p>

<p>                        ***</p>

<p> </p>

<p>Dinlediler de anladılar mı onu da ben anlamadım işte…</p>

<p> </p>

<p>Yani “Ne mutlu Türküm diyene..!” demekle, “Bir Türk cihana bedeldir” demekle olacak işler değil bu işler. Onlar bir sefer işe yaradı, çünkü o cümleleri söyleyen adam dahi bir devlet adamıydı… Dedik ya, onlardan kalmadı artık..!</p>

<p> </p>

<p>Şimdi kendisini ömür boyu Cumhurbaşkanı yapacak bir anayasa yapabilmek için idam mahkumu bölücü bir terör örgütü liderini TBMM Başkanı yapmaya hazır adamlara devlet adamı diyoruz. Allah sonumuzu hayırlı eylesin…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/devlet-ve-adamlari/1107/</link>
<pubDate>Sat, 26 Oct 2024 01:49:15 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İnsanca</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İnançlı insanı, iyi bir insandan daha değerli gören tüm öğretiler sahtedir…</strong></p>

<p><strong>                                     Tolstoy</strong></p>

<p> </p>

<p>Dünyanın asıl sorununu kimse göremiyor bana göre. Bir ben mi görüyorum sanki. Yok. Herkes görüyor aslında, ama kimse umursamıyor işte. Çünkü bırakmıyor günübirlik hayatlar yaşama takıntısı. Bırakmıyor bencillik, kayırmacılık, akrabacılık, milliyetçilik, ırkçılık, ümmetçilik…</p>

<p> </p>

<p>Dünyanın en eski ve asıl sorunu iyi insan azlığıdır, belki de yokluğu. Burada kişi ile insanı iyi ayırt etmemiz gerekiyor ama. Kişi, kolayını seçendir; insan, zorunu seçen yani düşünen…</p>

<p> </p>

<p>Kolayını seçen kişiler otomatik olarak bir lidere bağlanırlar. O liderler de arkalarındaki bu güçle dünyayı birbirine katarlar. Dünyaya bakınca bunu görmek için sadece kör olmamak yetiyor aslında, ama hüner sayar olduk artık bakar körlüğü. Bu yüzden uzatmadan geçiyoruz bu faslı ve zoruna geliyoruz. Yani insana. Yalnız insanı da kişilerden yaratacağız işte…</p>

<p> </p>

<p>Evet. Kişileri insana evirebildiğimiz oranda dünyanın güzelleşmesinde payımız olacak. Peki bir kişiyi bir insana nasıl dönüştürebileceğiz. Önce  tarihin en büyük yazarlarından biri olan Lev Nikolayeviç Tolstoy'a kulak verip inançlı insanı, iyi bir insandan daha değerli gören tüm öğretileri reddedeceğiz. Sonra da Atalarımızın “sürüden ayrılanı kurt kapar” sözünü çöpe atacağız. Biraz düşünelim lütfen. Tarihte atalarımız ne zaman  ve ne için söylemişlerdir bu sözü bilmiyoruz ama günümüzde hep sürüyü sağanların söylediğini görüyoruz. Sağılmamak için önce sürüden ayrılacağız yani…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi bir kişinin bize, “nasıl insana dönüşürüm” diye sorduğunu düşünelim ve hep birlikte ona yanıt verelim. Bak ey kişi..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Önce, bir adım önde olacaksın her şeyden...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Sonra, öyle herkesin beklediği şeyleri beklemeyeceksin hayattan. Mesela mutlu olmak için oturup bir sevgili beklemeyeceksin, sen olacaksın en tutkulu sevgilin. Kendinin elinden tutmakla öğreneceksin O’nun elini tutmaktaki ustalığı...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Daha sonra, bütün çocukları kendi çocuklarınmış gibi seveceksin renklerine bakmadan. Ve bütün evreni sen yaratmışsın gibi koruyacaksın tanrıya bırakmadan. Bütün çiçekleri sulamak da senin görevin olacak, bütün sokak köpeklerine su vermekte olduğu gibi...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Bir de insanlardan almağa çalışmayacaksın her şeyi. Çalışacaksan eğer başlarındaki karabulutlarda gökkuşağı olmağa çalışacaksın...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Ve, başkaları gibi sahip olduğun şeylerle övünmeyeceksin öyle. Unutma, asıl sahip oldukların vazgeçtiklerindir hayatta...</strong></p>

<p> </p>

<p>Bazen sonucu okuyucuya bırakmak güzeldir…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/insanca/1106/</link>
<pubDate>Sat, 19 Oct 2024 04:45:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sonbahar </title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p>Bugün sonbaharda solan yaprakları yeşile boyayacaktık. Yani öyle bir planım vardı. Olmadı işte. Olmadı değil aslında, olamadı.Şöyle. Bir haftadır 'bir Sonbahar yazısı yaz' diyordum kendime. Kendim ne kadar uğraştıysa beceremedi. Baktım ki bir hafta değil bir mevsimde bile becerip yazamayacak, yardım edeyim dedim kendime o zaman. Hafta boyunca kim nasıl yazmış, kim nasıl anlatmış sonbaharı onu araştırdım. Bir sürü şey anlatmışlar, bir sürü şey yazmışlar. Şiirler makaleler. Hepsi de çok güzeldi. Ama şimdi hayatta olmayan çok güzel bir adamın yıllar önce şiiri ve makaleyi birbirine karıştırarak yazıp anlattığı gibi hiçbiri muhteşem değildi. Başlığını da Sonbaharın ilk hecesinden devam ederek koymuş. Sizlerle de paylaşmak istedim..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Son Kırlangıç</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Son kırlangıç da geçti başımın üzerinden...</strong></p>

<p><strong>Artık mevsim güz...</strong></p>

<p><strong>Güz hüzün zamanıdır...</strong></p>

<p><strong>Canım sıkılır kuşların gidişine...</strong></p>

<p><strong>“Durun nereye, nereye” diye...</strong></p>

<p><strong>Peşlerinden bağırarak koşasım gelir...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>★</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Mevsim artık güz...</strong></p>

<p><strong>Gölgeler döndü...</strong></p>

<p><strong>Güneşin eski sıcaklığı yok...</strong></p>

<p><strong>Ayrılık günleridir...</strong></p>

<p><strong>Hüzün taşır gibi beyaz bulutlar dolanıyor başımın üzerinde...</strong></p>

<p><strong>“Durun durun, aceleniz ne” diye...</strong></p>

<p><strong>Kollarımı açıp bulutları tutasım gelir...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>★</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Artık sesleri gelmiyor, birbirlerinden uzak durarak ve bağırarak konuşan komşu bostandaki köylülerin...</strong></p>

<p><strong>Bağları bozdular...</strong></p>

<p><strong>Dalında unutulmuş tek tük üzüm taneleri...</strong></p>

<p><strong>Yaşlı saçlar gibi asmalar...</strong></p>

<p><strong>Yazlıkçılar kepenkleri kapatıp gittiler...</strong></p>

<p><strong>Bahçelerde gözden çıkarılmış birkaç eski sandalye, bir plastik masa... </strong></p>

<p><strong>Kapının açılmasını boşuna bekleyen aç kalmış tekir...</strong></p>

<p><strong>Benim en çok dalından kopup düşen şu yapraklara canım sıkılır...</strong></p>

<p><strong>“Durun şurada” diye...</strong></p>

<p><strong>Toplayıp toplayıp dallarına koyasım gelir...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>★</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Hüzündür güz...</strong></p>

<p><strong>Güneş topraktan, kum sıcaktan, buğday başaktan, kuşlar yuvadan, gül yaprağından, yeşil sarıdan, yaz aşklarından eller ayrılır...</strong></p>

<p><strong>Terminallerde sarılıp sarılıp gidenler var...</strong></p>

<p><strong>Bir kız yüzünü duvara dönmüş, ağladığından utanır…</strong></p>

<p><strong>Ama bugünler ayrılık zamanıdır...</strong></p>

<p><strong>Bu mevsimde daha çabuk ağlıyor insan...</strong></p>

<p><strong>Bahaneye bakar gözpınarları...</strong></p>

<p><strong>Durup dururken bahar yağmurunun ilk iki damlası...</strong></p>

<p><strong>Yaş gözden ayrılır...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>★</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Güz hüzün mevsimidir...</strong></p>

<p><strong>Bu ayrılıklar bana göre değil...</strong></p>

<p><strong>Elimde beyaz mendil...</strong></p>

<p><strong>Peşlerinden koşup “ağlamayın...” diye diye...</strong></p>

<p><strong>Tüm ıslak gözleri silesim gelir…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Bekir Coşkun</strong></p>

<p> </p>

<p>Anısına saygıyla…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/sonb/1105/</link>
<pubDate>Sat, 12 Oct 2024 07:11:17 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kaybederken Kazandığını Zannetmek</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Kendi bahçesinde dal olamayanın biri girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor…</strong></p>

<p><strong>                               Özdemir Asaf</strong></p>

<p> </p>

<p>Doğduğum tarla dolaylarında dolaşmaya devam ediyoruz. Geçen hafta insan aramıştık bu hafta altın arayacağız…</p>

<p> </p>

<p>Altın nasıl aranır onu bilmiyoruz ama. Üstelik nasıl çıkarılır nasıl işlenir onları da hiç bilmiyoruz. Biz sadece kuyumcu vitrininde görüyoruz onu. Parası olanlar da onu alıp parmaklarına kollarına boyunlarına takarak başkalarının gözüne sokuyor, bir onu biliyoruz. Başka hiçbir numarası yok. Bazıları da üstüne oturup sıçıyor ama biz ona karışmıyoruz. Çünkü adamın parası ve itibarı çok...</p>

<p> </p>

<p>Peki, kuyumcu vitrinine gelene kadar neleri yok ediyor altın. En son Erzincan’da gördük. Gördük ama anlamadık. Tekrar anlatalım. Dağlarımızı derelerimizi yaylalarımızı meralarımızı ormanlarımızı yok ediyor önce. Sonra da onu boynuna koluna takamayan, sadece kuyumcu vitrininde seyreden yoksul, emekçi insanlarımızı…</p>

<p> </p>

<p>Peki nasıl oluyor bu işler, gelin biraz da ona bakalım. </p>

<p> </p>

<p>Kendi ülkelerinde ağacın dalından çiçeğini koparamayanlar gidip başka ülkelerin ağaçlarını kopararak servetlerine servet katıyorlar. Diyeceksiniz ki başka ülkelerde niye o çok uluslu şirketlere kolaylık sağlanıyor? Her şeyi kendi ülkelerinde uyduramadıkları kılıflara uydururken bizler yardım ediyoruz onlara da ondan. Önce yok edecekleri yerlerde kalleş kahpe insanları buluyorlar. Onlara küçük küçük vaatlerle ve rüşverlerle halkın direncini kırmaya çalışıyorlar. Yasal izinleri de yasal olmayan belgelerle kılıfına uydurup imzalatıyorlar. O belgelere imza atanlar da her şeyi biliyorlar aslında. Biz de  imza attıranları biliyoruz ama biz seçtiğimiz için bilmemezlikten geliyoruz.  Bir de çıkarılan altınlardan ne kadar pay aldıklarını, nasıl paylaştıklarını bilmiyoruz..!</p>

<p> </p>

<p>Şimdi yok edilme sırası çocukluğumuzun geçtiği yaylalara gelmiş. Araklı’nın Erikli ve Bahçeçik yaylaları ve yıllar önce turizm merkezi ilan edilen Pazarcık mevkiini  de içine alan büyük bir alanda ormanları yok edecekler. Sadece ormanları mı? Bizim yazları soluklanma alanlarımız ile birlikte hayvanların da yaşam alanlarını yok edecekler. Niye? Ecnebiler zengin olsun ve bizim imzacıların kollarına da pahalı birer saat taksınlar diye. Ama bu kez olmayacak işte. Nasıl mı olmayacak? Nasıl olmayacaksa öyle olmayacak. Cahildir, çıkarcıdır, bananecidir ama kendi damarına basılınca aslan kesilir bizim yörenin insanı…</p>

<p> </p>

<p>Kendi ormanlarından çiçek koparamayanlara ormanlarımızı peşkeş çektirmeyeceğiz. Nefesimizi kestirmeyeceğiz…</p>

<p> </p>

<p>Nasıl olmayacaksa öyle olmayacak işte...</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/kaybederken-kazandigini-zannetmek/1104/</link>
<pubDate>Sat, 05 Oct 2024 09:08:53 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İki iyi İnsan</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İyi insan ol; fakat bunu kanıtlamak için zaman harcama...</strong></p>

<p><strong>                                        T. S. Eliot</strong></p>

<p> </p>

<p>Tilki kim, nerede dönüp dolaşır, nereye gelir, kürkçü dükkanı nerede, sıla nere gurbet nere birbirine karıştırılmış bir hayattan bakıyorum insana ve insanlığa. Bir süredir de doğduğum toprakları arşınlıyorum…</p>

<p> </p>

<p>Ve en çok Sürmene dolaylarında dolaşıyorum. Nedendir bilinmez ama sanki bir şeyler arıyor gibiyim. Belki de iyi insanlar. İyi insanlar ararken de sadece ruhlarını bulmuş gibiyim...</p>

