Agos’ta Pontos iddiaları

Agos'ta Pontos iddiaları

Agos Gazetesi 'Rum Pontus gerçeği' başlığı altında Tamer Çilingir'in yeni kitabı ilgili skandal bir röportaja imza attı.

10 Aralık 2016 - 09:16 - Güncelleme: 10 Aralık 2016 - 19:07

İşte o röportaj:  

Ermeni Soykırımı son yıllarda biraz daha yüksek sesle konuşulmaya başlansa da, 1914-21 arasında Karadeniz’deki Pontos Rumlarının uğradığı soykırım neredeyse hiç konuşulmuyor. Konuyla ilgili önemli çalışmaları bulunan Tamer Çilingir’in ‘Pontos Gerçeği: 1914-21 arasında Karadeniz’de yaşananlar’ başlıklı kitabı Belge Yayınevi tarafından yayınlandı. Çilingir’le, ‘Pontos Gerçeği’ni konuştuk.

Pontos Soykırımı'nın tarihini kısaca özetleyebilir misiniz?

1894 yılında Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayıp, 1915’te İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1,5 milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani’nin hayatına mal olan Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın son etabıdır Pontos Rum Soykırımı.

1914-1921 yılları arasında Amasya, Samsun, Giresun’da 134.078, Niksar’da 27.216, Trabzon’da 38.434, Tokat’ta 64.582, Maçka’da 17.479, Şebinkarahisar’da 21.448 olmak üzere 1921-23 yılları arasında ve Mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştır.

Günümüzde 1915'teki Ermeni Soykırımı halen yüksek sesle olmasa da konuşulmaya başlandı ancak Pontos Soykırımı genellikle bilinmiyor. Bu bilinmezliğin başlıca sebepleri nelerdir?

İlk sorunuza verdiğim yanıtta belirttiğim gibi, soykırım süreci 1915 ile sınırlı değildir ve böyle de ele alınmamalıdır. Soykırım süreci üç önemli siyasi iktidarın (Abdülhamit, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Kemalistler) Osmanlı’nın geride kalan son toprak parçasındaki Hıristiyan uluslara yönelik peşi sıra uyguladıkları dünyada eşi benzeri olmayan ve Hitler’e de esin kaynağı olacak bir özelliğe sahiptir.

Ancak bu soykırımın son etabının yani Pontos Rum Soykırımı’nın gerçekleştiği koşullarda içinde bulunulan konjönktürel durum çok farklıdır. Ve Rumları tümden imha etme etabı başlamadan önce de örneğin sadece Karadeniz’de katledilen Rumların sayısı 150 bine yakındır. Mustafa Kemal’in 1919 yılında Samsun’a gelişiyle bu süreç tamamen yok etme sürecine evrilecektir.

Ermeni Soykırımı dünyanın hemen her ülkesinde yüz yıldır konuşuluyor, hemen her ülkenin üniversitelerinde bu konuda akademik binlerce çalışma var. Bunun en önemli sebeplerinden biri Ermeni ulusunun 20.yüzyıla girilirken hayatın birçok alanında örgütlü oluşudur. Soykırım sürecinde de bu örgütlülükler dünyanın birçok yerinde seslerini yükseltmiş ve özellikle Ermenilere yönelik soykırımı sürecinde yaşananları dile getirebilmiş olmasıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedenler safında yer alan Osmanlı mahkemeleri bile İttihat ve Terakkicileri yargılayıp mahkum etmiştir. Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın bu evresinde (1915) İttihat ve Terakkicilerin yol arkadaşı Almanya da suç ortağıdır. Dolayısıyla Almanya ile çelişkileri olan daha doğrusu Birinci Dünya Savaşı’nın karşı cephesinde yer alan başta İngiliz ve Fransız devletleri bu konuda en azından sessiz kalmamışlardır. Türkiye’de ise son yıllarda özellikle Hrant Dink’in katledilmesinden sonra konuşulmaya başlanmış bir konudur Ermeni Soykırımı.

Devlet açısından bakıldığında ise inkâr hâlâ temel politikadır.