<p> </p>

<p>Belki onlardan çok daha başarılı,  çok daha zengin, yatları katları gemicikleri olan insanlar gördü bu topraklar ama onlar gibi vatanını milletini seven namuslu insanları çok az gördü. Anılarına saygıyla..:</p>

<p> </p>

<p>İkisi de Sürmene’nin Köprübaşı köyünde doğdu, yedi ay arayla. Aynı sokaklarda oynayarak büyüdüler. Aynı ilkokulda başladılar okumaya. Okuyup adam oldular sonra. Okumasalar da adam olacaklardı zaten. Çünkü insan doğarken ya delikanlı adam olarak doğar ya da kanı bozuk kahpe. Yani sonradan adam olmaz kahpe; görüyoruz olmuyor da…</p>

<p> </p>

<p>Yıllar sonra birgün yedi ay küçük olanı Maliye Bakanı koltuğunda otururken arar büyüğünü. Büyüğü Erzincan’da Vali koltuğunda oturmaktadır. Aslında pek oturduğu  da yoktur. Depremle yerle bir olan Erzincan’ı yeniden inşaa etmektedir her şeyiyle...</p>

<p> </p>

<p>“Ne var ne yok Erzincan’da” diye sorar küçüğü. Uzun uzun Erzincan’ın sıkıntılarını anlatır büyüğü ve para ister ülkenin veznedarından. Erzincan’la çok ilgiliyim o zamanlar. İçinde bir yarim vardır çünkü. (Neyse geçelim gönül işlerini, yar da orada yara olarak kaldı zaten) Aralarındaki konuşma şöyle sonlanır iki çocukluk arkadaşının :</p>

<p> </p>

<p><strong>A. K. : Yeter bu kadar valilik. Bırak gel birlikte siyaset yapalım...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>R. Y. : Yapamam kardeşim. Önce sen o partiye Genel Başkan ol sonra söz...</strong></p>

<p> </p>

<p>Yedi ay arayla doğan bu iki güzel insan on yıl arayla aynı merkezden planlanan kaza süslü cinayetlerle gittiler bu dünyadan. Bu ülkede namuslu insanlar çok sevilmişlerdir ama hiç istenmemişlerdir. Onlar da halk tarafından çok sevildiler ama birileri tarafından hiç istenmediler işte...</p>

<p> </p>

<p>Niye istenmez iyi insanlar ya da kimler niye istenir? Kimlerin istemediğini anlamak için kimlerin istendiğine bakmak gerekir…</p>

<p> </p>

<p>Şiiri, türküyü, eşitliği, özgürlüğü, adaleti  sevmeyen, utanması olmayan insanlar istenir bizim ülkemizde. Çünkü yaraları yoktur onların, yaraladıkları vardır. O yüzdendir ülkemizin şairlerinin, ozanlarının, özgürlük savaşçılarının, insan hakları savunucularının ve utanmayı bilen insanlarının ya içerde ya da sürgünde ömür tüketmeleri...</p>

<p> </p>

<p>Büyük olana Süper Vali dendi uzun yıllar. O da zamanın adam gibi bir televizyon kanalında şunları söyledi. Kanal aynı, program yapan adamlar aynı ama şimdi o kanalda bunları söyleyemezsiniz. Sadece o kanalda değil hiçbir yerde. Yeni Türkiye dedikleri de bu oluyor işte..:</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p><strong>-- “Mezarıma hür demokrat adam gibi  bir ülkede yaşayamadan gitti yazın” demişsiniz. Hala öyle mi düşünüyorsunuz..?</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>--Evet, yani bu kıvırtma vaziyetlerinin, şahsiyet olarak kıvırtma vaziyetlerinin olmadığı, özgür, hukukun üstün olduğu, faili meçhullerin olmadığı ,eşkıyalığın olmadığı,çetelerin olmadığı, faili meçhul cinayetlerin olmadığı özgür bir ülkede yaşamak isterim. Ama bu özlem ile ölürsem ki öyle olacak, öyle görünüyor. Çünkü sevgili halkımızın bu anlamda ciddi bir talebi, ciddi bir dayatması yok. Ne demokratik sivil örgütlerin, ne sivil inisiyatifin böyle bir derdi yok çok şükür. Onların ne derdi var? Birileri bizi kurtarsın, işte kurtarıyorlar bizi zaten. Ben mezar taşıma bunu vasiyet edeceğim. Ve böyle bir ülkede yaşayamadan gitti. Çünkü bunları anlattığımız zaman ‘efendim batı standartları bize göre değil’ peki 130 yıllık batılılaşma macerası ne oluyor o zaman, Uganda’yla Tanzanya’yla beraber olalım o zaman, onlarla bir pakt imza edelim madem öyle. Yani tüketim tarzında hiçbir çekince koymuyoruz, Avrupalılar’dan daha yakışıklı daha güzel giyiniyoruz, çok güzel ama onlar gibi yönetilemiyoruz, onlar gibi üretemiyoruz. Peki niye o zaman bir konuda tamam deyip, efendim bizim şartlarımız ülkenin milleti ile, ülkesi ile bölünmez bütünlüğü… uyaa bunlar boş laflardır… Adam gibi adam olmanın yollarını, yöntemlerini hep birlikte bulacağız, yazıktır günahtır. Gün hızla gidiyor aramızdaki mesafe hızlı açılıyor. 15 milyon genç okula başladı. Bu 15 milyon insan ne olacak? Ülkenin alt yapısı ne olacak? enflasyon ne olacak? Bunlar kimi ilgilendiriyor. Bizi. Biz ne yapıyoruz? Günün 24 saatini kurtardık</strong> <strong>elhamdülillah. Allah kolaylık versin…</strong></p>

<p> </p>

<p>Bazen sonucu okuyucuya bırakmak güzeldir…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/iki-iyi-insan/1102/</link>
<pubDate>Sat, 28 Sep 2024 02:50:16 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İnsan ve İkilemi</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p>İnsanı ve insanlığı anlattığı -daha çok itiraz ettiği- adını da<strong> İşte İnsan</strong> koyduğu kitabında şöyle der Friedrich Nietzsche..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Anlaşıldım mı ben..? Beni insanlığın geri kalanından ayıran, ayrı bir yere koyan Hristiyan ahlakını keşfetmiş olmamdır. Bu yüzden herkese meydan okuma anlamını içeren bir deyime ihtiyaç duydum...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Yaşamın karşıt kavramı olarak “Tanrı” kavramı uydurulmuştur. Onda zararlı, zehirli,</strong> <strong>çamur atan her şey, yaşama karşı ölümcül düşmanlığın tamamı korkunç bir bütünlük içine sokulmuştur. Var olan biricik dünyayı değersizleştirmek için “öbür dünya”, “hakiki dünya” kavramı uydurulmuştur; hiçbir hedefi, hiçbir aklı, hiçbir görevi bizim yeryüzü gerçekliğimize bırakmamak için...</strong></p>

<p> </p>

<p>Ben Nietzsche değilim ama onun Hristiyan ahlakını keşfettiği kadar İslam ahlakını keşfetmiş bulunmaktayım. Bunu anlatmak için gecikmeli de olsa bir tartışmaya katılmak istiyorum. Hepimiz yaz boyunca boş boş gezip dolaşırken  ülkemizin yobazları genç bir yurttaşımızı recmeder gibi taşladılar ya, işte o konu…</p>

<p> </p>

<p>Aslında o yurttaşımız yeni bir şey de söylememişti. İslam dininin kurucu Peygamberi Kureyş kabilesinden Mekkeli Muhammed’in kaç yaşındayken kaç yaşındaki bir çocukla evlendiğini söylemişti. Hem de Diyanet İşleri Başkanlığını'nın basıp sattığı bir kitabın sayfasını göstererek okumuştu üstelik. Yani benden okumamıştı ve ona saldıranların hepsi de biliyordu zaten söylediklerini…</p>

<p> </p>

<p>Yalnız, cidden çok garip bir ülkede yaşıyoruz ve o yurttaşımız da baştan hükmen 3-0 yenik başlamıştı hayata. Sakal bırakıp şalvar giyerek Arapça anlatsaydı saldırmak yerine salya sümük ağlayarak dinleyecektiler onu. Bakın ben daha ileri gidip bütün peygamberlerin isimlerinin önüne bir sıfat eklemeyi de okuyuculara bırakarak başka bir şey söylüyorum. Yaptıkları her şeyi kendi dillerinde Tanrı’ya ne diyorlarsa "Yehova/Rab/Allah bana öyle yap dedi" diyerek yaptılar. Koydukları bütün kuralları da "bu Tanrı’nın kuralı" diyerek dayattılar insanlara. Oysa Tanrı onlara hiçbir şey söylemedi. Ama benim adım Davut. Adımın başına Hz. koysam peygamber diye yutturabilirim kendimi. Diamond’ın böyle avantajları yoktu. Adı bile gavur adıydı ve bu yüzden ülkesinden kaçmak zorunda kaldı…</p>

<p> </p>

<p>Bütün dinlere göre Tanrı evreni sadece OL diyerek yaratmıştı ya. Şimdi gelin biraz ciddi düşünelim…</p>

<p> </p>

<p>Bugün dünyadaki bütün savaşların, bütün kötülüklerin, bütün cinayetlerin nedeni sömürü düzenidir ve bu sömürü düzeninin kaptanı da İSRAİL-ABD kardeşliğidir. OL’dan sadece iki harf uzun ama olsun. Tanrı sadece bir OLMA diyerek bu kötülükleri ortadan kaldıramıyorsa demek ki her şeye gücü yetmiyor. Yok eğer her şeye gücü yetiyor ama bu kötülükleri ortadan kaldırmak için parmağını oynatmıyorsa o zaman da merhametli  biri değil. Yani başuna salya sümük ağlayarak dua edip  yalvararak birşey istemeyin ondan der insan, ama ben demiyorum. Çünkü bu noktadan sonra hepinizden ayrılıyorum işte. Yani yukarıda belirttiğim ya o ya bu şeklindeki iki seçenek de doğru değil. Çünkü insan Tanrıyı bilemiyor, anlayamıyor. Zaten bildiği anladığı birisi olsa Tanrısı olmaz insanın, ya okul arkadaşıdır ya da asker arkadaşı. Yani insan Tanrıyı bilmesin  sadece haddini bilsin yeter. Bıraksın Tanrının işine karışmayı Tanrıyı işine katmayı.  Hakkını yiyen patronuyla  kavga etsin yeter. Özgürlüğünü kısıtlayan devletine isyan etsin, onu soyan hükümetiyle savaşsın. Tanrı varsa ve gerçekten evreni sadece iki harfli bir kelime söyleyerek yaratmışsa küçük işlerle uğraşmıyor demektir. Yani bir kediden kuştan ceylandan aslandan sinekten farkın yok onun gözünde.  Ve o tanrı senin için cennet cehennem yapacak cenneti de her seferinde bakire olan memeleri yeni tomurcuklanmış hurilerle dolduracak hemi..? Bir insan en yakın dostlarını bile böyle ağırlamaz. Sahi siz kimsiniz de Tanrı sizi öyle ağırlayacak..?</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/insan-ve-ikilemi/1101/</link>
<pubDate>Sat, 21 Sep 2024 07:52:01 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yaz Gidince</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Ne kokusunu rüzgara veren çiçek özünden bir şey kaybeder ne de o kokuyu başkalarına götüren rüzgar...</strong></p>

<p><strong>                               Filozof Davudof</strong></p>

<p> </p>

<p>Yaz Gelince başlığıyla ara vermiştik, Yaz Gidince başlığıyla başlıyoruz. Giden sadece yaz mı o da işin başka tarafı ya neyse…</p>

<p> </p>

<p>Bunca aradan sonra malum kişiyle başlamak da istemedim doğrusu, zaten siz de hiç istemezdiniz.  Ama onunla başlamamanın da sadece iki yolu var maalesef. Ya hiç başlamamak, ya da hiç bir şeye dokunmamak. Çünkü dokunduğunuz her şeyde yüzde yüze yakın o var. Gelin o zaman onun olmadığı insana dokunalım biz…</p>

<p> </p>

<p>İnsana bir can gelir ve o insan hayata gelir. O can insandan gidince de hayattan gider o insan. Bu yolculuğu alfabemize uyarlayıp başlangıcını ilk harf ile sonunu da sonuncu harf ile işaretlersek hayatın çok AZ olduğunu görürüz. Ve haliyle yolculuğun da çok kısa olduğunu. Ama her şey de bu ikisinin arasındadır ve o kadar da çoktur ki o her şey. Evet, çok şey gelir gelir  geçer bu ikisinin arasından. Hayat gibi sadece bir kere gelip geçmezler üstelik. Tekrar tekrar gelip geçenler de vardır. Bazılarının  her gelip geçişi  paramparça eder insanı. Hayallerini bir tarafa, umutlarını başka bir tarafa, ruhunu başka bir tarafa savurur. Planlarını bozar, hayatını altüst eder. Çok nadir rastlansa da bazen hayatın altının üstünden daha güzel olduğunu da görür insan. Ama insan bu, hiç pes etmez, yeniden başlamak ister ve başlar da. Her yeniden başlamak yeniden doğmak gibi gelir insanların çoğuna. Bazıları, hatta bazı okumuş yazmışlar bile, en çok da en çok yalan söyleyenler en kirliler yani siyasetçiler yeni bir sayfa/temiz bir sayfa açalım derler buna. Oysa insan bir kere doğar ve bir kere yaşar. Yani yeniden başlamak insanı resetlemez, temiz bir sayfa açmak insanı temizlemez. Çünkü hayat kirletir insanı…</p>

<p> </p>

<p>Dakikalardır geveleyip durduğumuz şeyi en güzel işin ustası anlatır. Biz dilimizden geldiğince ona eklemeler yaparak yolumuza devam edelim..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Seversin dünyayı doludizgin</strong></p>

<p><strong>ama o bunun farkında değildir.</strong></p>

<p>Onu da doludizgin seversin ama o da bunu farkında değildir haliyle. Farkında olsa bile umurunda hiç değildir… </p>

<p> </p>

<p>Ama olsun siz yine de sevin insanları ve bütün canlıları. Kuşları sevin mesela, sadece uçtukları için. Balinaları, yunusları, hamsileri sevin sadece yüzdükleri için. Timsahları ve hipopotomları sevin, kavgalarını bile. Aslanı ceylanın peşinden koştuğu için sevin, ceylanı aslandan kaçtığı için. Sorgusuz sualsiz, amasız çıkarsız…</p>

<p> </p>

<p>Kedileri ve köpekleri de sevin, ama inadına çok sevin. Sırf onları öldürmek için kanun çıkartan insan müsvettelerine gıcıklık olsun diye…</p>

<p> </p>

<p>Göreceksiniz, hiçbir şeyinizi kaybetmeyeceksiniz. Yani filozoflara güvenin biraz. Ve onları da sevin…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle ve dostlukla kalın…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/yaz-gidince/1100/</link>
<pubDate>Sat, 14 Sep 2024 00:31:55 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yaz Gelince</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p>Başlığı öyle atınca, ‘öter turna’ diye türküye devam edip sonra da bir yerde turnanın sesini keserek sezonu bitirebilirdim aslında. Ama hiç sevmem o türküyü…</p>

<p> </p>

<p>Nedir yani şimdi..?  Allah aşkına nasıl bir türküdür bu yaa..?</p>

<p> </p>

<p>Pınar başı burma burma</p>

<p>Yar yar yar amman </p>

<p>Yaz gelince öter turna</p>

<p>Leylim leylim leylim amman </p>

<p> </p>

<p>Çayırda buldum seni</p>

<p>Ellere vermem seni</p>

<p>Kendime alsam seni</p>

<p>Sineme şarsam seni</p>

<p> </p>

<p>Turna pınara su içmek için gider. Ötmek için pınar başına niye gitsin ki..? Ayrıca pınarla yazın da ne alakası var Allah aşkına. Pınardan plaj olur mu, hayır olmaz. Mevsimlik meyve midir, yine hayır. Her mevsim su içilir ondan. Yare gelince. Çayırda git salyangoz ara, bulamazsan solucan bulursun. Niye çayırda arıyorsun ki yari..!  Gerçekten neyi geveliyorsun yaa..? Yok kucağına alırmış da, yok sinesine sararmış da… Alla Allaa… Sevişmek istiyorsan git adam gibi söyle…</p>

<p> </p>

<p>Bak ben söylüyorum, birkaç ay yokum. Dağ bayır, dere tepe, deniz okyanus, şehir ülke kıta gezip; dönüp dolaşıp geleceğim yine kürkçü dükkanına. Sanki diğer mevsimler başka bir şey yapıyormuşum gibi…</p>

<p> </p>

<p>Laf aramızda ben de geveledim şimdi. Sadece yazları yazmak istemiyorum diyecektim. Hepsi bu kadar aslında…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiye, dostluğa, aşka bulanmış güzel bir yaz diliyorum hepinize. Ama hak ettiğiniz kadar…</p>

<p> </p>

<p>Yazdan sonra görüşmek umuduyla…</p>

<p> </p>

<p>Dostça ve hoşça kalın…</p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/yaz-gelince/1099/</link>
<pubDate>Sat, 08 Jun 2024 06:56:56 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kim Vatan Haini</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>İnsan ya hatalarıyla yüzleşir ya da yüzsüzleşir. Cahil olmak başka şey pislik olmak bambaşka bir şeydir…</strong></p>

<p><strong>                                  Dostoyevski</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Biz köylüler için savaşırken onlar efendileri için kilisede mum yakıyorlardı...</strong></p>

<p><strong>                                 Vladimir LENİN</strong></p>

<p> </p>

<p>Nurhak’ı bilmem ben. Her 31 Mayıs’ta oraya giderim, benim Nurhak’ım oradır çünkü. Ora Karacaahmet Mezarlığı’dır. Yiğit bir delikanlı yatar orada, ülkemin birçok mezarlığında yattığı gibi. Hatta yurt dışındaki mezarlıklarda da…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi kalkıp tarih anlatamam burada, zaten hiç anlamam da tarihten. Sadece dünü anlatacağım. Yalnız 53 yıl önceki dünden başlayarak…</p>

<p> </p>

<p>Eğitimli ve varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Daha ilkokuldayken Babası Adnan Cemgil'in Türkiye'nin Kore Savaşı'na TBMM kararı olmaksızın asker göndermesini protesto eylemlerine katıldığı için tutuklanmasıyla öğrenmişti haksızlığa karşı başkaldırıyı…</p>

<p> </p>

<p>ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde okuyordu. Üstüne vazife olmayan(!) işlere kalkıştı. Mesela toprağı olmayan köylüleri toprak ağalarına karşı ayaklandırmak için ağaların sahip olduğu köylere gitti. Vatan haini terörist ilan edildi. Köylülerin ihbar etmesi sonucu da Nurhak’ta öldürüldü 53 yıl önce dün.</p>

<p> </p>

<p>Gördüğün gibi be Lenin yoldaş. Bizde de durum sizden farklı değil. Yani hainliğin, kahpeliğin ve salaklığın dini, ırkı, coğrafyası ve zamanı yok..!</p>

<p> </p>

<p>Biz dönelim düne. Her yıl sayıları 3-5 ölerek 3-5 de başka nedenlerle azalsa da ben hariç 47 ziyaretçisi vardı dün Sinan’ın. Toplanma yeri mezarlığın girişindeki Şakirin Camii'nin yanıydı. Beni “yarın 14:00 da orada buluşalım” diye çağıran 68’in bir başka yiğidi Cihan Alptekin’in sevgilisi Nigar Sancak'a “abla merhaba nasılsın” dedim, “sen kimsin” dedi. Şapkamı çıkardım ancak tanıyabildi. Bora Gezmiş’e “Bora abi merhaba” dedim. Sen kimsin demedi, niye demedi anlamadım. Ancak üç kişiye merhaba diyebilecektim, “abla Taylan nerede” dedim “o Londra’da” dedi. Yani aslında ben sadece o kadar vardım o anma töreninde. Gerisi izleyici ve dinleyici...</p>

<p> </p>

<p>Biraz daha bekledikten sonra Sinan'ın yanına doğru yürüyüşe geçtik. Saygı duruşundan sonra Nurhak’taki 8 kişiden biri olan Ahmet Tuncer Sümer o günleri anlattı, sonra her isteyene söz verdi...</p>

<p> </p>

<p>Sanırım en yaşlıları Bora Gezmiş. Bora Abi 80 yaşında. Kalanların hepsi de Bora Gezmiş’e merdiven dayamış. Bastonlu olanlar var içlerinde. Bir çoğu kısa kısa konuşmalar yaptı, şiirler okudu. Kimi ununu elemiş eleğini asmış, kimi elemeden asmış. Ne yakınları için bir şey istiyorlar, ne de kendileri için bir şey istiyorlar. Tek dertleri var.  Vatan. Ama vatanı soyup soğana çevirenler adam başı iki tane polis göndermiş mezarlığa. Çünkü onlar hala vatan haini...</p>

<p> </p>

<p>Sonra 'seneye kim öle kim kala' diyerek 'kalanlarla seneye tekrar burada buluşalım' diyerek ayrıldılar mezarlıktan…</p>

<p> </p>

<p>Sonra ben Taksim’e gitmek istedim. Yenikapı’dan trene bindim. “Sayın yolcularımız, İstanbul Valiliği’nin aldığı karar gereğince…” diye başlayan bir anons dinledim. Tren Şişhane ve Taksim istasyonlarında durmayacaktı. Nedenini düşünürken ben sonraki duraklarda da inmeyi unutmuşum. Zincirlikuyu’da kendime gelip inebildim ancak. Meğer Gezi Direnişi’ndeki vatan hainleriymiş sebep…</p>

<p> </p>

<p>Ey Yönetenler,</p>

<p> </p>

<p>Vatan hainliği ve teröristlikle suçladığınız insanların vatanı sizden korumak için ölümü göze alacak kadar vatansever olduklarını anladığınız zaman her şey çok daha güzel olacak. Ama olmayacak. Çünkü anlamak sizin işinize gelmeyecek; okumayan bilinçlenmeyen halk da o bir avuç vatanseveri size ihbar etmeye devam edecek…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/kim-vatan-haini/1098/</link>
<pubDate>Sat, 01 Jun 2024 09:31:24 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Baba Gibi Anayasa</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalete tehdittir…</strong></p>

<p><strong>                  Martin Luther King</strong></p>

<p> </p>

<p>Birleşmiş Milletler'in dünya haritası ana renklerin 206 tonuyla boyanmıştır. Bu renkleri üyelik durumlarına göre de üçe ayırmıştır Birleşmiş Milletler örgütü…</p>

<p> </p>

<p>Bir, doğrudan üye statüsünde olan ülkeler, sayıları 193 tanedir.  İki, gözlemci statüsünde olan ülkeler, bunlar 2 tanedir. Üç, diğer devletler, bunlar da 11 tanedir.</p>

<p> </p>

<p>Bu ülkelerin yarıdan çok fazlasının yaşı Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşından çok küçüktür ama yarıdan çok fazlasının anayasası bizimkinden yaşlıdır. Bizim günümüzde Rusya’nın ve Balkanlar’ın dağılmasıyla kurulan devletlerin anayasaları hariç, özellikle bize demokrasi dersi veren ülkelerden ikinci dünya savaşından sonra bağımsızlığını kazanan ülkelerin hepsinin anayasaları da bizden yaşlıdır…</p>

<p> </p>

<p>Yürürlükte olan dünyanın en yaşlı anayasaları da şunlardır..: ABD Anayasası 237 yaşında, Hollanda Anayasası 209 yaşında, İsviçre Anayasası 177 yaşında, Danimarka Anayasası 175 yaşında ve  Finlandiya Anayasası 105 yaşında. </p>

<p> </p>

<p>Peki Anayasalar niye vardır..? Ne işe yararlar ya da..?</p>

<p> </p>

<p>Anayasa ile yönetilen  ülkelerde hükümetlerin asıl görevi bizdeki gibi yandaş ve yalakalarını para pul makam mevki şahibi yapmak değildir. O ülkelerde yaşayan insanları kötülerden ve suçlulardan korumak için çalışır hükümetler. Bunu yaparken insanlara zarar vermesinler diye de anayasalar vardır o ülkelerde. Çünkü Anayasalar insanları hükümetlerden korumak için yazılmıştır. Bu sadece olması gerekendir ama bizim ülkemizde hiçbir şey olması gereken gibi değildir…</p>

<p> </p>

<p>Bizim ülkemizde anayasalar başka türlü çalışır, zaten pek de çalıştırılmazlar. Ama tanımını yaparken her konuda olduğu gibi yine mangalda kül bırakmayız biz. Bakın Türk Dil Kurumu sözlüğünde Anayasa nasıl anlatılmıştır..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Bir devletin yönetim biçimini belirten, yasama yürütme yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasa; kanunuesasi…</strong></p>

<p> </p>

<p>Şimdi sorun bana ki zorun ne, bunları bize niye anlatıyorsun..?    </p>

<p>“Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyen kainat liderimiz “yeni bir sivil anayasa yapalım” diyor ya, gülmeyin diye işi ciddiye almanız için uğraşıyorum…</p>

<p> </p>

<p>Bari devletin sözlüğündeki tanımını değiştirerek başlayın işe, Allah aşkına..!</p>

<p> </p>

<p>Ömrümde devletten en çok anayasa dinledim ben, her gelen kendine göre anayasa yazdı, kendi yazdığına uymadı. Biri "Anayasayı bir defa delmekten bir şey olmaz" dedi. Zaten her şey onunla başladı, Sonra bir kainat lideri geldi babasını ağlattı anayasanın. Değiştirip durdu onu, şamar oğlanına  çevirdi. Yanına bir yardakçı aldı ona söyletti çoğu şeyi. Hızını alamadı "Anayasa Mahkemesi'ni kapatalım" dedi  alzheimer bunak. Şimdi tekrar kalkmış hiç utanmadan yeni bir sivil anayasa yazalım diyor kainatın lideri. Ne yazacak o kitaba acaba..? Biraz düşünelim mi..? "2028’de tekrar aday olabilirim ve yüzde 35 artı 1 oyla seçilebilirim" yazsın mı..? Ya da "oldu ki seçilemezsem görev sürem bitikten sonra beni yargılamak sadece Arabistan Mahkemelerinin yetkisindedir" de yazsın mesela. Ya da başka neye ihtiyacı varsa…</p>