Pontoslulara yönelik soykırımın dünyada daha alt tellerden seslendirilmesinin temel nedenlerinden biri, o dönem dünya siyasetinde önemli rol oynayan devletlerin de suç ortaklığıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu dünya savaşının galibi emperyalist devletlerin ittifakı ile gerçekleşmiştir. Ve tabii dünyanın ilk sosyalist devrimini gerçekleştiren Sovyetler Birliği de Türkiye Cumhuriyeti’ni hem siyasi hem askeri destek vererek onaylamıştır.

‘Emperyalizme, yedi düvele karşı bir kurtuluş savaşı’ masalının gölgesinde bütün Karadeniz kana bulanmış ve 1923 yılında Lozan’da yapılan anlaşma neticesinde gerçekleşen Mübadele ile de tüm olan bitenin üzerine sünger çekilip, adeta mal değiştirir gibi Osmanlı’dan geri kalan topraklardaki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan’daki Müslümanlar yer değiştirilmiş, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmiştir. Yani Pontos’taki Rumların soydaşı Yunanistan bile olan bitenin sorumlularıyla masaya oturup el sıkışmıştır.

1927 yılında okumaya başladığı ‘Nutuk’ ile tarihi yeni baştan yazan Mustafa Kemal’in resmi tarihi bugüne kadar sınırlı birkaç aydın ve örgütlenme haricinde hâlâ eleştirilememiş, bu tarihle hesaplaşılamamıştır. İşte bu yüzden, Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın ilk etabı cumhuriyet öncesinde olduğu için kimi kesimlerce (çok küçük bir kesim) kabul görebilirken, Pontos Soykırımı’ndan bahsetmek, cumhuriyeti de sanık sandalyesine oturtacağından ‘bilinmezliğini’ sürdürmektedir.

Karadeniz'de Pontos Soykırımı'na dair bakış ne yönde? Yerelde ciddi bir kimlik inkârıyla karşılaşıldığı söylenebilir mi? Bu konuda Trabzon'un özel bir hassasiyetle öne çıkması nasıl açıklanır?

Karadeniz’de demografik yapının çok değiştiği/değiştirildiği iddiaları pek gerçeği yansıtmıyor öncelikle bunu belirteyim. 1461 yılından (Osmanlı Sultanı Mehmet’in Trabzon’u işgali) itibaren Osmanlı kayıtları (tahrir defterleri, salnameler, vb.) ve son Mübadele sonrası Yunanistan’dan gelen Müslümanlarla ilgili çıkan birçok Cumhuriyet kaynakları bize gösteriyor ki, 600 yıldır Pontos’ta yaşayan nüfus ya Müslümanlaştırılmış ya da 1914-1923 yılları arasındaki gibi katledilmiş ya da 1923 yılındaki Mübadele sürecinde olduğu gibi Pontos’tan sürgün edilmiştir.

Mübadele ile Osmanlı’dan geri kalan topraklardan Yunanistan’a sürgün edilen Ortodoks Rumların sayısı 1 milyon 250 bin ( Pontos’tan gidenlerin sayısı 200 bin civarındadır), Yunanistan gelen Müslümanların sayısı ise 500 bindir. Ve bu gelen Müslümanların çok azı Pontos’a yerleşmiştir.

Osmanlı yönetiminde peyderpey Müslümanlaştırılan ve soykırımı süreci ile artık Ortodoks kimliğin tamamen silindiği Pontos topraklarında bugün Rumlar artık Müslüman kimliği ile yaşıyorlar.

600 yıllık zulmün ve soykırımın tanığı Pontos insanının yaşadığı travma elbette sosyoloji biliminin ilgi alanındadır. Ancak yüzyıllar boyunca egemenlere karşı yaşama mücadelesi veren bu insanlar, kimi zaman dinlerini kimi zaman dillerini kimliklerini değiştirse de hiç bir zaman egemenler tarafından güvenilir olmamışlar ve bu onlara hep hissettirilmiştir.

Bu gün ‘Temel fıkraları’na konu edilerek komikleştirilip aptal yerine konan, aşağılanan, şivesiyle, burnuyla alay edilen, özellikle Trabzon çevresinde hâlâ Rumca konuşanlara “bu dili nerden öğrendiniz” soruları sorulan bu insanlara hâlâ kendilerine güvenilmediği hatırlatılarak ötekileştirilmeye devam etmektedir. İşte bu nedenle adeta bir toplumsal reflekse dönüşen ‘en iyi Türk biziz’, ‘en iyi Müslüman biziz’ diyerek kendilerini hâlâ egemenlere kabul ettirmek içim yaşam mücadelesini sürdürmektedirler yüz yıldır. Bu yüzden kontrgerilla ve Milliyetçi-Müslüman Türk çeteleri Karadeniz’de çocuklardan katiller yaratma becerisine sahip olabilmiştir.