<p>Kitap demişken Yeni Sivil Anayasa Kitabı’nın kapak fotoğrafını da biz önerelim, çok yakışır..:</p>

<p> </p>

<p><img height="540" src="https://www.habercuk.com/images/files/2024/05/66517104414ab.png" width="960" /></p>

<p> </p>

<p>Özellikle 12 Eylül 1980 den sonra Milletvekillerinin oy birliğiyle kabul ettiği tek yasa milletvekili maaşları ve özlük haklarının yeninden düzenlenmesi olmuştur her dönemde. AKEPE döneminde ilk kez farklı bir şey yaşandı. Bir an dalgınlıklarına geldi, düşünemeden uygar ülkelerle birlikte davrandılar ve bir sözleşmeye imza attılar. Sözleşme İstanbul’da yazılıp imzalandığı için adını da İstanbul Sözleşmesi koydular. Sonra da bu sözleşme TBMM’de oy birliğiyle kabul edildi…</p>

<p> </p>

<p>Kadın düşmanı fesli sarıklı şalvarlı mollalara şirin görünmek için TBMM’nin oy birliği ile imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı kararnamesiyle tek başına bir ülkeyi çeken adamın yeni bir sivil anayasa yapalım deme hakkı bile yoktur. Sen kim adalet kim, sen kim hukuk kim, sen kim ana kim, sen kim yasa kim…</p>

<p> </p>

<p>Ama Anadolu’da çok güzel bir deyim vardır, tam da senin uygulamalarını anlatmak için söylenmiştir. Hani eşeği anırtan bir organı vardır ya…</p>

<p> </p>

<p>Bazen son sözü okuyucuya bırakmak güzeldir…</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/baba-gibi-anayasa/1097/</link>
<pubDate>Sat, 25 May 2024 07:58:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Mutluluk Sanatı</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan, o kadar çok şeyin var demektir ve görkemsiz yaşamın o denli büyüktür. Ekonomi, senin yaşamından ve insanlığından aldığı şeylerin yerine sana para ve zenginlik verir...</strong></p>

<p><strong>                           Karl Marx</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Mutlu insanlar herşeyin en iyisine sahip olanlar değil, sahip olduklarını kaybetmeyecek kadar çok sevenlerdir…</strong></p>

<p><strong>                  Charles Bukowski</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Ne kokusunu rüzgara veren çiçek özünden bir şey kaybeder ne de o kokuyu başkalarına götüren rüzgar...</strong></p>

<p><strong>                  Filozof Davudof</strong></p>

<p> </p>

<p>Mutluluk Türk Dil Kurumu sözlüğünde “anlık bir duruma bağlı olarak duyulan sevinç veya alınan zevk” şeklinde tanımlanmıştır. Yani mutlu bir hayatın sırrı yaşam süresinin her anında sevinç duymak veya her anından zevk almış olmaya bağlıymış. Ben hiç sevemedim bu tanımı. Sevemedim de değil aslında, hiçbir yere uyduramadım. Ne kafamın içindekilere ne de yaşadığım toplumun içine. Çünkü bize öyle öğretmediler…</p>

<p> </p>

<p>İyi bir okul kazanınca  mutlu olacaktık…</p>

<p> </p>

<p>O okulu iyi bir dereceyle bitirince mutlu olacaktık…</p>

<p> </p>

<p>İyi bir işe girince mutlu olacaktık…</p>

<p> </p>

<p>Çok para kazanınca mutlu olacaktık…</p>

<p> </p>

<p>İyi bir araba alınca mutlu olacaktık…</p>

<p> </p>

<p>Güzel bir evimiz olunca mutlu olacaktık…</p>

<p> </p>

<p>Evlenince mutlu olacaktık…</p>

<p> </p>

<p>Çocuklarımız olunca mutlu olacaktık…</p>

<p> </p>

<p>Çocuklarımız konuşunca, okula başlayınca…</p>

<p> </p>

<p>Borç taksitlerini ödeyince…</p>

<p>vs. vs. vs…</p>

<p> </p>

<p>Yani bütün hayatımızı bir şeylere ulaşmak için programlamışlar ve sürekli koşturmuşlar bizi. Oysa mutluluk bir varış değildi bir yolculuktu, anlayamadık…</p>

<p> </p>

<p>Üstelik iyi bakınca da görüyoruz ki bunların hiç birinde insanın mutluluğu kendine bağlı değildir. Hep başka şeylere, başka nesnelere bağlamışlar mutluluğu. O şeyler kaybolunca mutluluk da kaybolacak yani.  Mesela evi yanan bir insanın mutluluğu da yanacak evin içinde. Arabası  kaza yaparsa mutluluğu  kaza yapacak, çalınırsa çalınacak. Çocuğu evi terkedip giderse mutluluğu da terkedip gidecek…</p>

<p> </p>

<p>Yanmayan, kaybolmayan, kaza yapmayan, terketmeyen mutluluk insanın kendi içinde aslında. Bir insan hiçbir şeye bağlı olmayan mutluluğu kendi içinde yeşertebilirse eğer bir çiçek gibi ve onun bakımını da iyi yapabilirse  o çiçek hiç solmayacaktır…</p>

<p> </p>

<p>Aşkı bilmeyen insanlar beğendikleri bedenlere hayallerindeki ruhları koyup aşk zannederler ya, bazıları da bir köşeye mal mülk koymayı mutluluk zannediyorlar. Onlar bencil insanlardır ve benciller gerçek mutluluğun ne olduğunu bilmiyorlardır. Çünkü mutluluk almak değil, vermektir; sahip olmak değil, olmak…</p>

<p> </p>

<p>Her şeyi, tanrıyı bile eleştiriyorsun, hiç bir şeyi beğenmiyorsun ama tek bir çözüm yolu da gösteremiyorsun diyen bir kişi buraya kadar okuduysa bundan sonrasını özellikle o okusun…</p>

<p> </p>

<p>Her kimsen, bak sevgili insan. Kısaca..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Bir adım önde olacaksın her şeyden...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Öyle herkesin beklediği şeyleri beklemeyeceksin hayattan. Mesela mutlu olmak için oturup bir sevgili beklemeyeceksin, sen olacaksın en tutkulu sevgilin. Kendinin elinden tutmakla öğreneceksin O’nun elini tutmaktaki ustalığı...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Bütün çocukları kendi çocuklarınmış gibi seveceksin renklerine bakmadan. Ve bütün evreni sen yaratmışsın gibi koruyacaksın tanrıya bırakmadan. Bütün çiçekleri sulamak da senin görevin olacak, bütün sokak köpeklerine su vermekte olduğu gibi...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Bir de, insanlardan almağa çalışmayacaksın her şeyi. Çalışacaksan eğer, başlarındaki kara bulutlarda gök kuşağı olmağa çalışacaksın...</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Yani, başkaları gibi sahip olduğun şeylerle övünmeyeceksin öyle. Unutma, asıl sahip oldukların vazgeçtiklerindir hayatta...</strong></p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle aşkla ve mutlulukla kalın…</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/mutluluk-sanati/1096/</link>
<pubDate>Sat, 18 May 2024 07:18:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Din ve Devlet</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Gazetecilik başkalarının yazılmasını istemediği şeyleri yazabilmektir; geri kalan her şey halkla ilişkilerdir…</strong></p>

<p><strong>             George Orwell</strong></p>

<p> </p>

<p>Herkes aynı şeyi görmüş müdür bilemem ama yıllardır gördüğüm bir şey vardır benim. Sohbetlerde söz o konuya geldiğinde en okumuşundan en cahiline kadar hemen hemen herkesin söylediği bir şey, hemen hemen aynı şeydir..: “O konuya girmeyelim arkadaşlar.” Siz ısrarla girerseniz eğer, bu sefer söyleyecekleri şey “o konuyu kapatalım arkadaşlar” şekline evrilir. Oysa en çok konuşulması gereken konudur o konu. Çünkü bütün hayatımızı, her şeyimizi temelden etkileyen konu sadece o konudur. Ve başımıza gelenlerin hepsi o konuyu konuşmayalım kapatalım diyenler tarafından getirilmiştir. Zaten o yüzden konuşmayalım kapatalım derler. 0 konu da tabii ki dinlerdir…</p>

<p> </p>

<p>O yüzden bugünkü konumuzu da dinlerden seçtim ben, sizlerden onay almadan. Hepsiyle uğraşamayız elbette. Bu yüzden sadece en yenisi en moderni en çağdaş olanı, hepsinden içinde bölümler bulunduranı seçtim konu olarak. Hem biz de en iyi onu biliyoruz…</p>

<p> </p>

<p>Çok okumuş çok bilgili, uzman alim, ulema mulema olmaya gerek yok. Türkçe bilmek yetecek, konuşmak ve anlamak için. Başlıyoruz..:</p>

<p> </p>

<p>İslam’ın kitabı Kuran’ın giriş sayfası tek bir paragraftır. O da Fatiha suresidir. Günlük hayatta Kuran’daki diğer 113 surenin toplamından daha çok bakılır o sayfaya. Arapça’sını okuyup ve ne dediğini anlamadığımız için; bunun Tanrı, Allah ya da adına ne diyorsanız onun tarafından, İslam’ın kurucu Peygamberi Mekkeli Mukammed’ın kulağına Cebrail aracılığıyla fısıldandığına inanırız. Ve 1400 yıldır bir harfinin değiştirilemediğini, hatta bir virgülüne bile dokunulamadığını söyleriz. İnansak da inanmasak da, bilsek de bilmesek de öyle söyleriz işte. Öyle bir çok bilmiş yanımız vardır bizim. Yani daha önce gönderdiği kitapların hiçbirini korumayan ve bu yüzden yaklaşık 600 yılda bir kitap ve peygamber göndermek zorunda kalan tanrının aklı başına gelmiş ve son mükemmel kitabını koruyarak bu sıkıntıdan kurtarmış  kendini. Biz de buraya kadar olan kısma itiraz etmeyelim ve anladığımız dilden okuyalım şimdi. Anladığımız dilden okuyunca şöyle diyor Fatiha Suresi, Diyanetin resmi sitesine göre..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah'a mahsustur. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.</strong></p>

<p> </p>

<p>Görüldüğü gibi durum hiç de anlamadan okuduğumuz gibi değildir. O yüzden zaten Anadilimizde okumamızı istemiyorlar. Eğer gerçekten Kuran Allah’ın kelamı ise -ki girişinden  öyle olmadığı anlaşılıyor- girişte kiminle konuşmuştur Tanrı sorusu takılıyor kafamıza. Yoksa onun da bir tanrısı var ve kendisini yanlış yolda görüp doğru yola sokmasını istiyor tanrısından sonucu çıkacak ortaya ki biz ona karışmıyoruz. Sapıkaların kim olduğunu da merak etmiyoruz. Camilerde ve kuran kurslarında da aramıyoruz onları…</p>

<p> </p>

<p>Yok eğer dinin kurucu peygamberi yazdıysa bu kitabı o zaman insanlara niye yalan söyledi sorusu takılıyor kafamıza. Peygamber gibi ben yazdım deseydi bence tanrıya da kötülük etmemiş olurdu, daha öncekilerin de hep ettiği gibi. Bunlar çetin konular yorma bizi diyorsanız eğer, gelin mezarlıklarda dolaşalım biraz…</p>

<p> </p>

<p>Bütün mezar taşlarına o mezarda uyuyan kişinin kimliği yazıldıktan sonra</p>

<p> </p>

<p>        <strong>Ruhuna Fatiha</strong> </p>

<p> </p>

<p>yazılır ve insanlar da bayramda seyranda, cumada mumada her fırsatta gidip mezarlıklarda bu sureyi okurlar. Niye okurlar..? Yürüyemeyen insanı niye doğru yola sokması istenir ki Tanrı’dan? Yürüt onu deseler daha akıllıca. Yani adam bir yere gitmiyor ki yolunun eğriliğini doğruluğunu merak ediyorsunuz. Bari mezarda rahat bırakın insanları, siz kendi yolunuza bakın. Yok bunları ölülere değil kendinize istiyorsanız niye mezarlıkta istiyorsunuz o zaman…</p>

<p> </p>

<p>Ben de uydum herkese, gelin kapatalım konuyu..!</p>

<p> </p>

<p>Bu yazıyı okurken; “eğitimi yok, uzmanlığı yok ama sanki doğru söylüyor lan bu köylü, bir düşünelim bakalım” diyebilen insanların sayısını çoğaltabilirsek İslam’ın rönesansını başlatmış olacağız ve dini ibadethanelerin içinde tutup gerçek laik ve demokratik bir hukuk ülkesinde yaşamaya başlayacağız…</p>

<p> </p>

<p>Konumuzla çok alakası yok ama çok yeni öğrendiğim için sizlerle de paylaşmak istiyorum, siz alaka kurarsınız artık…</p>

<p> </p>

<p>Almanya’da 7 yıldan beri tek bir kilise yapılmamış. Tarih boyunca yapılanlardan ayakta kalan kilise, manastır, şapel sayısı 45600. Son 10 yıl içerisinde bunların 650 tanesi farklı amaçlarla (sergi salonu, spor salonu, bar) kullanılmaya başlanmış. Berlin’in en büyük kiliselerinden biri de camiye dönüştürülmüş…</p>

<p> </p>

<p>Hollanda’da ise tarih boyunca  yapılan 19000 kilisenin şimdi 7000’i ayakta ve bunların 4000’i tarihi anıt olarak kullanılıyor. Yani kullanılan kilise sayısı 3000, onların da 18 tanesi camiye dönüştürülmüş...</p>

<p> </p>

<p>Türkiye’de ise dini bina sayısı toplamı 120 binin üzerinde. Merdiven altındaki kuran kurslarının sayısını ise bilmiyoruz. Yani tarikat marikat hepsini toplarsak korkunç bir rakama ulaşıyoruz. Yılda ortalama 1000 tane cami yaptığımızı da hesaba katınca geleceği düşünemiyor insan. Zaten düşünmek diye bir şey de yasak olacak..!</p>

<p> </p>

<p>Bize her yer Trabzon ya, gittiğimiz yerleri kendimize benzetmeyi severiz biz. Ülke dışına çıkınca da bize her yer Türkiye olur…</p>

<p> </p>

<p>Almanya’ya ilk Türk 1961’de gitmiş ve bugüne kadar 3000 tane  cami yapmışlar. Hollanda’ya ise ilk Türk 1964 yılında gitmiş ve bugüne kadar 500 tane cami yapmışlar. Hollanda Konya kadar bir ülke. 1000 yılda Konya’da 3000 cami yapmışız 60 yılda Hollanda’da 500. Bu hızla Hollanda'yı Konya yaparız biz...</p>

<p> </p>

<p>Şimdi bazı çokbilmişler “bakın Avrupa’da bile kiliseler camiye çevriliyor, siz Ayasofya için kıyamet kopardınız” derse “Sultan Ahmet’in kilise olmasını nasıl karşılarsınız” diye sorun onlara. Yalnız yanıtının ne olduğunu  beklemeden kaçın..!</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/din-ve-devlet/1095/</link>
<pubDate>Sat, 11 May 2024 08:17:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Geleceği Kurtarmak </title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar…</strong></p>

<p><strong>     Mustafa Kemal Atatürk</strong></p>

<p> </p>

<p>Hak etmedik be Atam, gel Cumhuriyetini geri al, Halife kalsın. Durun hemen celallenmeyin, anlatmağa çalışacağım. Anlatmağa çalışacağım diyorum, çünkü en zayıf olduğum konudur tarih. Hatta zayıf demek eksik anlatmak olur, tarih bilgim yoktur demek daha yerinde olur. Ama bir devrimci de dünya devrim tarihini biraz olsun bilmelidir yani…</p>

<p> </p>

<p>Tarihte üç tane büyük devrim gerçekleştirilmiştir. Bir Fransız Devrimi, iki Bolşevik Devrimi, üç Atatürk Devrimi…</p>

<p> </p>

<p>Sadece isimlerinden bakınca bile farklı oldukları hemen anlaşılıyor. Birincisi bir ulusun devrimidir. İkincisi bir sınıfın devrimi, üçüncüsü de bir adamın devrimi. Uzun uzun anlatamam. Fransız devriminin arkasında 350 yıl vardır. Rönesans hareketleri, Michel de Montaigne, Voltaire, Denis Diderot, Jan Jack Rousseau, Montesquieu ve benim bilmediğim bir sürü kişi. Bolşevik devriminin arkasında 100 yıl vardır. Aleksandr Puşkin, Karl Marx, Friedrich Engels, Fyodor Dostoyevski, Lev Nikolayeviç Tolstoy, Maksim Gorki ve yine benim bilmediğim bir sürü kişi…</p>

<p> </p>

<p>Atatürk Devrimi’nin arkasındaki her şeyi biliyorum ama. Sadece 4 yıl ve sadece Mustafa Kemal diye tek başına bir adam. Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerini, yenilen ve yıkılan bir devleti toparlayarak yenen bir askeri dehadır o Mustafa Kemal. Elbette çok iyi yetişmiş silah arkadaşları ve canını dişine takan bir ulus da vardı yanında ama onların hemen hemen hepsi hılafeti geri getirmek uğruna savaşıyorlardı. Uzun konu, ayrıntılarına girmeyeceğim. Zaten hurafelere ve feslilere bakmayıp biraz akılcı bir gözle tarihe bakabilen herkesin kolayca görebileceği bir konu…</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Atatürk batının 350 yılda yaptığını 15 yıla sığdırdığı için anlayamadık, hazmedemedik. Bugün gericiliğin hortlaması sırf bu yüzdendir işte. Devrimlerini tamamlayan batı ülkelerinde  kilise devlete karışamıyor, biz ise bırakın ileri gitmeyi geri gidip camilerden Cuma hutbeleriyle yönetilmeye başladık şimdi. Çünkü O’nun ömrü yetmedi biz de boşuna yaşadık, devrimi tamamlayamadık...</p>

<p> </p>

<p>Her şeyi gördüğü gibi 100 yıl sonrasının bu günlerini de gören Atatürk, devrimi tamamlamak için yol göstermişti hepimize aslında ama biz o yolu göremedik. Şöyle demişti..:</p>

<p> </p>

<p><strong>“Muallimler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür, nesiller ister...”</strong></p>

<p> </p>

<p>Evet çok geç kaldık efendiler. Hemen hepimiz birer öğretmen olup bu nesilleri yetiştirmek için ömrümüzü Cumhuriyet’e armağan etmeliyiz. Çocuklarınızı devletin eğitim sistemine teslim etmeyip kendiniz eğiterek başlayabilirsiniz. Hemen bugün...</p>

<p> </p>

<p>Başka yolumuz yok...</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/gelecegi-kurt/1094/</link>
<pubDate>Sat, 04 May 2024 07:24:37 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Istakoz Aydınları</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Bakma kılavuzuna,</strong></p>

<p><strong>bir evin bir sokakta nasıl durduğuna bakarak,</strong></p>

<p><strong>bir sokağın bir kentte nasıl durduğuna bakarak,</strong></p>

<p><strong>bir kentin bir ülkede nasıl durduğuna bakarak bakılır…</strong></p>

<p><strong>             Nevzat ÇELİK</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla anlayabiliriz. Yaşamdaki asıl trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır...</strong></p>

<p><strong>                           Platon</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Bir ada kendi tepesinden değil, karşısındaki adanın tepesinden seyredilir en güzel…</strong></p>

<p><strong>               Filozof Davudof</strong></p>

<p> </p>

<p>Hiç tanımadığım ve birbirlerini de hiç tanımayan bu üç kişiyi nerede nasıl buluşturabileceğim konusunda hiçbir fikrim yok aslında, ama gelin bir yolculuğa çıkartalım onları. Belki yolları kesişir bir kavşakta…</p>

<p> </p>

<p>Trabzon’da yaşadığım zamanlar dışarıdan Trabzon’a gelip bizi eleştirenlere hiç tahammül edemezdim, sinir olurdum hatta. Bir akşam Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nin lokalinde rakı masasındaki sohbetin sonlarına doğru “bu şehrin bu hale düşmesine nasıl izin verdiniz” diyen şehrimizin en ünlü sanatçısını “bu kent için ne yaptın sen, sokaklarında tek başına dolaştın mı hiç..! Bedava bir kere konser verdin mi..! 5 yıldızlı otellerde konserler verip de gelip bize devrimcilik taslama” diyerek fırçalamaya başladım. Giderek dozu artırıp hakaretler yağdıracaktım ki yanımda oturan ve şimdi hayatta olmayan en uzun soluklu dostum Gazeteciler Cemiyeti Başkanı sevgili Ahmet Şefik bacağımı sıkarak morarttı ve ben de uzatmadım daha fazla. Epey zaman sonra ben de dışarıdan gelmeyenlerin yanına gittim ve İstanbul’dan bakmaya başladım Trabzon’a. Her Trabzon’a gidişimde de bu olayı anlatırım Trabzon’daki arkadaşlarıma. Evet, uzaktan o kadar açık ve net görünüyor ki ve o kadar çok haklıydılar ki onlar. Ama yıllarca dışarıdan gelenlere söven biri olarak kendime sövmemek için gördüklerimi anlatamıyorum bir türlü. Ve o kadar acı veriyor ki bu durum…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi İstanbul’un da dışına çıktım. Bir kente değil bir ülkeye bakıyorum karşısındaki adanın tepesinden artık…</p>

<p> </p>

<p>Bütün sorunları çözülebilecek, kendi yağıyla kavrulabilirse kendisine fazlasıyla yetebilecek bir ülke aslında. Para yok, kazanılır. Adalet yok, mülkün temelinde aranır bulunur. Özgürlük yok, her gün savaşarak yeniden kazanılır. Yani her şeyin bir yolu var ama o yol bu yazıdan geçmiyor işte. Ben sadece bir yolu olmalı hatta var diyorum. Ya o yolu bulun ya da yoldan çekilin diyorum…</p>

<p> </p>

<p>Ama bir sorunumuz var ki çözümü hiç de kolay değil. En az üç nesilin doğru yetiştirilmesi gerekiyor. Yani Türkiye’nin en büyük sorunundan bahsediyorum. O sorunun kendisi Türkiye Aydınlarının bizatihi kendileridir…</p>

<p> </p>

<p>Hiç bir zaman televizyonlarda gazetelerde görmediğiniz gerçek aydınlardan söz etmiyorum ama. Yaşar Kemal’i, Vedat Türkali’yi, Can Yücel’i görür müydünüz hiç..? Ya da Ara Güler’i..! Pardon yaa..! O zaten afedersin Ermeniydi dimi? Ne işi vardı Türkün vizontelesinde..!</p>

<p> </p>

<p>Yani istakoz partileri düzlenleyip Türkiye’nin gündemini belirleyen, aydınlıktan korkan kuşum aydınlardan bahsediyorum. Anadolu’yu bilmeyen, İstanbul’a kar yağmadan Yüksekova’ya, Doğubeyazıt’a, Uludere’ye yağan karı görmeyen, Anadolu halkının neler çektiğini hiç umursamayan kral soytarılarından söz ediyorum yani…</p>

<p> </p>

<p>Uzatmadan bir cümle ile bu soytarıları tanımlayıp sonucu sizlere bırakacağım izninizle…</p>

<p> </p>

<p>Sonuçta Türkiye aydını Doğan medyasındaki CNN’de Selahattin Demirtaş ile türkü söyleyen Ahmet Hakan’la tüpçü medyasındaki CNN’de Uğur Işılak ile türkü söyleyen Ahmet Hakan arasındaki fark kadardır…</p>

<p> </p>

<p>Aradaki farkı bulmak için hangisinden hangisini çıkartacağınıza da siz karar verin artık…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle dostlukla ve aydınlıkla kalın…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/istakoz-aydinlari/1092/</link>
<pubDate>Sat, 27 Apr 2024 07:57:43 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Mekke Düşerse</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><meta charset="UTF-8" /></p>

<p><strong>Düşünmek ruhun kendi kendine konuşmasıdır. Sevgiyle düşünmekse ruhun kendi kendini iyileştirmesidir…</strong></p>

<p><strong>                            Sokrates</strong> </p>

<p> </p>

<p>Yaklaşık beş yıl kadar önceydi. Ölüm dahil hiçbir şeyin umurumda olmadığı, hiçbir şeyden hiç kimseden korkmadığım zamanlardan geçiyordum. Her şey annemin “al, bi giz seni aray” diyerek telefonunu uzatmasıyla başladı. “İstanbul Anadolu Adliyesi’nden arıyorum”diyerek konuşmaya başladı kulağımdaki büyülü ses. “Ev adresinize tebligat gönderdik gelip ifade vermediniz, savcı hakkınızda yakalama emri çıkardı, haber vermek istedim” diye devam etti büyü… “Ben Trabzon’da hasta olan(!) annemin yanındayım, tebligatınızdan haberim olamadı” dedim korkak, çocuksu bir sesle. “Ne zaman gelirsiniz, bana bir tarih söyleyin o tarihe kadar işleme koymayayım yakalama emrini” dedi. “Gel derseniz hemen gelirim” dedim bir sevgiliye der gibi. “Ne zaman gelmek isterseniz o  zamanın tarihini verin” dedi ukala bir yabancıyı azarlar gibi. Hiç takmadı ama ben yine de annemin telefonundan arayan numarayı kaydettim ve anneme çok önemli olduğunu söyleyerek vedalaşıp gittim. Savcılık kalemi odasına girip en güzel kıza durumu anlattım, “dışarıda bekleyin” dedi. Meğer oymuş. Biraz sonra elinde kabarık bir dosya ile çıktı ve “benimle gelin” dedi, yürüdük. Girdiğimiz odadaki genç savcıya verdi dosyayı ve çaprazında üzerinde bilgisayar olan küçük bir masaya oturdu ceylan gibi. Aslan kesilmiştim, savcının “bu paylaşımınızda Cumhurbaşkanı’na hakaret etmişsiniz, ne söylemek isterseniz?” şeklindeki ilk sorusuna...:</p>