Pontos’ta yaşayan istisnasız herkes “Acaba Rum muyuz?” sorusu ile karşı karşıyadır en azından yüz yıldır. Bunun böyle olmadığını ispat etmek için uğraşan her ailenin bir sonraki jenerasyonunda bu soru tekrar tekrar mutlaka gündeme gelmiştir.

Müslümanlıkla ilgisi olmayan hatta Hıristiyan inancına uygun birçok gelenek Pontos’ta devam etmektedir. Çok yerde tabutla gömülmek, yumurta boyamak, Kalandar etkinlikleri vb. adetler sürüyor. Giysiler, kemençe, horon, halk şarkıları, yemek alışkanlıkları, eğlenceler ise binlerce yıllık Pontos folklorunun baskın izlerini taşır.

Trabzon’un bu konuda öne çıkmasının da sebebi budur. Çünkü bugün Pontos’un Rum geçmişinin en önemli izi olarak söyleyebileceğimiz ‘Pontos Rumcası/Romeyika’ Trabzon’da 300’ün üzerinde köyde yaşayan bir dildir. 

 

Pontos Soykırımı'yla ilgili çalışmalara Türkiye'de ne zaman başlandı?

Ne yazık ki bu konuya dair 100 yıl boyunca yazılı çizili birkaç makale dışında hiç bir şey yoktur. 1996 yılında Ömer Asan’ın ‘Pontos Kültürü’ kitabı Pontos kültürü hakkında yazılı cumhuriyet tarihinin ilk kitabıdır. Özellikle Trabzon ve çevresinde konuşulan dil olan ‘Romeyika’dan yola çıkarak, soykırımından söz edilmemiş olsa da Pontos’tan çıkan ilk sestir, önemlidir, değerlidir. Son yirmi yıl içerisinde Yunanistan’daki akrabalarını bulan ve bu nedenle de yüz yıl öncesinin Pontos sürgünleriyle görüşme olanağı bulan birçok aile ve onların çevresinde ciddi bir duyarlılık oluştu.

Yunanistan’dan Pontos’taki akrabalarını arayanlar, Pontos’tan Yunanistan’daki akrabalarını arayan, bunun için ilanlar veren, internet sitelerine yazılar yazan insanlar var.

Pontosla ilgili yazılmış (tümü resmi tarih yanlısı) kitaplar yok satıyor, sürekli yeni baskıları çıkıyor.

Ben ve bir kaç arkadaşım yaklaşık 6 yıl önce bu konuda hem Türkçe çıkmış yayınları hem Yunanca çıkmış yayınları okumaya başlayarak aynı zamanda Ermeni Soykırımı ile ilgili çalışmalar yürüten araştırmacı, akademisyen ve yazarlarla ilişki kurarak Pontos’un karanlık tarihini öğrenmek için bir adım attık.

Ben ve arkadaşlarım ailelerinin ana dili Pontos Rumcası/Romeyika olan insanlarız. Yani çocukluğumuzdan itibaren ‘Biz Rum muyuz?’ sorusunun yanıtını bulamamıştık. Ve tabii Hrant Dink’in bir Trabzonlu tarafından katledilmesi de bir Trabzonlu olarak beni de sarsmıştı.

Üstelik daha önce de bir papazın bıçaklanması ve ardından öldürülmesi, ırkçı saldırı ve linçlerle anılan bir şehir olan Trabzonlu olmam, olmamız, bu konuda beni ve bizi daha da sorumlu hissettirdi. Aslında bilimsel temellerini oturtamamış olmamıza rağmen sebebini çok iyi bildiğimiz bu durumun geçmişimizle ilgisini bilimsel temellere oturtmak için kollarımızı sıvadık.

Nihayet 2016 yılının Nisan ayında Ankara’da yüz yıl sonra bir ilki gerçekleştirdik.

 ‘1. Dünya Savaşı ve Sonrası Pontos Rum Soykırımı Konferansı’ başlığıyla yapılan konferansa benimle birlikte Vilasis Ağcidis, Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, Ahmet Demirel, Sinan Çiftyürek, Mert Kaya, Mahmut Konuk, Theofanis Malkidis, Baskın Oran, Stergios Thedoridis, Attila Tuygan, Yannis Vasilis Yaylalı ve Sait Çetinoğlu gibi isimler katıldı ve sunumlar yaptılar.

Yüz yıl sonra ilk kez Pontos Rum Soykırımı akademisyenler, araştırmacılar ve yazarlarca dile getirilmiş oldu. Katılımcıların ağırlığı Pontoslu, izleyicilerin tümü Pontoslu idi. Televizyonlar, gazeteler, birçok muhalif örgütlenme konferansa kayıtsız kaldı ama olanaklar ölçüsünde sosyal medyada konferans canlı olarak yayınlandı ve dünyanın bir çok yerinden izlendi.

Ben üç yıl süren bir çalışma sonucu kitabımı bitirdim ve Pontos Rum Soykırımı ile ilgili ilk kitap olma özelliği taşıyan ‘Pontos Gerçeği’ ortaya çıktı.

Son birkaç yıldır genç akademisyenler Pontos’a ilişkin ilgilerini belirtiyorlar. Yakın zamanda bu konuda yeni çalışmaların ortaya çıkacağını umuyorum. Devlet kurumlarının, arşivlerin bilimsel çalışmalara izin vermeyen tutumlarına rağmen gerçekler bir biçimiyle ortaya çıkıyor. Benim kitabımdaki bir çok belge ve kaynak cumhuriyet tarihi ve Türkçe kökenlidir mesela. Görmek istedikten sonra resmi tarih kaynakları da Pontos Rum Soykırımı belgeleriyle dolu.

Türkiye'de devlet Ermeni Soykırımı'nı her zaman inkâr etse de 1915'e dair bir fikir beyan ediyordu fakat Pontos Soykırımı konusunda hükümetlerin de sessiz kaldığı görülüyor. Bu sessizliğin nedenleri olarak neleri verebilirsiniz?

Bu sorunun yanıtını önceki sorularınızda vermiştim aslında. Pontos Rum Soykırımı, cumhuriyetin kuruluşuyla, kuruluş felsefesiyle ilişkilidir. Belki hükümetlerin sessizliği değil de, muhalif kesimlerin sessizliğine dair bir kaç söz edilebilir.

İttihat ve Terakkicilerin ardından Kemalistlerin Türk milliyetçiliği ve Sünni İslamcılık üzerine şekillendirdikleri ideolojik kimliklerinden ne yazık ki kendisine muhalif diyen kesimler de henüz kurtulamadılar.

Örneğin Küçük Asya’ya çıkan Yunan ordusunun askerleri dışında başka hiçbir devletle çatışmayıp yedi düvele karşı anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı verdiğini iddia ediyor resmi tarihçiler. Neredeyse yüz yıldır bir namuslu tarihçi de çıkıp bu yalandır demiyor. Üstelik bütün belgeler de ortada, nerde hangi cephede nasıl bir çatışma olmuş belli. Ölenlerin, kalanların sayısı belli. Kurtuluş savaşı denilen şeyin ellerindeki tek ordu olan Merkez Ordusu ve çeteler aracılığıyla Pontoslu Rumları imha etmek olduğunu belgelemek için, sadece TBMM Gizli Meclis Tutanaklarını okumak bile yeterlidir. Bu tarihçiler bu tutanakları okumamış olabilir mi 50 yıldır? 50 yıl önce yayınlanmış bu belgeler İş Bankası Yayınları tarafından. Tabii bu arada cumhuriyetin aydınlanmayı, cahillikten kurtulup, modernleşmemizi sağladığını düşünen ciddi bir kesim de var. Açtı, yoksuldu, cahildi Anadolu insanı diye başlar ya hep hikâyeler. 20.yüzyıla gelindiğinde dünya çapında okullara, entelektüellere, aydınlara, doktorlara, mühendislere, eczacıya, sanatçıya, zanaatkara sahip idi bu topraklar. Hepsini soykırımı süreciyle yok edenler, cahillikten şikayet ediyor ne tuhaf.