<p><img height="1465" src="https://www.habercuk.com/images/files/2024/04/66234714084be.png" width="960" /></p>

<p>“Lütfen bana Cumhuriyet Savcısı gibi soru sorun mübaşir gibi değil, o paylaşımın neresinde hakaret var” diyerek yanıt verdim. “Benim sorum değil, ben talimatla alıyorum ifadenizi, Ankara Savcısı (Saray Savcısı diyememişti) yürütüyor soruşturmayı” diye bitirerek ikinci soruyu sordu. “AKEPE seçmenine neden salak diyorsun?” “Ben kimseye salak demiyorum” diyerek başladım ve devam ettim. “Bir tabelaya salaklık tanımı yazıyorum  ve onu bir duvara asıyorum. AKEPE seçmenleri onu duvardan alıp boyunlarına asıyorlar ve beni size şikayet ediyorlar efendim." Hafifçe gülümseyip başıyla onaylar gibi yaparak kısa bir süre elindeki dosyanın sayfalarını çevirdi. Sonra benim baktığım yere bakıp “yaz kızım” diyerek beni kurtaracak şekilde kısa bir ifade yazdırdı benim ağzımdan. Sonra da “imzalayıp çıkabilirsin” dedi. “Ankara Savcısı (ben de Saray Savcısı diyememiştim) bu ifadeyi kabul etmeyecek” diyerek çıktım. Koridorda çıkışa doğru yürürken kıza mesaj yazıyordum ki koşarak geldi bir ceylan gibi. Ulan ne kızmış, daha mesajı yazmadan okudu ve geldi diyecektim ki “Savcı bey sizi çağırıyor” demesiyle kendime geldim.  Birlikte savcının odasına yürürken böyle hep çağırsın beni savcı diye geçiriyordum içimden. “Zorla getirilmen için polise yazı yazdırmıştım, şunu al yanında taşı, polis gözaltına almak isterse gösterirsin” diyerek bir kağıt uzattı savcı. Tekrar koridorda çıkışa doğru yürümeye başladım. Tabii yarım kalan mesajı da tamamladım..:</p>

<p> </p>

<p>“Böyle alacaksanız eğer, her gün ifade vermeye  çiçekçiden geçen yoldan koşarak gelirim.” Ben adliye binasından çıkmadan gelen yanıt kızın güzelliğinden çok daha zekiceydi. “Başka bir davadan da dosyanız olsun istemiyorsanız bir daha yazmayın.” Söz dinlerim, uzatmadım…</p>

<p> </p>

<p>Saray savcısı bu sorgulamayı tahmin ettiğim gibi yeterli görmemişti ki mahkemeye sevketmişti beni. Mahkeme için Ankara’ya gitmiştim. Sonuç 5 yıl ertelemeli 1 sene 2 ay 17 gün hapis cezası. 5 yıl aynı suçu işlemezsem ceza fit olacakmış. Yani şafak sayıyorum, yarıyı epey geçtik…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi yazacaklarımla ilgili bir soruşturma geçirecek olursam eğer, savunmamın ön sevişmesi olarak yazdım hikayemi kısaca. Ve asıl konuya geçiyoruz şimdi…</p>

<p> </p>

<p>Tamam beş yıl yazmayacaksın, konuşmayacaksın demişti ama soru sormayacaksın dememişti yargıç. O yüzden ben de şimdi mahkeme kararıyla soruyorum..:</p>

<p> </p>

<p>“Bize oy vermezseniz Mekke düşer” diyen sahtekarlara sırf bu yüzden oy verenler salak değil midir şimdi..? Herkes yanıt vermesin sadece onlar versin. Gerçekten salak değil misiniz yani..?</p>

<p> </p>

<p>Hadi diyelim ki Mekke’nin nerede olduğunu bilmiyorsunuz? Mekkenin ayakta olup olmadığını da bilmiyorsunuz sayalım. Ama saf müslümanlarsınız ya, bir an aldanıp inandınız o adamlara -ki onlar bunu çok yapıyorlar- ve oy verdiniz…</p>

<p> </p>

<p>Hiç düşündünüz mü..? Ankara’nın düşmesini dert etmeyen adamlar Mekke’nin düşmesini niye bu kadar dert ediyorlar acaba..? Mekke’yi ayakta tutmak onların görevi midir…? Siz onları o görev için mi seçiyorsunuz..?</p>

<p> </p>

<p>Varsayalım ki bu soruların hiçbirini anlayıp yanıtlayacak kadar bilginiz ve donanımınız yok. Bari şunu bilin Allah aşkına..:</p>

<p> </p>

<p>Mekke düşerse ne olur..?</p>

<p>Sizin bir şeyiniz düşer mi..?</p>

<p> </p>

<p>Benim hiçbir şeyim düşmez de…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/mekke-duserse/1091/</link>
<pubDate>Sat, 20 Apr 2024 07:37:20 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Seçimden Sonra </title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mutlu bir hayat olanaksızdır; insanın başarabileceği en iyi şey kahramanca bir hayattır…<br />
        Arthur Schopenhauer</strong></p>

<p> </p>

<p>Kendinize sorduğunuz “yaşamımda kendim olarak yeterince var mıyım, gönlümün istediği gibi yaşayabiliyor muyum hayatı?” sorusuna hiç düşünmeden bağırarak “evet evet evet” diye yanıt verebiliyorsanız eğer, dünyaya boşuna gelmemişsinizdir ve öldükten sonraki sanal hayatınıza da cennette devam edeceksiniz demektir bu…</p>

<p> </p>

<p>Bir de yaşamınızın sonundan yaşadıklarınıza dönüp bakma şansınız olacaksa eğer; “keşke yapmasaydım”dan ne kadar çok  “iyi ki yapmıştım” diyebilecekseniz kendinize eğer, o kadar çok yaşamış olacaksınız demektir bu da…</p>

<p> </p>

<p>Yalnız, bu demektirlerin hiçbiri olmayacak maalesef. Biz yanlış yetiştirilmiş bir toplumuz çünkü. Çok uzatmayacağım…</p>

<p> </p>

<p>Avrupa’nın Malta ve Portekiz hariç her ülkesinde akrabalarım ve tanıdıklarım var benim. Bazı ülkelerinin de neredeyse bütün şehirlerinde. Çocuklarının çoğuyla tanışmıyor olsak  da anne babalarıyla bağımız henüz kopmamıştır. Her yaz gelip çocuklarının düğünlerini Trabzon’da yapanlar da var hala…</p>

<p> </p>

<p>Biz onlardan hep ballandıra ballandıra anlattıkları bir Avrupa hikayesi dinlemiştik 70lerden beri. Son 10-15 yılda içeriden biri Avrupa’yı anlatmaya başladı bizlere. Bizi çekemiyorlar kıskançlıklarından çatlıyorlar falan filan. Bu ifadeleri Avrupa’dakilerin bir kısmı da kullanmaya başladı sonradan. Çünkü her seçim Türkiye’ye gelip ona oy veriyorlardı, gelmeyenlerine de o sandık göndermeye başladı daha sonradan. Yaşadıkları ülkelerde sosyalist partilere oy veriyorlardı ama onu karıştırmayalım şimdi, çok uzar...</p>

<p> </p>

<p>Biz de tatillerini Türkiye’de geçirenlere sormaya başladık sonradan. Avrupa bizi gerçekten kıskanıyor mu? diye. Hiç yorum katmadan Hollanda’da yaşayan iki kardeşin yanıtlarını yazacağım sizlere. Hacı olan ağabeye göre hasetinden çatlıyor Hollanda. Hacı ağabeyine göre ayyaş olan kardeşine göre de Hollanda s2ne takmıyor bizi. Belçika’da durum biraz farklı. Orada hacı olan küçük kardeş. Küçük kardeşe göre Belçika da hasetinden çatlıyor, ayyaş ağabeyine göre de Belçika da Hollanda gibi s2ne takmıyor bizi…</p>

<p> </p>

<p>Avrupa’nın çok yerlerini gezdim ama size Avrupa’yı anlatmak için henüz yeterli veri biriktiremedim heybemde. Sadece bizim yollarımız daha yeni ve daha güzel. Onların eski ve kötü yollarında da polis yok…</p>

<p> </p>

<p>Yalnız iki yıldır Avrupa’nın varoşu sayılabilecek olan bir ülkesi Romanya’da yaşıyorum dönüşümlü olarak. Marketlerinden bir şeyler alıyorum. Her sabah kahvaltı hazırlıyorum kendime. Bazen yemek yaptığım da oluyor…</p>

<p> </p>

<p>Tereyağı bizim Tonya tereyağından, balı bizim Anzer balından daha güzel. Çünkü bir şeyin sahtesini yapmayı öğrenememişler henüz. Bizim zeytinimiz onların zeytininden çok daha güzel, çünkü onların coğrafyasında o kadar zeytin yetiştirilebiliyor ancak. Biz de doğadan çalmayı öğrenememişiz henüz. Yalnız aynı zeytinlerden üretilen zeytin yağlarında onlarınki bizimkine beş basar. Çünkü onlar da üretimden çalmayı öğrenememişler henüz. Bunların hepsi insana ait olan şeyler ve insanda farklılıklar da olur diyelim hadi. Ulan hemen hemen 40 yıldır her sabah 2 tane yumurta haşlarım, bir kere sağlam alamamışım onları haşlama kabından. Romanya’da da bir kere bıraktın kırılıp suya dağılmayı kabuğu bile çatlamıyor yumurtaların. O kadar işlemiş ki genlerimize hırsızlık tavuklarımız bile yumurtanın kabuğundan çalıyorlarmış da anlamıyormuşum yıllardır…</p>

<p> </p>

<p>Güya seçim yazısı yazacaktık değil mi.? Başlığı da öyle atmıştık. Böyle başa böyle tarak işte. Neyin seçimini yazacaksın ki. Partisine kızıp en ciddi rakibine oy veren, onun oy verdiği yere ben oy vermem diyen insanlar vardı sandık başlarında çoğunlukla. Biraz anlayanlar da kendini beğenip onların oy verdiği sandıkta ben oy vermem diyerek sandığa gitmedi…</p>

<p> </p>

<p>Yani sonuçlar biraz değişti diye toplum da değişecek diye beklemeyin boş yere. Bozuk düzende sağlam çark olmaz. Yeni gelenler de düzene uyacaktır ve öğrenecekleri ilk şey hırsızlık olacaktır. Yani değişim değil devrim gereklidir…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle ve dostlukla kalın…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/secimden-son/1089/</link>
<pubDate>Sat, 13 Apr 2024 06:40:11 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İnsan Nereye Koşuyor</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<table>
	<tbody>
		<tr>
			<td>
			<p><b>Eğitim</b>, <strong>gerçeklerin öğretilmesi değildir. Düşünmek için aklın eğitilmesidir.</strong></p>

			<p><strong>               Albert Einstein</strong></p>
			</td>
			<td> </td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<p>İnsanlık tarihini etkileyen,  tarihe yön veren büyük icatlar ve keşifler vardır. Bunların en eskisi ateş kabul edilir.  1 milyon 600 bin yıl önce tesadüfen bulunduğu tahmin edilmektedir. Sonra yaklaşık 6 bin yıllık bir hikayenin içinde dönen tekerlek ve çok daha sonra da barut ve matbaa icat edilmiştir. Elektrik bir icat değildir, doğada tarihin ilk gününden beri vardı ama çok geç farkedildiği için biz de onu bu yazıda ciddiye almıyoruz. Tarih için çok önemli keşifler de vardır, ama onlar icatlar kadar eski değillerdir. Mesela saydığımız icatların sonundaki matbaa ile Amerika aynı tarihlerde yani 15. yüzyılda keşfedilmiştir. </p>

<p> </p>

<p>Diyeceğim şudur ki, insanlık tarihindeki büyük icat ve keşiflerin hepsinin insanlığın yararına olduğu bilgisi kesinlikle doğru bir bilgi değildir.  Yani barut icat edilmeseydi, Amerika keşfedilmeseydi çok daha güzel kalacaktı yeryüzü ve insanlık…</p>

<p> </p>

<p>Neyse gelelim günümüze. Gökdelenlerin boyu uzayınca gelişmiş zannediyoruz kendimizi. Köprülerin tünellerin yolların uzunluğu arttıkça da. Oysa yolların uzunluğu arttıkça yolsuzlukların da uzunluğu artıyor. Hırsızlıkların adaletsizliklerin de, ama biz onları görmüyoruz, görünenlere bakıyoruz sadece…</p>

<p> </p>

<p>19 yaşında bir çocuk Facebook’u kuruyor, diğer bir çocuk Twitter’ı kuruyor, dünyanın en zenginleri arasına giriyorlar; bu onlar için bir gelişmişlik ölçüsü sayılabilir. Biz günün 8 saatini o sitelerde geçirerek kendimizi gelişmiş zannediyoruz ya onu aklım almıyor işte…</p>

<p> </p>

<p>Gelin çoğunuza göre daha fazla saçmalamış kabul edilmeden sağlam bir kaynağa başvuralım. </p>

<p> </p>

<p>Eğer doğru yönde bir gelişme yoluna girersek -ki çok zor- yüzyıl sonra Türk tarihinin en önemli kişileri arasında gösterilecek olan Doğan Cüceloğlu’nun bir söyleşide söyledikleriyle belki daha iyi anlaşabileceğiz..:</p>

<p> </p>

<p><strong>İnsanın yaptığı seçimler arasında üçü var ki hayat hikâyemizin en temel dönüm noktalarını oluşturur; okul seçimi, iş seçimi ve eş seçimi. Bu seçimleri bilinçli yapmamız gerekiyor; çünkü varoluşumuzun, hayatımızın her yönünü etkiliyorlar.</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Seçimler önemli bir mesele ama belki ondan da evvel konuşmamız gereken önemli bir konu daha var. Önce ondan, yani zaman içinde kaybettiğimiz bir durumdan bahsetmek istiyorum. Altyapımıza ilişkin bir kayıp bu. Yaptığımız, yapacağımız seçimler konusunda bize destek olanların, yanımızda bulduklarımızın, bizi yönlendirenlerin kaybı. </strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Eskiden eğitim süreci içinde anne-baba eksik kalsa bile o eksiği tamamlayan bir geniş aile, konu komşu, bir mahalle, bir köy vardı. Annenin bilmediğini Şefika Teyze biliyordu, babanın bilmediğini Hüsamettin Amca. Bir çocuğu konu komşu el birliğiyle yetiştiriyordu. Şimdi artık iş hayatı yoğunlaştı, geniş aile daraldı, mahalle hemen hemen yok oldu. Artık Hüsamettin Amca, Şefika Teyze yok. Onların yerine Facebook var, Instagram var…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Akıllı telefonların aracılığıyla hayatlarımıza yeni bir sürü şey girmeye başladı. Hüsamettin Amca’nın, Şefika Teyze’nin konu komşu çocuklarından bir beklentisi yoktu ama sosyal medyanın olabilir. Onlar sadece mahallenin üyeleri olarak üstlerine düşen görevleri, amcalıklarını teyzeliklerini yapıyorlardı. Çünkü aynı şey onlar için de yapışılmıştı. Şimdi kazandığımız artılar var gibi geliyor ama dikkatli olmamız gerekiyor, çünkü kaybettiklerimiz de olabilir. Örneğin hiç farkında olmadan tam olarak anlamadığın bir siyasal ya da ideolojik kampanyanın parçası haline gelebilirsin. Bunun gibi durumların farkında olmamız lazım.</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>İnsan hem eşsiz, emsalsiz bir birey hem de insanlığını ilişkilerde, ait olduğu ekip içinde bulan bir yapıya sahip. Ait olmayı önemseyen eski aile tipi bireyselleşmeye pek imkan vermiyordu. Şimdi ise insanlar artık birey olmayı önemsemeye başladı ama bu defa da buradaki aşırılık aile kurumunu yaralayabiliyor. Modern aile dengeli bir aile olmalı; aile içinde gelişen “ben”ler ailenin “biz”i içinde kendi yerini ve hayatının anlamını bulabilmeli. O yüzden bana göre, bugün üniversite öğrencilerine ebeveyn olma bilinciyle ilgili dersler verilmeli. Bu kişiler sadece birer anne baba olmakla kalmayacak, ileride büyükanne ve büyükbaba  da olacaklar. Bu bilincin altyapısı da şimdiden oluşturulmalı…</strong></p>

<p> </p>

<p>O kadar eğitimli modern laik özgürlükçü bir toplum olmuşuz ki “ne diyor bu moruk” diyen yenilikçilerin sayısının, anlayıp hak veren geri kafalılardan daha çok olduğuna adım gibi emin oldumu söyleyerek bitiriyorum…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle ve dostlukla kalın…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/insan-nereye-kosuyor/1088/</link>
<pubDate>Sat, 06 Apr 2024 07:51:11 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yeni Türkiye</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ölesiye çalışarak kazanma hırsı, başarı güdüsü ve sahip olma tutkusu, ekonomik etkinlikleri insan yaşamının ana hedefi ve amacı haline getirerek insanın doğal yaşamdan ve ahlaki değerlerden uzaklaşmasına neden olur. Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan, o kadar çok şeyin var demektir ve görkemsiz yaşamın o denli büyüktür. Ekonomi, senin yaşamından ve insanlığından aldığı şeylerin yerine sana para ve zenginlik verir...</strong></p>

<p><strong>                         Karl Marx</strong></p>

<p> </p>

<p>Neresinden nasıl başlasak bilmem ki..! Şimdi herkesin bildiği gibi; yarın sabah bütün Türkiye kalkacak, sandığa gidecek ve oy verecek. Akşam da gün boyu verilen oylar sayılacak. Kimileri savaş kazanacak, kimileri zafer kazanacak, kimileri yenilecek, kimileri yıkılacak hatta… Oysa Türkiye’de hiçbir şey değişmeyecek, yine herkesin yıllardır bildiği gibi yani...</p>

<p> </p>

<p>Ben çok anlamam bu seçim meçim işlerinden. Bizim köyden biraz anlarım ama. O yüzden, gelin bizim köyden başlayalım. Trabzon Belediye Başkanı, Araklı Belediye Başkanı ve bunların meclis üyeleri hiç kimsenin umurunda değil bizim köyde. İki tane muhtar adayı var sadece. Sanki savaşa gidiliyor. Savaşa giden de muhtar adayları değil, onları destekleyenler. Her gece kapı kapı gezmeler, her sabah değişen oylar, her sabah değişen azalar, her sabah yeniden başlamalar…</p>

<p> </p>

<p>Bütün dünya Türkiye’yi çekemez kıskanır ya. Bunu bütün Türkiye bilir. Bütün Türkiye de Trabzon’u çekemez kıskanır. Bunu da bütün Trabzon bilir. Böyle zincirleme bizim sülaleye kadar gidersiniz…</p>

<p> </p>

<p>Bir hayat harcadım insanı anlamak için. Otuz yıldır da insan psikolojisi okuyorum, elli yıldır hiç görmediğim şeyleri gördüm. Yani sülalemi üç günde tanıdım anladım.  Nesini tanıdım anladım sülalemin..? Onları asla anlayamayacağımı. Ve haliyle insanı da…</p>

<p> </p>

<p>Beş tanesi gerçek hayatta hiç var olmamış(bu uzun bir hikaye, vaktiyle Avrupa’ya işçi olarak gidenler gavurlardan daha fazla çocuk parası alsın diye fazladan çocuk beyan ederlermiş, hem de resmi yoldan) üçyüz elli altı seçmenli bir köyden söz ediyoruz. Ve o köyde on sekiz yaşından küçük insan yok. Çünkü on sekiz yaşından küçüklerin oyları yok. Yani sadece seçmenlerin yaşadığı bir köy. Aslında seçmenler de yaşamıyor o köyde. Sadece oy vermeye gittikleri bir yer. Mesela Hollanda’da yaşayan bir hala oğlu eşini hasta yatağında bırakıp sırf dayısının oğluna oy vermek için yarın sabah Trabzon Havaalanına gelecek, araç kiralayıp 90 km uzaktaki sandığa gidip zarf atacak ve aynı havaalanına dönüp tekrar Hollanda’ya gidecek. Kıbrıs’tan gelecekler, İstanbul’dan gelecekler…Gelecekler de gelecekler…</p>

<p>Ne yapacaklar gelip de..? Trabzon’u ve Araklı’yı yönetecek hiç taımadıkları bilmedikleri Belediye Başkanlarını ve onların Meclis üyelerini seçecekler, bir de hiç kimsenin yaşamadığı bir köyün muhtarını. Asıl geliş amaçları da muhtar zaten…</p>

<p> </p>

<p>On gündür ben de Trabzon’dayım bu yüzden. Çünkü o köyün muhtar adaylarından biri benim kardeşim. Seçimden önceki son Cuma sabahı yani dün sabah arıyor, “günaydın abi” demesine izin vermeden  ben soruyorum..:</p>

<p> </p>

<p>- Bu sabah o yana bu yana gidip gelen var mı..?</p>

<p>- Yok abi. Köye Cuma’ya gidiyorum sen de gelir misin..?</p>

<p>- İyi olur bekle hazırlanıp çıkayım…</p>

<p>- Ama abi cenaze namazı gibi dışarıda kılınmaz Cuma namazı. Caminin kenarlarında durmayacaksın içine gireceksin, girmezsen seçimi kaybederiz…</p>

<p>- Doğru haklısın, sen git kıl gel o zaman gözüm…</p>

<p> </p>

<p>Ve çok ilginçtir ki bu yazıyı okuyanların hiçbiri benim kardeşime oy vermeyecek. Bunu adım gibi biliyorum. Öyle olursa da ailem tarafından aforoz edileceğim kesin. Belki de afaroz yetmeyecek, idam..! Ama hiç korkmadan o kadar rahat yazabiliyorum ki. Çünkü okumayacaklar. Bunu da adım gibi biliyorum. İşte başlıktaki Türkiye budur. Ve o Türkiye’nin asıl sorunu da yöneten hırsızları değil o hırsızları  seçip alkışlayanlarıdır…</p>

<p> </p>

<p>Bazen sonucu okuyucuya bırakıyordum ya, bu yazıda da Marx’ın konuyla alakasını sizlere bırakıyorum…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle ve dostlukla kalın…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/yeni-turkiye/1087/</link>
<pubDate>Sat, 30 Mar 2024 23:03:12 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Beyaz Zambaklar Ülkesinde</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Zeki insanlar söyleyecek bir şeyleri olduğu için konuşurlar. Aptallar, konuşmaları gerektiği için…</strong></p>

<p><strong>                              Eflatun </strong></p>

<p> </p>

<p>Zamanın birinde (19 . yüzyılın sonları-20. yüzyılın başları) Çarlık Rusyası’nda çok ünlü bir papaz yaşarmış. Hem kilisede papaz hem de Çarlık Rusyası’nın en çok okunan halk yazarlarından biriymiş bu papaz. Yani bizim ülkemizdeki gibi okuma yazma bilmeyen alim ulema din adamlarından değilmiş. Yalnız bizdeki gibi başka bir durum orada da varmış ki iyice halkı etkilemeye başlayınca görüşleri nedeniyle kiliseden kovulmuş bu papaz. Aynı yüz yıl sonraki bizde Turan Dursun’un başına gelenler gibi yani. Kiliseden kovulduktan sonra bu papaz kendisini tamamen yazarlığa vermiş, gazeteci ve hatip olarak kitleleri etkilemeye devam etmiş. 17 Ekim 1917’de Bolşevik Devrimi gerçekleştiğinde de ülkeden kaçmak zorunda kalmış, gene bizde de hep olduğu gibi yani (demek Turan Dursun da kaçmayı akıl etseydi belki de yaşıyor olacaktı şimdi). Bu firari eski papaz Yugoslavya Krallığı’nda geçirdiği son yıllarında pek çok eser kaleme almış ve konferanslar vermiş. Eserleri, Sovyet döneminde ülkesi Rusya’da yasaklanmış ancak Yugoslavya’da Bulgaristan’da ve o yıllarda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde çok etkili olmuş, devrin aydınlarını etkilemiştir. Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabı, Türkiye’de en çok okunan yabancı eserler arasına girmiştir. Ne kadar çok okuyorsak artık..! Ben gençliğimde bir kere okumuştum, geçen ay ikinci defa okudum. Bazı kitaplar 20 yılda bir tekrar okunmalıdır gibi batıl bir inancım var da…</p>

<p> </p>

<p>Gelin şimdi masal anlatmayı bırakıp Beyaz Zambaklar Ülkesine gidelim. Tarihinin neredeyse tamamına yakınını İsveç egemenliğinde, son 110 yılını Çarlık Rusyası egemenliğinde geçirmiştir Finlandiya. Bolşevik Devrimi’nden sonra bağımsız bir ülke olabilmiştir ancak. Papaz yazar Grigory Petrov'un çeşitli aralıklarla çıktığı Finlandiya seyahatlerindeki notlarından oluşan bu eser, 19. yüzyılın son döneminde Finlandiya halkının içinde bulunduğu durumu, cehaletten kurtulmak için başta Johan Vilhelm Snellman olmak üzere ülkedeki bir avuç Fin aydının verdiği olağanüstü mücadeleyi anlatır. Ve bugün bir çok konuda dünyanın en iyi, Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu'nda en eşit ikinci ülkesi, Dünya Mutluluk Raporu'nda da dünyanın zirvesinde yer alan, kişi başına milli geliri 55 bin dolar olan Finlandiya’ya nasıl gelindiğini. Beyaz Zambaklar Ülkesini merak edenleri kitabı okumakla başbaşa bırakıp ülkemize geri dönelim şimdi.</p>

<p> </p>

<p>Şimdiki Türkiye’de bu kitabı kaç kişi okumuştur kaç kişi okumamıştır bilemeyiz ama Türkiye’nin tüpçü ve diğer yandaş yalaka medyasında konuşan yazan aydın geçinen dangalakların tamamının okumadığından adım gibi eminim. Sakın bir tanesi ben okudum demesin o zaman daha kötü duruma düşerler. Özellikle soyadından da hiç utanmayan bir rektör var ki o bu kitabın varlığını biliyorum bile demesin. Bu kitabı okuyup o kanallarda konuşan o gazetelerde yazan her kişi dünyanın bütün kötü sıfatlarının adının önüne konulmasına otomatikman izin vermiş sayılır. Haydar Dümen ve Güzin Abla hariç. Hadi maç sonuçlarını konuşup yazan gereksiz adamlar da hariç olsun…</p>