Pontos şehirleri opera binaları, tiyatrolarla dolu idi. 1890 yılında Trabzon Filarmoni Orkestrası şarkılar söylüyordu. Muhteşem bir Opera binası 1912 yılında Rumlar tarafından Trabzon’da inşa edilmişti. Nerdeyse her sokağından piyano sesi gelen Trabzon’da 1915 yılında Le Figaro gazetesinin 150 abonesi var. Golf oynanıyor, kriket oynanıyor Trabzon’da 1914 yılında (çekilmiş fotoğraflar var). Bugün İstanbul’da kaç kişi bilir acaba kriketin ne olduğunu?

Cumhuriyetle birlikte aydınlıktan karanlığa dönüştürülmüş Pontos kentleri. Bu karanlığa dönüşle hesaplaşma aslında cumhuriyetle hesaplaşmak olduğu için sessizdir bugün ülkenin “aydınları”. Bu sessizliğin temel sebebi iktidarlar açısından imha ve asimilasyonun ve tabii inkârın vazgeçilmez bir politika oluşudur, aksi cumhuriyetin kuruluşunun meşruluğunu reddetmekle özdeştir.  Bu yüzden de geçmişle hesaplaşmamak, hesaplaşmak istememek en akılcı yoldur onlar açısından.İnsan hakları, adalet, hukuk, özgürlük hatta sosyalizm gibi kavramları savunup böyle bir soykırım karşısında sessiz kalmak hatta resmi ideoloji ağzıyla inkar etmenin sebebi de yine daha önce belirttiğim gibi cumhuriyete ve cumhuriyeti kuran düşünceye bir başka deyişle Kemalizm’e yüklenen ilerici misyondur.

19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a ayak basması ve Karadenizli Rumların tasfiyesi süreci hakkında neler söylenebilir? Bu süreçte Topal Osman çetesinin işlevi nedir?

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a gelişiyle birlikte ilk yaptığı iş Topal Osman ile görüşmek olur. Bu görüşme Topal Osman güzellemesi yapılan onlarca kitapta açıkça yazılı çizilidir. 1919’dan itibaren bütün Karadeniz şehirlerinde Rumlara yönelik saldırı ve cinayetler giderek artmaya başlar. Mustafa Kemal, Topal Osman’a tüm Rumları imha etmek için yol gösterir, talimatlar verir. Bir yandan çetelerin Rum köylerine yönelik saldırıları sürerken aynı zamanda Amasya’da Merkez Ordusu adında bir ordu kurulur. Kısa bir süre önce gözlerinin önünde Pontos’taki tüm Ermenilerin katline tanık olan Rumlar sıranın kendilerine geldiğinin farkında oldukları için partizan grupları oluşturarak dağlara çıkar ve direnmeye başlarlar.

Hedef Rumların sadece canı değil, malları mülkleri ve servetleridir aynı zamanda. TBMM Gizli Meclis tutanaklarında sıkça dile getirildiği üzere  meselenin özü ‘tenkil ve yağma’ yani yok etme ve Rumların tüm mal varlığının gasp edilmesidir.

Amele Taburları ve ölüm yürüyüşleri (tehcir) 1911 ve 1915’te olduğu gibi bir kez daha Merkez Ordusu’nun kurulmasının ardından gündeme gelir.

Tüm Karadeniz sahili 1921 yılından itibaren ‘savaş alanı’ ilan edilip Rumlar iç bölgelere doğru yürüyüşlere zorlanırlar. Amele taburlarında en ağır işlere zorlanan ve aç bırakılan Rumların çoğu hastalanır ve hayatını kaybeder.

Ölüm yürüyüşlerinde de aynı akıbet beklemektedir Rumları, son kişi ölene dek yürüyüşe ara  vermeden devam edilir. Yürüyüşü organize eden askerler geri dönüp yeni gruplarla yeni yürüyüşlere devam eder. Bu arada birçok yürüyüş de çetelerin yaptığı saldırılarla kısa sürer. Bu konuda da yine TBMM Gizli Meclis Oturumlarında milletvekilleri konuşmalar yaparlar.

Okullar, okulların spor kulüpleri, tiyatro müzik kulüpleri üyeleri ihanetle suçlanıp İstiklal Mahkemeleri’nin kararlarıyla idam edilirler. Merzifon Koleji’nin futbol takımı oyuncuları bile idam edilenlerin arasındadır.

Yaşlı genç ayırt edilmeksizin kadınlara hatta çocuklara tecavüz edilir, çete reislerinin ve paşaların haremleri Rum genç kadınları ile doldurulur. Erkek çocuklar öldürülmezler ise Müslüman ailelere verilir. Samsun Bafra’da binlerce Pontoslu Rum boğularak öldürülür. Hitler’i henüz kimsenin tanımadığı, gaz odalarını kimsenin bilmediği yıllardan bahsediyorum.

Kiliselere doldurulup diri diri yakılır binlerce insan. Baltalarla kafalar kesilir.

Tüm bu uygulamalarda öne çıkan en önemli isim Topal Osman’dır. Ermeni Soykırımı sürecinde yaptığı katliamlardan dolayı hakkında mahkumiyet kararı verilmişken, Pontos’taki katliamların organizasyonunda yer alması için albay rütbesine yükseltilir. Öylesine korunmaktadır ki kimi yüksek rütbeli subayların hakkında Meclis’e, Mustafa Kemal’e defalarca şikayet dilekçesi yollamalarına rağmen o acımasız katliamlarına devam eder. Onu destekleyen en önemli isimlerden biri olan ve hakkında soruşturma açılmasına karşı meclise yolladığı savunmasına “Bütün Rumlarda bir devlet mefkuresi vardır. Fikrimizce, memleketimizdeki Rumlar bir yılandır. Bu yılanların zehirleri kadınlardır”  sözleriyle başlayan Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa’dan da söz etmek gerek. Hakkında Meclis’te soruşturma açılan bu soykırımcı paşayı Meclis’teki bu soruşturmaya itiraz ederek onu nasıl kurtardığını bizzat Mustafa Kemal Nutuk’ta açıkça dile getirir. Koçgiri Kasabı olarak da anılan Nurettin Paşa, Rumların yanı sıra Rumlara destek olduğundan şüphelendiği Müslümanlar da nasibini alacaktır. Sonuç olarak soykırımın ardından Mübadele anlaşması ile artık tüm Rum mal varlığına el konulup cumhuriyet kurulur. 

Romeyika sözlüğü çıkıyor

Doğu Karadeniz'in dağlık bölgelerinde Rumcayı muhafaza eden topluluklar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu dilin gençlere aktarımdan bahsedilebilir mi?

Alman Sosyolog Tessa Hoffman, Trabzon’da 300 köyde Pontos Rumcası /Romeyika’nın hâlâ yaşadığını söylüyor. Cumhuriyetten bugüne bu dili konuşanların giderek azaldığını söylemek yanlış olmaz. Dağ köylerinde bugün yaşlı kadınların çoğunluğu Türkçeyi anlamakta zorlanıyor. Okula gitmedikleri, şehre inip devlet kurumlarıyla, kasaba ve şehirle ilişki kurmadıkları, resmi işleri de genel olarak erkeklerin görmesinden kaynaklanan bir durum bu. Ama iletişimin bugün ulaştığı boyutla birlikte bu dilin kısa bir süre içinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Bu dil bugüne kadar sadece ailelerin evde konuştukları bir dil. Cumhuriyet sonrası asimilasyon politikaları ile Rumca şarkılar Türkçeleştirildiği için artık şarkıları bile Rumca söyleyen insan sayısı çok az. Son yıllarda genç birkaç sanatçının Rumca albümler yapması ise dilin yaşamasına katkı sağlayacak bir gelişme olarak gösterilebilir. Ayrıca yakında kitap olarak yayınlanacak bir Romeyika sözlüğü hazırlandı. Yine internet ortamında bu dili yaşatmak için oluşturulan siteler aracılığıyla en azından belli bir kesim mücadele ediyor. Bu dilin yaşatılması için İstanbul ve Ankara’da dernek kurma girişiminde olan insanlar var.

Bu haber 7031 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Trabzonspor'un FİFA'ya gitmesi yanlış
Trabzonspor'un FİFA'ya gitmesi yanlış
Trabzonspor'dan Ribéry ve CAS açıklaması
Trabzonspor'dan Ribéry ve CAS açıklaması