<p> </p>

<p>Bitirirken kitapla ilgili çarpıcı bir bilgiyi paylaşmak istiyorum izninizle…</p>

<p> </p>

<p>Çeşitli kaynaklarda Mustafa Kemal Atatürk tarafından bu kitabın askeri okullarda okutulması ve öğrencilere tavsiye edilmesi istendiğinden rivayet edilmektedir. Hatta bu iddia kitabın arka kapağında bile belirtilmiştir. Bunun en güçlü kanıtı da şudur..: Cumhuriyet Gazetesi 27 Mayıs 1960 devrimini gerçekleştiren askerlerin eğitim seviyesi ve dünyaya bakışını öğrenmek için bir anket yapmıştı devrim sonrası. Anketteki sorulardan bir tanesi "Okuduğunuz hangi kitap sizi en çok etkiledi?" şeklindeydi. Ve devrimi yapan subayların tamamına yakını “Beyaz Zambaklar Ülkesinde" yanıtı vermişti bu soruya…</p>

<p> </p>

<p>Şimdikiler de Bedüizzaman Saidi Nursi okuyor. Yani anlatacak o kadar çok şey var ki, ama anlatacak insan yok işte…</p>

<p> </p>

<p>Sevgiyle dostlukla aşkla ve kitapla kalın…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/beyaz-zambaklar-ul/1086/</link>
<pubDate>Sat, 23 Mar 2024 08:04:20 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İstanbul İstanbul Olalı</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bilgi  cesaret verir, cehalet ise küstahlık. Bilgili insan mütevazidir, cahil insan ise kibirli…</strong></p>

<p><strong>                     Albert Einstein </strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Aklı olan öğrenmeyi seçiyor, aptal olan öğretmeyi…</strong></p>

<p><strong>                       Anton Çehov</strong></p>

<p> </p>

<p>Aklına koymuştu Paşa, Şişli’deki evinde Anadolu’nun kurtuluş reçetesini yazarken. Kim, hangi görevle Anadolu’ya gönderecekse göndersin O’nu, O reçetesine yazdığı tedaviyi uygulayacaktı Anadolu’da. Mağrur İngilizler ve emir erleri Halife Vahdettin, Samsun ve civarından kulaklarına kadar gelen  homurdanmaları ve isyanları bastırması için göndermiş olsalar da O’nu Anadolu’ya O’nun planı başkaydı. O’nun gittiği civar da sadece Samsun değil bütün Anadolu’dur ve Anadolu’daki o homurdanmaları isyan ateşine çevirecektir O. Yalnız şimdiki konumuz Kurtuluş Savaşı değilir ve bu yürüyüşün bundan sonrasına eşlik etmiyoruz. 8 yılı birden atlayıp özel bir toplantısına gidip Paşa’yı dinliyoruz…</p>

<p> </p>

<p>Bu tam bağımsızlık yürüyüşünün 8. yılında 17 Aralık 1927 tarihinde yaptıklarını anlattığı bir TBMM konuşmasının bir bölümünde şöyle der Paşa..:</p>

<p> </p>

<p><strong>Efendiler,</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, bilakis bu gibi yapılar din ve devlet düşmanı oldukları, Selçuklu ve Osmanlı'yı bu yüzden batırdıkları için yasakladık.</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Çok değil yüzyıla kalmadan eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki, bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir…</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Ayrıca unutmayın ki, o gün geldiğinde, her bir taraf diğerini dinsizlikle ve vatan hainliği ile suçlamaktan da geri kalmayacaktır…</strong></p>

<p> </p>

<p>Yüz yıl sonrasını ayna gibi gösteren bu adama dünya lideri demedik hiçbir zaman biz. Gelecekte de demeyeceğiz. Çünkü O dünyaya liderlik etmedi, öyle bir iddiası da derdi de olmadı hiçbir zaman. Dünyaya resmen posta koydu O. Ve posta koyduğu dünyaya da kalın izler bırakarak gitti…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi bazı kara cahiller, bırakın bir yıl sonrasını burnunun ucunu göremeyen, 22 yılda 22 kere “beni kandırdılar, rabbim de milletim de beni affetsin” diyen, alt yapısını kendi hazırladığı sözde darbe girişimini “eniştemden öğrendim” diyen adama büyük bir gururla dünya lideri diyor…</p>

<p> </p>

<p>Desinler biz takmıyoruz da o takıyor işte. Kendini gerçekten öyle zannediyor ve hiç kimseyi dinlemeden İstanbula’a ihanet etmeye devam ediyor. Demeyin Allah rızası için…</p>

<p> </p>

<p>Kendisi zaten İstanbul’a ihanet ettiğini söylemişti. Biz son beş yıla bakalım. Beş yıl önceki yerel seçimlerde günlerce düşük profilli bir aday aradı İstanbul için. Aslında AKEPE içinde düşük profilli bir kişi aramak Erzincan’da eşek izi aramaktan daha kolaydı ama o çok aradı nedense. Sonunda aradığı düşük profilli adamı da Erzincan’da buldu. Allah var, profili düşüktü ama renkli bir kişilikti. Belki Kemal Sunal esprilerinden daha salakçaydı esprileri, tamam kabul. Ama kahkahalarla gülmesek de en azından sinirlerimiz bozulmuyordu. Bu seçimde hiçbir yere aday göstermemiş o en sadık yaverini. Ayıp etmiş. Kısıklı’ya muhtar adayı gösterseydi iyiydi valla…</p>

<p> </p>

<p>Neyse gelelim şimdiki seçime. Bu seçimde İstanbul’a gönderdiği acemi adayın profiline baktık; düşük değil, hiç yok…</p>

<p> </p>

<p>Adam İstanbul’u bilmiyor. Silivri Bekediyesi’nin kendi ittifaklarında olduğunu bilmiyor. Beyoğlu’nun Avrupa’da olduğunu bilmiyor. Üsküdar’ın Asya’da olduğunu bilmiyor. Asya’nın da nerede olduğunu bilmiyor ya neyse. Esprilerine gelince yazacak hiçbir şey bulamıyorum valla. Haksızlık etmişiz Cin Ali beye…</p>

<p> </p>

<p>Buraya kadar konuştuklarımız da bizim sınıfımızın meselesi değil zaten. Geçelim kendi sınıfımıza. Onlar oy isteyen sınıfta biz oy veren sınıftayız. Biz hep veren sınıftayız zaten. Oy veren, emek veren, vergi veren, can veren… Ve bir ülkenin talihsizliği de herkesin bildiğinin aksine oy isteyen zümre değil oy veren zümredir. Çünkü demokrasinin en büyük zaafı bir seçmenin cehaletinin bütün halkın güvenliği için tehlike oluşturuyor olmasıdır…</p>

<p> </p>

<p>"Namus vicdanıyla başbaşa kalan bir insanın yüzünün kızarmamasıdır" der tanıdığım bir filozof. Filozoflar da bize çok gelir, gelin o ülkenin seçmenine bakalım biz..:</p>

<p> </p>

<p>Bir gün “verdiğin sözlerin ancak yüzde 87’sini gerçekleştirdin” diyen, bir gün “biiir ikiii üüüç dööört beeeş altııı yediii sekiiiz adım metro yaptın sadece” diyen, birgün “ancak 17 km metro yapabildin” diyen, İstanbul’dan hiç haberi olmayan, kibirinden geçilmeyen bir şamar oğlanına “gel sen dünyanın başkentini yönet” diyerek oy verirken gerçekten yüzünüz hiç kızarmayacak mı..? Kızarmayacaksa söyleyin de söyleyelim o filozofa tanımını değiştirsin de ayıp etmiş olmasın size en azından…</p>

<p> </p>

<p>Hayal ediyorum da..! Acaba ne zaman sağlıklı bir toplum olabileceğiz diye. Yanıtı o kadar kesin ve o kadar net ki…</p>

<p> </p>

<p>Sağlıklı bireyler yetiştirebildiğimiz zaman…</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/istanbul-istanbul-olali/1085/</link>
<pubDate>Sat, 16 Mar 2024 01:56:45 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Şeriat ve Kadın</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tarih şunu kanıtlamaktadır ki; her toplum kadına verdiği değere oranla gelişir ya da ilkelleşir...</strong></p>

<p>                             <strong>İlhan Arsel</strong></p>

<p> </p>

<p>Başlık, girişteki sözü içinden aldığım 1987’de ilk baskısını yapan bir kitabın adıdır. Kitabın yazarı da sözün altındaki dev isimdir. İlk baskısını okuduğumda o kadar çok umutlanmıştım ki. Ama maalesef olmadı. Bırakın aydınlanmayı o zamanki alaca karanlığı bile koruyamadık. 15 yıl sonra “dindar nesiller yetiştireceğiz” vaadiyle bir partı iktidar oldu ve zifiri karanlığa gömdü ülkeyi. 22 yıldır da sürüyor o karanlık hikaye. Ve o hikayeyi daha çok kadınlar besliyor erkeklerden daha çok oy vererek. O kitabı okuyup da “dindar nesiller yetiştireceğiz” diyen bir partiye oy veren bir kadın olabileceğini aklım hayalım almıyor hala. Varsa eğer yarım akıllı olduğunu söylemek o kitabın içinden çıkacak  bir sonuç olacaktır ama ben o sonucu buraya yazmayacağım. O kadar şeytanlıkları planlayıp uygulayan kadın yarım akıllı olmaz olamaz olmamalı diye düşünüyorum çünkü…</p>

<p> </p>

<p>Yazacak başka bir şey bulamadığım için bu  yazıyı yazmıyorum. Aslında her gün bunu yaz diyen onlarca olayla karşılaşıyoruz, onlarcasını da yazılı görüntülü basından izliyoruz ama bana ne diyoruz. Son zamanlarda sokaklarda, hatta adliye binalarında bile şeriat gösterileri düzenleniyor ya. Hata hatta Anıtkabir’de bile. Ülkenin Cumhurbaşkanı da çıkıp “şeriata karşı çıkanlar, aslında İslam’ın kendisine karşı çıkıyorlardır” diyerek eleştirilere yanıt veriyor ya. Yani kendim bile kendimi tutamadım ve mecbur kaldım işte bunları yazmaya…</p>

<p> </p>

<p>Aslında, düşüncelerini onları anlamayacak insanlara göstermek diye bir derdi olmamalı bir insanın. Ama birilerine de anlatmak hatta gözüne sokmak gerekiyor işte…</p>

<p> </p>

<p>Bak Sayın Cumhurbaşkanı. Evet, aslında İslamın kendisine de karşıyım ben. Ne olmuş yani karşıysam. Beni bununla korkutup şeriatı kabul ettirecebileceğini mi sanıyorsun. Eğer amacın islam karşıtı görünüyor olmaktan korkacak olan insanları bu şekilde korkutup şeriata mecbur etmek ise ki kesinlikle öyle, ama onda da yanılıyorsun sayın Cumhurbaşkanı. Bu yanılgın cehaletinden mi kaynaklanıyor narsistliğinden mi  bilemiyorum, orası beni aşıyor işte. Ama bir şeyi çok iyi biliyorum. İslam şeriat demek değildir, yani doğru bir yalan bul kendine. Bir de zaten senin şeriat ya da islam diye bir derdin de yok ki. Bunu hepimiz biliyoruz, sen de bildiğimizi biliyorsun. Cumhuriyete ve Atatürk’e açtığın savaşta bütün barutunu kullanıyorsun, hepsi bu…</p>

<p> </p>

<p>Şimdi de siz bakın güzel kardeşlerim. Cihad kelimesi Arapça "mücadele" kökünden gelir ve günümüz Türkçe’sinde de "İslam uğruna savaşma" anlamında kullanılır çoğunlukla. Kur’an-i Kerim’de de bir çok yerde geçer. Cihadda hırsızlık, gasp, talan, zina, tecavüz gibi fiiller suç kabul edilmez. Ve savaştan sonra her şey de ganimettir.  Kadın bile...</p>

<p> </p>

<p>Bugün Türkiye’de Cumhuriyete demokrasiye ve özgürlüklere karşı sürdürülen savaş da AKEPE anlayışına göre bir cihaddır. O yüzden hiç bir AKEPEli hırsız değildir, soyguncu değildir, gerici değildir. Tecavüzcü hiç değildir. Tecavüzcülerin hırsızların soyguncuların ceza almamaları da sadece bu yüzdendir. </p>

<p> </p>

<p>Her şeyi biraz açıklayabiliyorum ama tecavüze uğrayan kadınların tecavüz eden erkeklerden daha çok AKEPEli olmalarının nedenini bulamıyorum ve açıklayamıyorum işte...</p>

<p> </p>

<p>Bilmediği yerde de susmalı insan…</p>
]]></content:encoded>
<author>Davut Hacıhasanoğlu</author>
<link>https://www.habercuk.com/yazarlar/davut-hacihasanoglu/seriat-ve-kadin/1084/</link>
<pubDate>Sat, 09 Mar 2024 01:14:20 +0300</pubDate>
</item></channel>
</rss>